21 Eylül 2012 Cuma

Pınarbaşı


Bazen düşünüyorum da, aslında beni çok sevmeyen ama onun için pek çok şeyi göze aldığım bir adamın aşkı uğruna heba olduğumu fark ediyorum. Tabii ki bu hikayenin aşık yanı benim. Tabii ki bana bir türlü özlemini çektiklerimi vermeyen adam Fenerbahçe! 

Bu pembe romantik girişe aldanmamak lazım. Zira sinirleri yıpranmamış, çoktan korku-aksiyon'a geçiş yapmamış bir Fenerbahçeli bulmak zor son zamanlarda. Geçen yıl olan biten, zaten üstümüzden tır gibi geçmiş, et - tırnak, birlik - beraberlik dersi vermişiz, eyvallah. Ara ara sallanmışız, atlatmışız filan da, kazanacağın bir büyük maçı "bu bize gelmez, alın siz" dercesine rakibe vermek de neyin nesi?!

...


Dün akşam Kadıköy oldukça sakindi. Sanki kimse maçtan yana çok umutlu değildi de, girişte bahsi geçen o kör aşk uğruna oradaydı. Sezonun başından beri tüm maçlarda yaşanan/yaşatılan "stada giriş terörü" için "bir dizi önlem" alınmıştı. Bilhassa Okul Açık'ın alt girişinde kapılar yola taşınmış, giriş turnikeleri artırılmıştı. Bu sayede kendimi, uzun bir aradan sonra "insan" hissettim orada. 

Fenerium'da maça özel hazırlanan atkımı alıp stada girdim. Maçın başlamasına 1 saat 40 dakika vardı yaklaşık. Gerisi bilindik akışı programın... 

Maç öncesinde Selçuk Şahin'i tribüne çağırma gayreti ilk iki seferinde suya düştü. Ses çoğalmadı, tribün Selçuk'u çağırmaktan yana kullanmadı oyunu. Selçuk da gelmedi, Volkan Selçuk'u getir dediler, Volkan da getirmedi. Sonra bir gaz sayesinde tribün Selçuk'u daha gür bir sesle çağırdı, üçüncü sesleniş işe yaradı, buzlar kırıldı mı bilmem de inceldiği kesin. 

... 

Maç istediğimiz gibi başladı, ilk dakikalardaki Marsilya hareketlenmesini saymazsak. Yine "yan top yapmazsa ölecek hastalığı"nı izledik uzunca süreler, lakin bu defa biraz daha istekli görünüyordu bizimkiler. Hasan Ali'nin toptan kaçmaları, Bekir'in dengesizlikleri, Meireles'in pas hataları göze batmaya başladığı anda Caner'in golü geldi. 

"Kapanmayın gözünüzü seveyim" döküldü dilimden. Pek kapandılar denemez. Ancak, biliriz ki goller takımların dengelerini değiştirir. Bizde durum son iki senedir attığımız ya da yediğimiz golden hemen sonra dengelerin bozulması olarak gerçekleşiyor. Yine sarsak birkaç dakika geçti, o sırada çok şükür devre bitti. 

Alex'in enfes golü geldi sonra. Şu an bile gözlerimi kapadığımda yeniden yeniden attığını gördüğüm gol.. Bir üst paragrafta geçen hastalık belirdi sonra yine, dengeler şaşmaya başladı. 

Üzerine bir de, gecenin en önemli detaylarından biri olan, Marsilyalıları tribünden yedek kulübesine kadar şaşkına çeviren tribün şov başladı. Maçtan bağımsız olarak düşünüldüğünde şu mesele, sahiden söylenecek söz yok. Benim çok uzun zamandır Kadıköy'de gördüğüm en şahane atmosferlerden biri vardı. Takım fena oynamıyor, iki farklı üstünlüğü sağlıyor, koruyacak gibi duruyordu. Taraftar da bu olumlu seyri sesiyle, nefesiyle, var gücüyle süsledi. 

Gözden kaçan bir şey vardı. O da maçın UEFA Avrupa Ligi maçı, rakibin Marsilya, dakikanın da henüz 60 olduğu gerçeği.. Coşkulu tezahüratı filan anlıyorum da gazı alıp Pınarbaşı'na burma burma girmeyi, Marsilya'yı çayırda bulmayı anlamıyorum. 

Tribün maçtan kopunca takımın kopmaması beklenemezdi. Kanımca öyle de oldu. 

Değişikliklere gelince, Alex konusunda hatalı olarak nitelendirilemese bile, Alex'in golün motivasyonuyla topu ileride tutacağına inanıyordum. Kaldı ki dün, bu fani Alex'in defansa yardım ettiğini, kanatlara yerleştiğini dahi gördü. 

Fakat Sow - Bienvenue değişikliği tam bir ofsayttı! Daha geçen hafta "Semih'in performansından memnunum" diyen Aykut Kocaman'a sormak lazım, eğer o Semih bu Bienvenue'den iyiydiyse neden o girmedi Sow yerine? Yahut bu Bienvenue Semih'ten iyiyse, Semih'in takımda işi ne? 

Oyuna girdiği andan itibaren tek bir pası alamayan, topa sahip olmayı beceremeyen, rakibi yıpratamayan, bir süre sonra da, özellikle ilk golü yedikten sonra ileri dahi gelemeyen bir golcü.. Yemeyelim birbirimizi.. 

Bu maçın kaybedilmesinde ne yazık ki hepimizin biraz parmağı oldu. Zamansız tezahürat, yersiz değişiklikler, maçtan kopan, ilk golden sonra ölümüne panikleyen takım, kötü hakem.. 

Şu saatten sonra dikkat edilmesi gereken en önemli şeylerden biri, günden güne artan "Aykut Kocaman hoca değil" cümlesinin desibeli. Bugün çıkan "müzik vardı, Aykut Hoca istifa çağrılarını duymamış" haberlerini bir devekuşu hassasiyetiyle okudum, kafamızı kuma gömmenin alemi yok. O tribün istifaya da çağırdı maç sonunda, takımı da yuhladı. Benim gibi samimi olmanın tek çıkış olduğunu görenler de o yuh'ların bir kısmını Pınarbaşı'na salladı.