27 Ağustos 2012 Pazartesi

Krizi Derinleştirmek...



"Alex, Aykut Kocaman'a kıskanç dedi." 

Olay Twitter'da cereyan edince, haliyle orada köpürdü de köpürdü. Yok "Hoca'ya hakaret etti", yok "Kaptan hakaret etmez", yok "Portekizce'de o kıskançlık demek değil"ler havada uçuştu. O sırada, konunun içinde adı geçen herkes itinayla sustu. 

İki sezondur oynanan "kadınlı cezalı" maçlardan birinde kadınlar Aykut Kocaman'a tribünden Alex'i sordu. Oraya gelen kadının sanki asırlardır futbol izlemişliği varmışçasına, birileri tarafından güdüldüğü konuşuldu. Vay efendim tribün nasıl olur da böyle bölünürdü! 

Gaziantepspor maçını tribünde izleyen her kadın da "azılı tribüncü"ydü çünkü. Onlar öyle hesapları pek iyi bilirlerdi. Camiayı parçalamak için oradalardı, hiç şüphesiz. 

Oradaki kadınların yarısından çoğu, sahadaki Fenerbahçeli futbolcuların birçoğunun adını bile bilmiyordu! Siz pek bilmezsiniz beyler, o maçlara giremediğinizden ötürü. Oraya gelen teyzelerin önemli bir bölümü, Fenerbahçe sevgisinden oradalar, kızları, oğulları orada olmak istediği için, büyük oğulları, kocaları, kardeşleri orada olmak isteyip de olamadığı için oradalar. Onlar öyle sandığınız gibi hesap peşinde koşmaz. Sadece bildikleri 3-4 futbolcudan biri olan, Fenerbahçe tarihine ve Fenerbahçelilerin kalbinin en güzel yerine yerleşmiş adamı tanırlar. 

Sanmayın ki ben böyle söyleyerek o kadınları yeriyorum. Asla! Onların aşkını ben gördüm, bizzat yaşadım. "Maraton nerede, Telekom ne taraf, 22 numaralı kapı hangisi?" diyen kadını ben duydum, yol gösterdim. O insanların çoğunun "bilmek" gibi bir dertleri ilk etapta yok, "sevmek" gibi bir dertleri var, hiç şüphesiz! 

Peki kadınların hep bir ağızdan yaptıkları çağrı doğru mu? Tabii ki değil. Tribün açısından bakıldığında, ahval ve şerait irdelediğinde tabii ki değil! Duruma vakıf kadınlarınsa o tezahüratı susturma çabası yok mu, o da var. Tabii ki yetersiz. 

Hata aranacaksa, o akşam tribünde olan kimsede değildir lakin. Hata, sessizliklerini marifet bilerek, konuya dair günlerce tek kelime etmemiş, kirli ağızlarını tasalanmadan açanları susturmaya tenezzül etmemiş taraflardan başka bir yerde değildir. 

Kaldı ki dünyanın neresinde görülmüş, bir maç devam ederken bir camianın başkanının kalkıp da tribünleri susturmaya yönelik "yanlış yapıyorsunuz"lu cümleler kurması! Aziz Yıldırım'ın maç esnasında, futbolcunun psikolojisini kanımca daha da yaralayan eylemi, benim kişisel futbol defterime en kara kalemlerden biriyle yazılıdır artık. Maçın hemen arkasından Lig Tv'ye yapmış olduğu açıklamalarsa tam tersi, en aydınlık ümidimin sözleridir adeta. 

Fenerbahçe herkesten büyüktür. Onu seven milyonlardan bile hatta.. 

Fakat tüm bu söylenenler, ilk dalga yayıldığında çok daha kıymetliydiler. Ter ter sahaya damlayan futbolcular sahada, Alex ekran karşısında, Fenerbahçe sevdalısı kadınlar, çocuklar tribündeyken sadece krizi derinleştirirler, başka iş değil.

9 Ağustos 2012 Perşembe

Bir Tatlı Huzur...



Günler günlerdir burada bir sessizlik halindeyim. Baktım konuşmak kar etmiyor, susmayı seçtim. Çünkü dünya eskisi gibi bir yer değil. 

Aylarca içimizde yanan ateş için sokaklara döküldük, çığlık çığlık arşınladık şehri, şehrin dört bir yanını. Kendi davamıza inanmaktan daha fazlasını yaptık. Yaptık, biz gördük, biz mutlu olduk varış noktamızda. Yanımızda bizden başka kimse yoktu. Çünkü dünya eskisi gibi bir yer değildi. 

Futbol, şimdi birilerinin söylediği o 6 harfli aşk olmaktan çok daha fazlasıyken, sadece tuttuğumuz takımın ebedi aşkı olarak kaldı elimizde. Küflendi, paslandı.. Hayatlarımızın en coşkun anları eksildi, tüm kirli eller sayesinde. Yine de biraz inattan, biraz aşktan –ki ikisi asla birbirinden ayrı düşünülemez- yine o kutsal mekana bizi bir yıl daha “madden” bağlayacak kağıdı imzalayıp Okul Açık’ta yerimizi aldık. İnadımız aşkımızdandı, aşkımız ise zamansız ve mekansız.. 

Her yılın ilk resmi mücadelesi biraz fazla heyecanlı başlıyor, hem de iki gün önceden. Hangi formayı giysem, hangi yoldan gitsem, maçtan önce ne yapsam, kimleri görsem, ne içsem.. Sorularıyla birlikte gelen günler geçmek bilmiyor, saatler tıkalı. An geliyor, turnikeler dönüyor. Dilde bir “şükürler olsun”.. 

O gün de öyle bir gündü, bir farkla. O gün, belki de ilk defa kendimden, takımımdan çok düşündüğüm biri vardı. Aylar sonra o havayı soluyan, babasının elinden tutup ilk maçına giden bir çocuk heyecanıyla tribünde yerini alan, biraz ne yapacağını, yolunu yordamını unutmuş, tüm bunların üzerine yorgunluğunu ve binlerce insanın özlem dolu bakışını koymuş biri.. Atkısını sallarken gözlerimden akan yaşla yanaklarım serinledi. 

Derken ilk düdük çaldı, o güne kadar kendimizi adını bilmek zorunda hissetmediğimiz bir takım sahaya çıktı. Karşısındaki çubuklununsa anlaşılması güç seyri yolun sonunu karartıyordu. Maç boyunca tek bir takım izledik, o da o adını bilmek zorunda hissetmediğimiz takımdan başkası değildi. Saçlar başlar yine yolundu, yine çatlak sesler Hoca’ya haddini bilmez sözler savurdu.. Sıradan bir Fenerbahçe maçı gerginliği içinde, bu defa biraz da sinirlendiren bir oyunla takım beraberliği tabelaya yazdırdı. 

Aklımda o yorgun adam vardı, atkısını sallarkenki coşkusu bu sonucu hak etmiyordu. Gün döndü, haftalar geçti. Beklediğimiz Fenerbahçe bugün yarın “olacak” inancı büyüdü. Krasic ve Yobo transferleri ile o inanç daha da güçlendi. 


Rövanş geldi çattı. Sancılı bir oyun başladı yeniden, bu defa beraberlikle başladı desek yeridir tabii.. Önce Volkan, sonra Kuyt çıktı sahneye.. İlk maçta isteğini, sanki ilk kez büyük bir takımda oynarmışçasına ortaya koyduğu hevesini, heyecanını bu defa gole çevirdi Koca Adam. Güzel günlerin sinyalini verdi. Takımsa henüz kıvamını bulmuş değil. Özellikle orta saha gafletleri ve yan top katliamları insanı kendinden geçiriyor. “Olmayacak”lar “olacak”a dönüyor yeniden.. 

O yorgun adam gülüyor. 
Tribünde taraftar gülüyor. 
Çünkü hepsi biliyor, değişen dünyaya ve kirli adamlara en güzel yanıtı, kalecinin uzanamadığı köşeye atılan goller veriyor.