17 Şubat 2012 Cuma

Yolum Seninle...


Kışın karası geldi memlekete bu sene.. Zaten bizim yazımız erkenden, Temmuz'un başında nihayete ermişti geçtiğimiz yıl, kış bize uzadıkça uzadı..

En karanlık gecelerin sabahına, gecenin en karanlık yerinin bir adım sonrasının ışığına inanırız biz. Kadın erkek, yaşlı genç inanırız. Bahar yakın...

Fenerbahçe ailesinin kadınları üzerine düşen görevi ikinci defa ifa edecek. Şimdilik ikinci turun ilk etabı tamam, biletlerin tamamına yakını tükendi. Bu defa ilkine oranla her şey daha sistemliydi, şükür.

Tek yumruk olmayı bir refleks olarak görmeyen, tek yumruk olmayı bir varoluş biçimi olarak algılayan Fenerbahçe taraftarının on binleri yine Kadıköy'de, kaldırımda, tribünde olacak Cumartesi günü.. 

Tek dileğim, karın kışın zorlukları çıkmasın önünüze. Nelere göğüs gerdik aylardır, ne riyakarlıklara, sahtekarlıklara karşı durduk.. Zamanı, mevsimi belli soğuklara mı direnemeyeceğiz! 

Biletini alan herkes Cumartesi günü sahadaki çocukları yalnız bırakmasın. 
Asıl soğuk o zaman gösteriyor kendini.. 

Ne diyor Moğollar "Yolum Seninle"de: İster bahar, ister ayaz, yolum seninle. Duysun dünya, karşı dursun, düşsün peşime... 

Fotoğraf: Tuba Kılıç - Twitter: @himhili

10 Şubat 2012 Cuma

Adına "ceza" dedikleri bir buluşma bizimki..

Bazen insan maruz kaldıklarına teşekkür edebilmeli, çünkü bazen gerçekten onlardır tarih yazmanın sebebi.. 


Geçtiğimiz Eylül, bugüne dek karşı karşıya kaldığı en büyük zorluklara direnen Fenerbahçe'nin en destansı gösterilerinden birine sahne oldu. Diğer maç günlerinden başka bir enerji vardı ortalıkta, evet. Parfüm kokuları daha çiçeksiydi.. Yalnızca dildeki sözler ve gözlerdeki aşk aynı aşktı o gün.. 

Binlerce kadın, çocuk ve dahi eşleri, babaları, abileri, sevgilileri Kadıköy'ü adeta işgal etti. Şükrü Saraçoğlu'nu, ülke ve dünya basınını daha sonra.. Öyle ki bu işgale direnemeyenlerin süngüsü düştü daha ilk yüklenmede, her ne kadar gün boyu sürdü rseler de 90 dakika sürecek karşılaşmanın seyirci adedi sancısını.. Binlerce kadın ve çocuğun arma aşkına tanık oldular sonra hepsi. Kulakları sağı edecek çığlıkların yankısı her yerde çınladı, günlerce.. 

Adına "ceza" dedikleri bir buluşma bizimki.. Sadece kadın ve çocukların alındığı bir "seyircisiz" müsabaka.. İnsan sınıfından sayılmadığımızın en devlet elli tescili.. 
Yıpratıyor mu bu bizi, öfkelendirip yıldırıyor mu? Aksine. Kırbaçlıyor içimizdeki inancı, hem sahadaki çubukluya hem de bir gün er ya da geç bu memlekette gerçek adaletin tecelli edeceği, insanın "insan" görüleceğine duyduğumuz o inancı..
 
İşte gün, o aşkı yeniden çınlatma günü.. 
Kapın annenizi, kız kardeşinizi, oğlunuzu düşün Sivasspor karşısında ter dökecek Fenerbahçe'nin yoluna.. Sesiniz, nefesiniz, direnciniz can olsun, yine yeniden, nasıl ki sonsuza dek öyle olacaksa.. 

Adınız "ceza" olacakmış, olsun. Çığlığınız kulak tırmalayacakmış, varsın tırmalasın.  Seyircisiz diye anacaklarmış o maçı, varsın, ansınlar. Siz yeter ki inanın. Şükrü Saraçoğlu'na gelin. Elimizde kalan yegane aşkın, sonsuza dek bizimle olduğunu göstermek için..  

Kendime not: FBloggers'ın "resmi" tek temsilcisi olacağım orada ben de.. 
"Bizim çocuklar"ın kaldırımda olduğunu bilerek, onların varlığını da Okul Açık'ta hissederek.

6 Şubat 2012 Pazartesi

Gelemezsiniz Demedik...


“Eksildikçe çoğalıyorduk, onlar vurmaya kalkıştıkça biz direniyorduk, kımıltısız, tavizsiz, mağrurluğumuzdan kaybetmeden yürüyorduk. O akşam da öyle oldu...” Yıllar sonra geriye dönüp baktığımda dün gece için bu söyleyeceğim etrafımdakilere.
Dün erken saatlerde Kadıköy’e vardım. Nazlı’ya sonra.. Güzel havanın da davetkarlığıyla kalabalık katlanmış, tezahüratlar aynı ağızdan çıkarcasına gür.. “Eve hoş geldin” dedim kendime, “bugün güzel olacak”..

Maç öncesi bilet alma çilesi can sıktı. Biletix zaten bilet alma keyfimizi bir ölçüde işkenceye dönüştürürken, bir de Taraftar Kart kifayetsizliği eklendi üzerine, FBloggers’ın daimi evi Telekom’dan almak ne mümkün biletleri! Önsatışa hücum eden kongre üyeleri anında tüketmiş Okul Açık koltuklarını, görünen oymuş. Bir rivayete göre dün tekrar satışa çıkmış o biletler, maç öncesi. Allah allah?!..


Neyse, stad bizim değil mi, her yeri bizim değil mi, parasını kulüp kasasından verip de yaptırmadık mı dedik, Migros’tan aldık biletleri. Aynı mağduriyeti yaşayan dostlarla bir de “grup” oluşturmadık değil hani.. Sezon rekoru kırarak tam 1 saat 40 dakika önce stada girdik. İçimizde koreografi heyecanı..
Hep diyorum ya, Ankara’nın nasıl ki İstanbul’a dönüşü güzel yalnız, Migros’un da Okul Açık manzarası öyle.. Dünkü muhteşem koreografiyle, bilmem kaçıncı kez ispat etti rüştünü Okul Açık. Atlarım filan yazının devamında, alınlarını öpmeden geçmeyeyim..


Takımlar ısınmaya, Fenerbahçe taraftarı kucaklamaya çıktı.. Migros’a gelen Stoch, selamını golüyle süsledi, Sow acemiliğini attı..
Düdük sonra... 


Gelemezsiniz demedik, adam olmazsınız dedik.
Maçtan önce sıradan taraftarın girmekte “madden” sıkıntı yaşaması muhtemel bir otelde yemek yemek üzere bir araya gelen Çarşı ve GFB temsilcileri zaten yeterince can sıkıcıydı. Her şeyden önce, bu bir araya gelişin ne denli samimiyetten uzak bir iş olduğunu daha maçın ilk dakikalarında görmek ekstra sıkıcı oldu.

İade-i ziyarete mahal veren yaklaşımda sıkıntı yok, biz stadlarına öyle böyle girmişiz.. En nihayetinde oynadığımız da, ecnebinin 90 dakikada oynayıp tükettiği, üzerinde yarım saat konuştuğu bir oyun. Sevdası, ateşi büyüleyici, o kadar.. Ama biz misafirperverliğin dibine vuruyoruz yer yer. Bir de misafir kendinibilmez olunca..

Derdim Beşiktaş camiasını birkaç çapulcu üzerinden karalamak hiç değil.  Ama dün gece Kadıköy’e gelen grup neden orada olduğunu unutmuş gibiydi. Zaten bunun da kanıtını “Sana gelmediğim gün öldüğüm gündür benim” pankartını yakarak gösterdiler. İddia ediyorum, dün orada bulunan Beşiktaş taraftarının yarısından çoğu-böyle diyorum çünkü aralarında tanıdığım, şuurlu insanlar vardı- “Müze Kapısı” intikamını almak için geldi. Gelmediği gün ölmesi, takımını desteklemesi filan işin mezesi..


Devre arası polis müdahalesi...

İlk yarı 1-0, Yobo’nun o muhteşem golüyle kapanınca devre arasında kudurmuştan beter görünen Beşiktaş tribününe gün doğdu. Tel örgüleri yırtıp arasına sıkışan mı istersiniz, ilkokul 3 zekasıyla saçma sapan hareketler yapıp tahrik etmeye çalışan mı istersiniz.. Her türlüsünü gördük. 

Lakin ateş gibi tribün, kıvılcım sıçradı mı tamam! Zaten kanlar deli akıyor, karşılıklı meydan okumalarla kudurmuşlar daha da coşuyor.

O sırada Spor Büro her zamanki gibi “on air”.. Tel örgülerden sarkan Beşiktaşlıları görmezden gelip Fenerbahçe tribünlerini tarıyor son model kameralarıyla.. Canlarım.

Çok geçmeden, gürültü ortalığı ele geçirmişken polis görünüyor. Yaşananlara oranlarsak geç geldiklerini söylemek mümkün.. Geliyorlar ama. Ne gelmek! Elleri boş gelirler mi? Biber gazları var bizim için hazırladıkları.. Acımadan “pıst”lıyorlar!

Sahada spor müsabakası mı var, tribünde çocuk mu var, kadın mı, hamile mi, hasta mı var bakmadan, pıst pıst pıst!

Yanımdaki astım hastası arkadaşımı aşağı indirmeye çalışıyorum, aklıma gaza maruz kalan, “misafir tribünde” maçı izleyen, “şuurlu” Beşiktaşlı arkadaşım geliyor. Küfrede ede iniyorum merdivenlerden, “sizi de, taraftarlığınızı da, gazınızı da..”

Buna bir çözüm bulmak şart. Dünkü manzarayı gördükten sonra.. Sahiden gelmesinler, gitmeyelim de.. Başlarım deplasmanıma dokunmasına bu işin.. Ben TT Arena’da polis gazı yiyeceksem varsın dokunsunlar deplasmanıma, stadıma gelen birkaç adamın ayarsızlığı insanların sağlığını tehdit edecek çözümlerle ayarlanmaya çalışılacaksa varsın gelmesinler, otursunlar Kazan’larında, Aslanım’larında..

Gelişmemişliğimizin belgesiydi dün, idrak gücümüzün zayıflığının, ne yazık ki toplum olarak sahip olmakla yerli yersiz övündüğümüz insanlığımızın noksanlığının..


Bir derbi vardı, evet..

İşte ben de memleketin medyasına uyup 90 dakikalık maçın maç önünü maç sonunu katıştırınca
yazının içine yersiz uzatıyorum böyle kıymetli okur..

Son zamanlarda alıştığımız ancak pek de hayra alamet olmayan bir Fenerbahçe oyunu gördü bu gözler yine. Eksikleri sebebiyle yapabileceğinden daha azını yapabilen Beşiktaş’a karşı tuttu bu dikiş yine. İlk yarı baskılı, ikinci yarı rölanti bir oyun.. Taraftarı öldürmeyen ancak süründüren cinsten..

Sow’un maç içindeki dinamizmden “şimdilik” uzak ancak ne yaptığını bilen halleri, Bienvenue’nun sarsak hareketliliğinden yeğ denebilir. Fizik olarak da ondan güçlü olduğu kesin.. Önümüzdeki günler “sen neymişsin be abi” diyeceğimiz günlere gebe gibi..


Kendime not: Egemen’le Volkan’ın kale önünde karşı karşıya kaldığı pozisyonda Volkan Egemen’in yüzünü gülerek avuçlarının arasına aldı, karşılıklı gülüştüler top dışarı çıkınca.. İşte o sırada pankart yanıyor, koltuklar havada uçuşuyor, meşaleler fırlatılıyordu tribünde.. Öyle işte..