20 Aralık 2012 Perşembe

6 Aralık 2012 Perşembe

Spor Dünyasından Çok Güzel Bir Haber




Bugünlerde spora dair duyduğumuz en güzel haber Nesine.com'dan geldi. Türkiye'de bir ilki gerçekleştirmişler ve artık İddaa maçları canlı olarak Nesine.com'dan izlenebilecekmiş.

Bunun için biz sporseverlerin tek yapması gereken, Nesine.com'a üye olduktan sonra, bültende takım isimlerinin yanında yer alan kırmızı TV logolu maçlardan izlemek istediklerini seçmek ve kuponlarına eklemek.

Özellikle internet üstünde link arayan, canlı skor sitelerini takip eden, forum forum dolaşıp maç skorunu öğrenmek isteyen onbinlerce sporsever için bu haber bizce devrim niteliğinde. Düşünsenize çok izlemek istediğiniz bir maç var, TV'de yayını yok. Link falan arayacağınıza küçük bir kupon yapıyor ve keyifle maç saatini bekliyorsunuz.

Üstelik oldukça iddialı ligleri yayınlıyorlar. İspanya La Liga, Almanya Bundesliga, İtalya Serie A, Fransa Ligue 1, Hollanda Ligi gibi çok izlenen ligler, Copa Libertadores, Copa Sudamericana gibi Güney Amerika'nın en önemli organizasyonları, Dünya Kupası Elemeleri, Fransa ve İspanya Kupa maçlarının yanı sıra basketbolda Euroleague’in de yer aldığı 50’nin üzerinde futbol ve basketbol ligini canlı canlı izleyebileceğiz.

Artık kimse de beyler link var mı diye sormaz herhalde:)

Daha detaylı bilgi için sizi tv.nesine.com adresine alalım.

Bir bumads advertorial içeriğidir.



12 Ekim 2012 Cuma

Son Cuma




Bugün çoklarımız için gün, Cuma coşkusundan yoksun başladı. Her sevda en az bir ayrılık barındırır, biliriz de, konduramaz, öteleriz ya daima, işte o ötelediğimiz günün bugüne denk gelmesi, dindirdi kalp atışlarımızın hızını, içimizi soğuttu. 

Her anı, her çalımı, her cümlesi, her mimiği ile, Fenerbahçe tarihinin yaşadığım en güzel adamlarından biri giderken öylece kalakalmak koyuyor.. "Onun son maçında kim bilir neler göreceğiz?" diye düşünürken, onun oynadığı son maçın bir "son maç" olduğunu bilmemek acıtıyor.. Bir futbolcu olarak onun, yıllarca emek verdiği ve çimlerini ezberlediği stattan alkışlanarak gönderileceği hayallerinin gerçekleşememesi, benim düşlere olan inancımı sarsıyor. 

Üç büyük adam.. Üç büyük kafa.. Üç büyük ego.. Üç büyük doğru.. Aynı yolda bunca zaman yürüyebilmelerine mi şükretmeli, yoksa sebep oldukları sonuca mı küfretmeli, hala bilemiyorum. Korkarım ömrümün sonuna kadar da bilemeyeceğim. Tek bildiğim, benim Alex de Souza'yı, onun Fenerbahçe inancını ve sevgisini bir dakika sorgulamadığım gerçeği. Gerisi laf, gerisi kuru kalabalık.. 

Bugün, ileride bir gün tribünde akıtmayı planladığım göz yaşlarım ve alkışlamaktan kızaracağını bildiğim ellerimle, bir yerlerde onu uğurluyor olacağım ben. Bu erken vedayı son nefesime dek unutmayıp her Yoğurtçu'ya yaklaştığımda bir buruk tebessümle selamlayacağım seni, herkesin "Kaptan" derken, gemisinde olmaktan gururlandığı adam. 

2 Ekim 2012 Salı

En Büyük Gol



Samimiyetle soruyor, samimiyetle anlatıyorum. Samimiyetini çoktan sorgulamaya başladığım adamların yolundan bugün ayrılıyorum. 

Yaş itibariyle bizim, "yılların efsanesi", yüreğini ortaya koyan, karakterli futbolculara yetişme, kendi gözlerimizle onları sahada izleme şansımız pek olmadı. 3, bilemedin 5 adamdır hepi topu sayabileceğimiz. Onların da gözümde en kıymetli olanını itinayla kopardılar evinden. Ciğerim yandı. 1. tekil şahısla kursam da cümlelerimi, biliyorum, dilimiz aynı konuşuyor şimdi. 

Ben, sıradan bir taraftarım. Hepimiz gibi taraftarım ben de. Fenerbahçe'ye gönül verdim. Kendimi bildim bileli, elimden gelen ne varsa, maddi manevi, sadece bu camianın bir parçası olabildiğimi biraz daha fazla hissedebilmek için yaptım.  Karşılığında da sanıldığı gibi "çılgın atan" bir takım, Avrupa şampiyonlukları filan beklemedim. Çünkü beni asıl tatmin eden, Fenerbahçeli olmanın ta kendisiydi. 

Çünkü Fenerbahçeli olmak, bu memleketin özünde durmaktı. 
Fenerbahçeli olmak, emeğin karşılığını bulduğu yerde olmaktı. 
Fenerbahçeli olmak, kimsenin karşısında eğilmemekti.
Fenerbahçeli olmak, adalet ve vefadan ayrılmamaktı. 

Dün, geçtiğimiz 1.5 yıldır arkasında dağ gibi durduğumuz adamların bizi, o dağın zirvesinden aşağı yuvarladığı gün oldu. Suçlu - haklı ayırmadan söylüyorum bunu. 

Ben meydanlara Fenerbahçe Başkanı kimliğin, günahın sevabınla seni sahiden sevdiğim için çıktım Aziz Yıldırım. Ben, bu ülkenin "şiddete meyyali vallahi zevkten" olan güçlerine karşı, senin haklarını, Fenerbahçe'nin masumiyetini savunmak için durdum. Kimse bunu yapmamı söylemedi bana, güdülmedim. Kendi babamı yaka paça evimden almışlar gibi içim yandı, gazeteler boy boy seni söylerken. 

Kocaman bir sevdanın ilk kahramanıydın sen Aykut Kocaman. Asırlık Çınar'ın gölgesinde önce senin adını söyledim, "Emlak Bankası" göğsümde. Gidişin, "yönetici" sıfatlı adamlara sövme sebebiydi, "nasıl yaparlar bu vefasızlığı" diye hıçkıra hıçkıra ağladım televizyon karşısında. Sen evine döndüğünde, en zor günlerimizde, yıllar sonra "dimdik dur böyle, sakın eğilme" diyerek avuçlarım patlayana kadar alkışladım duruşunu "onların karşısında", gözlerin doldu, ben ağladım... 

Gelişine dair çok anı yok zihnimde Alex de Souza. Günden güne büyüdün sen bende, yalan yok. Hatta önce "neden bu kadar büyüttüklerini" anlamadım seni. Sonra, senin de anlamadığın gibi büyüdün, büyüdün... Güzel ailen ve güzel kalbinle, en orta yerine oturdun kişisel Fenerbahçe tarihimin. Bir Kaptan'dan daha fazlasıydın artık.

Sonra... Biriniz inat ettiniz, öbürünüz inat ettiniz, diğeriniz seyirci kaldınız... Tepkisiyle basını bile etkisiz hale getiren taraftarın yanında, manşetlere sakız oldunuz, kirli ağızlara mani olamadınız. Büyük Fenerbahçe'nin tarihine büyük sevdalarla işlendiniz, lakin siz o sevdaya ihanet ettiniz. 

Yönetici dediğin yönetebilendir. Krizi derinleştiren değil. Siz Aziz Yıldırım, Aykut Kocaman. Siz yönetemediğiniz gibi, yönetmeyi kesip atmak sandınız. Koskoca camianın canını, bir gecede düşmanca yaktınız. Yönetilmek itaat etmek değildir. Sen, Kaptan, sen de bunu sığdıramadın dünyana. 

Siz en büyük golü bize attınız. 

21 Eylül 2012 Cuma

Pınarbaşı


Bazen düşünüyorum da, aslında beni çok sevmeyen ama onun için pek çok şeyi göze aldığım bir adamın aşkı uğruna heba olduğumu fark ediyorum. Tabii ki bu hikayenin aşık yanı benim. Tabii ki bana bir türlü özlemini çektiklerimi vermeyen adam Fenerbahçe! 

Bu pembe romantik girişe aldanmamak lazım. Zira sinirleri yıpranmamış, çoktan korku-aksiyon'a geçiş yapmamış bir Fenerbahçeli bulmak zor son zamanlarda. Geçen yıl olan biten, zaten üstümüzden tır gibi geçmiş, et - tırnak, birlik - beraberlik dersi vermişiz, eyvallah. Ara ara sallanmışız, atlatmışız filan da, kazanacağın bir büyük maçı "bu bize gelmez, alın siz" dercesine rakibe vermek de neyin nesi?!

...


Dün akşam Kadıköy oldukça sakindi. Sanki kimse maçtan yana çok umutlu değildi de, girişte bahsi geçen o kör aşk uğruna oradaydı. Sezonun başından beri tüm maçlarda yaşanan/yaşatılan "stada giriş terörü" için "bir dizi önlem" alınmıştı. Bilhassa Okul Açık'ın alt girişinde kapılar yola taşınmış, giriş turnikeleri artırılmıştı. Bu sayede kendimi, uzun bir aradan sonra "insan" hissettim orada. 

Fenerium'da maça özel hazırlanan atkımı alıp stada girdim. Maçın başlamasına 1 saat 40 dakika vardı yaklaşık. Gerisi bilindik akışı programın... 

Maç öncesinde Selçuk Şahin'i tribüne çağırma gayreti ilk iki seferinde suya düştü. Ses çoğalmadı, tribün Selçuk'u çağırmaktan yana kullanmadı oyunu. Selçuk da gelmedi, Volkan Selçuk'u getir dediler, Volkan da getirmedi. Sonra bir gaz sayesinde tribün Selçuk'u daha gür bir sesle çağırdı, üçüncü sesleniş işe yaradı, buzlar kırıldı mı bilmem de inceldiği kesin. 

... 

Maç istediğimiz gibi başladı, ilk dakikalardaki Marsilya hareketlenmesini saymazsak. Yine "yan top yapmazsa ölecek hastalığı"nı izledik uzunca süreler, lakin bu defa biraz daha istekli görünüyordu bizimkiler. Hasan Ali'nin toptan kaçmaları, Bekir'in dengesizlikleri, Meireles'in pas hataları göze batmaya başladığı anda Caner'in golü geldi. 

"Kapanmayın gözünüzü seveyim" döküldü dilimden. Pek kapandılar denemez. Ancak, biliriz ki goller takımların dengelerini değiştirir. Bizde durum son iki senedir attığımız ya da yediğimiz golden hemen sonra dengelerin bozulması olarak gerçekleşiyor. Yine sarsak birkaç dakika geçti, o sırada çok şükür devre bitti. 

Alex'in enfes golü geldi sonra. Şu an bile gözlerimi kapadığımda yeniden yeniden attığını gördüğüm gol.. Bir üst paragrafta geçen hastalık belirdi sonra yine, dengeler şaşmaya başladı. 

Üzerine bir de, gecenin en önemli detaylarından biri olan, Marsilyalıları tribünden yedek kulübesine kadar şaşkına çeviren tribün şov başladı. Maçtan bağımsız olarak düşünüldüğünde şu mesele, sahiden söylenecek söz yok. Benim çok uzun zamandır Kadıköy'de gördüğüm en şahane atmosferlerden biri vardı. Takım fena oynamıyor, iki farklı üstünlüğü sağlıyor, koruyacak gibi duruyordu. Taraftar da bu olumlu seyri sesiyle, nefesiyle, var gücüyle süsledi. 

Gözden kaçan bir şey vardı. O da maçın UEFA Avrupa Ligi maçı, rakibin Marsilya, dakikanın da henüz 60 olduğu gerçeği.. Coşkulu tezahüratı filan anlıyorum da gazı alıp Pınarbaşı'na burma burma girmeyi, Marsilya'yı çayırda bulmayı anlamıyorum. 

Tribün maçtan kopunca takımın kopmaması beklenemezdi. Kanımca öyle de oldu. 

Değişikliklere gelince, Alex konusunda hatalı olarak nitelendirilemese bile, Alex'in golün motivasyonuyla topu ileride tutacağına inanıyordum. Kaldı ki dün, bu fani Alex'in defansa yardım ettiğini, kanatlara yerleştiğini dahi gördü. 

Fakat Sow - Bienvenue değişikliği tam bir ofsayttı! Daha geçen hafta "Semih'in performansından memnunum" diyen Aykut Kocaman'a sormak lazım, eğer o Semih bu Bienvenue'den iyiydiyse neden o girmedi Sow yerine? Yahut bu Bienvenue Semih'ten iyiyse, Semih'in takımda işi ne? 

Oyuna girdiği andan itibaren tek bir pası alamayan, topa sahip olmayı beceremeyen, rakibi yıpratamayan, bir süre sonra da, özellikle ilk golü yedikten sonra ileri dahi gelemeyen bir golcü.. Yemeyelim birbirimizi.. 

Bu maçın kaybedilmesinde ne yazık ki hepimizin biraz parmağı oldu. Zamansız tezahürat, yersiz değişiklikler, maçtan kopan, ilk golden sonra ölümüne panikleyen takım, kötü hakem.. 

Şu saatten sonra dikkat edilmesi gereken en önemli şeylerden biri, günden güne artan "Aykut Kocaman hoca değil" cümlesinin desibeli. Bugün çıkan "müzik vardı, Aykut Hoca istifa çağrılarını duymamış" haberlerini bir devekuşu hassasiyetiyle okudum, kafamızı kuma gömmenin alemi yok. O tribün istifaya da çağırdı maç sonunda, takımı da yuhladı. Benim gibi samimi olmanın tek çıkış olduğunu görenler de o yuh'ların bir kısmını Pınarbaşı'na salladı. 

27 Ağustos 2012 Pazartesi

Krizi Derinleştirmek...



"Alex, Aykut Kocaman'a kıskanç dedi." 

Olay Twitter'da cereyan edince, haliyle orada köpürdü de köpürdü. Yok "Hoca'ya hakaret etti", yok "Kaptan hakaret etmez", yok "Portekizce'de o kıskançlık demek değil"ler havada uçuştu. O sırada, konunun içinde adı geçen herkes itinayla sustu. 

İki sezondur oynanan "kadınlı cezalı" maçlardan birinde kadınlar Aykut Kocaman'a tribünden Alex'i sordu. Oraya gelen kadının sanki asırlardır futbol izlemişliği varmışçasına, birileri tarafından güdüldüğü konuşuldu. Vay efendim tribün nasıl olur da böyle bölünürdü! 

Gaziantepspor maçını tribünde izleyen her kadın da "azılı tribüncü"ydü çünkü. Onlar öyle hesapları pek iyi bilirlerdi. Camiayı parçalamak için oradalardı, hiç şüphesiz. 

Oradaki kadınların yarısından çoğu, sahadaki Fenerbahçeli futbolcuların birçoğunun adını bile bilmiyordu! Siz pek bilmezsiniz beyler, o maçlara giremediğinizden ötürü. Oraya gelen teyzelerin önemli bir bölümü, Fenerbahçe sevgisinden oradalar, kızları, oğulları orada olmak istediği için, büyük oğulları, kocaları, kardeşleri orada olmak isteyip de olamadığı için oradalar. Onlar öyle sandığınız gibi hesap peşinde koşmaz. Sadece bildikleri 3-4 futbolcudan biri olan, Fenerbahçe tarihine ve Fenerbahçelilerin kalbinin en güzel yerine yerleşmiş adamı tanırlar. 

Sanmayın ki ben böyle söyleyerek o kadınları yeriyorum. Asla! Onların aşkını ben gördüm, bizzat yaşadım. "Maraton nerede, Telekom ne taraf, 22 numaralı kapı hangisi?" diyen kadını ben duydum, yol gösterdim. O insanların çoğunun "bilmek" gibi bir dertleri ilk etapta yok, "sevmek" gibi bir dertleri var, hiç şüphesiz! 

Peki kadınların hep bir ağızdan yaptıkları çağrı doğru mu? Tabii ki değil. Tribün açısından bakıldığında, ahval ve şerait irdelediğinde tabii ki değil! Duruma vakıf kadınlarınsa o tezahüratı susturma çabası yok mu, o da var. Tabii ki yetersiz. 

Hata aranacaksa, o akşam tribünde olan kimsede değildir lakin. Hata, sessizliklerini marifet bilerek, konuya dair günlerce tek kelime etmemiş, kirli ağızlarını tasalanmadan açanları susturmaya tenezzül etmemiş taraflardan başka bir yerde değildir. 

Kaldı ki dünyanın neresinde görülmüş, bir maç devam ederken bir camianın başkanının kalkıp da tribünleri susturmaya yönelik "yanlış yapıyorsunuz"lu cümleler kurması! Aziz Yıldırım'ın maç esnasında, futbolcunun psikolojisini kanımca daha da yaralayan eylemi, benim kişisel futbol defterime en kara kalemlerden biriyle yazılıdır artık. Maçın hemen arkasından Lig Tv'ye yapmış olduğu açıklamalarsa tam tersi, en aydınlık ümidimin sözleridir adeta. 

Fenerbahçe herkesten büyüktür. Onu seven milyonlardan bile hatta.. 

Fakat tüm bu söylenenler, ilk dalga yayıldığında çok daha kıymetliydiler. Ter ter sahaya damlayan futbolcular sahada, Alex ekran karşısında, Fenerbahçe sevdalısı kadınlar, çocuklar tribündeyken sadece krizi derinleştirirler, başka iş değil.

9 Ağustos 2012 Perşembe

Bir Tatlı Huzur...



Günler günlerdir burada bir sessizlik halindeyim. Baktım konuşmak kar etmiyor, susmayı seçtim. Çünkü dünya eskisi gibi bir yer değil. 

Aylarca içimizde yanan ateş için sokaklara döküldük, çığlık çığlık arşınladık şehri, şehrin dört bir yanını. Kendi davamıza inanmaktan daha fazlasını yaptık. Yaptık, biz gördük, biz mutlu olduk varış noktamızda. Yanımızda bizden başka kimse yoktu. Çünkü dünya eskisi gibi bir yer değildi. 

Futbol, şimdi birilerinin söylediği o 6 harfli aşk olmaktan çok daha fazlasıyken, sadece tuttuğumuz takımın ebedi aşkı olarak kaldı elimizde. Küflendi, paslandı.. Hayatlarımızın en coşkun anları eksildi, tüm kirli eller sayesinde. Yine de biraz inattan, biraz aşktan –ki ikisi asla birbirinden ayrı düşünülemez- yine o kutsal mekana bizi bir yıl daha “madden” bağlayacak kağıdı imzalayıp Okul Açık’ta yerimizi aldık. İnadımız aşkımızdandı, aşkımız ise zamansız ve mekansız.. 

Her yılın ilk resmi mücadelesi biraz fazla heyecanlı başlıyor, hem de iki gün önceden. Hangi formayı giysem, hangi yoldan gitsem, maçtan önce ne yapsam, kimleri görsem, ne içsem.. Sorularıyla birlikte gelen günler geçmek bilmiyor, saatler tıkalı. An geliyor, turnikeler dönüyor. Dilde bir “şükürler olsun”.. 

O gün de öyle bir gündü, bir farkla. O gün, belki de ilk defa kendimden, takımımdan çok düşündüğüm biri vardı. Aylar sonra o havayı soluyan, babasının elinden tutup ilk maçına giden bir çocuk heyecanıyla tribünde yerini alan, biraz ne yapacağını, yolunu yordamını unutmuş, tüm bunların üzerine yorgunluğunu ve binlerce insanın özlem dolu bakışını koymuş biri.. Atkısını sallarken gözlerimden akan yaşla yanaklarım serinledi. 

Derken ilk düdük çaldı, o güne kadar kendimizi adını bilmek zorunda hissetmediğimiz bir takım sahaya çıktı. Karşısındaki çubuklununsa anlaşılması güç seyri yolun sonunu karartıyordu. Maç boyunca tek bir takım izledik, o da o adını bilmek zorunda hissetmediğimiz takımdan başkası değildi. Saçlar başlar yine yolundu, yine çatlak sesler Hoca’ya haddini bilmez sözler savurdu.. Sıradan bir Fenerbahçe maçı gerginliği içinde, bu defa biraz da sinirlendiren bir oyunla takım beraberliği tabelaya yazdırdı. 

Aklımda o yorgun adam vardı, atkısını sallarkenki coşkusu bu sonucu hak etmiyordu. Gün döndü, haftalar geçti. Beklediğimiz Fenerbahçe bugün yarın “olacak” inancı büyüdü. Krasic ve Yobo transferleri ile o inanç daha da güçlendi. 


Rövanş geldi çattı. Sancılı bir oyun başladı yeniden, bu defa beraberlikle başladı desek yeridir tabii.. Önce Volkan, sonra Kuyt çıktı sahneye.. İlk maçta isteğini, sanki ilk kez büyük bir takımda oynarmışçasına ortaya koyduğu hevesini, heyecanını bu defa gole çevirdi Koca Adam. Güzel günlerin sinyalini verdi. Takımsa henüz kıvamını bulmuş değil. Özellikle orta saha gafletleri ve yan top katliamları insanı kendinden geçiriyor. “Olmayacak”lar “olacak”a dönüyor yeniden.. 

O yorgun adam gülüyor. 
Tribünde taraftar gülüyor. 
Çünkü hepsi biliyor, değişen dünyaya ve kirli adamlara en güzel yanıtı, kalecinin uzanamadığı köşeye atılan goller veriyor.

19 Temmuz 2012 Perşembe

Adrenalin... Kaldığı Yerden: Toyota GT86

Toyota’nın 50 yıllık spor otomobil birikimini, heyecan verici tasarım özellikleri ve üstün sürüş keyfiyle birleştiren Toyota GT86 Türkiye’de!

Spor otomobilde tutkunun yeni adı olan arkadan itişli Toyota GT86, sürücüsü ile bütünleşerek gerçek, saf ve eğlenceli sürüş keyfini garanti ediyor. Dünyada sadece Toyota’da sunulan önden yatay (boxer) motor ve arkadan itiş özelliklerinin hayat bulduğu sürücü odaklı Toyota GT86, aynı zamanda dünyanın en kompakt 4 kişilik spor otomobili olarak tüm dikkatleri üzerinde topluyor. Toyota GT86, yere yakın olan ağırlık merkezi ve aerodinamik tasarımıyla heyecan ve sürüş keyfi arayanlara hitap ediyor.

Toyota GT86 ultra hafif gövdesi, kompakt 4 kişilik tasarımı, mükemmel dış tasarımı ve içeride ayrıntılara verilen önem ile sürüş keyfini en üst seviyede yaşatırken, spor otomobil zevkini de geniş kitlelerin erişimine sunuyor. Toyota’nın D-4S teknolojisiyle üretilen 2,0 lt atmosferik boxer motoru ile 200 HP güç ve 205 Nm tork sunan GT86, 6 ileri otomatik vites modellerinde 7,1 lt/100 km yakıt tüketimi ve 164 g/km CO2 salımı ile ekonomik ve çevre dostu sürüşe verdiği önemi de ortaya koyuyor. GT86’da ayrıca ABS ve devre dışı bırakılabilen VSC ile GT86’nın üstün aerodinamik özellikleri sayesinde sürücüler kişisel sürüş kabiliyetlerini ortaya çıkarma fırsatını da bulabiliyorlar. GT86’da sunulan VSC SPORT seçeneği ise dengeden ödün vermeden aracın dinamik sınırlarının keşfine imkan tanıyor.

Toyota GT86 İstanbul Park’ta yapılan lansmanla Türkiye’de satışa sunuldu. Toyota GT86’nın turuncu, kristal siyah, saten beyaz ve şimşek kırmızı olmak üzere 4 farklı renk seçeneği bulunuyor.

Toyota GT86’yı daha yakından keşfetmek için www.adrenalinkaldigiyerden.com adresini ziyaret edebilirsiniz.

Tüm yeniliklerden anında haberdar olmak için Toyota’yı Twitter’dan takip edin: https://twitter.com/Toyota_Turkiye

Bir bumads advertorial içeriğidir.

14 Haziran 2012 Perşembe

adidas'ın Sahalardaki Yeni Savaşçısı: Predator Lethal Zones Oyun Kontrolü İçin En iyi Krampon



adidas, Xavi, Robin Van Persie, Nasri, Nani ve Di Maria gibi dünyanın en iyi futbolcularının tercih ettiği Predator kramponun son versiyonu Predator® Lethal Zones ile sahada mutlak kontrolü oyuncuya veriyor. adidas’ın yeşil sahalardaki yeni savaşçısı Predator® Lethal Zones, oyunun kontrolü için 5 yıkıcı bölgesi ile mükemmel top hakimiyeti sağlıyor.

adidas, dünyanın en iyi oyuncularının tercih ettiği ikonik krampon serisi Predator®’ın en son üyesi Predator® Lethal Zones ile futbolda oyun kontrolü için tanımlanan 5 yıkıcı bölgesi ile gücü oyuncuya veriyor. Yüksek hızda “Top Sürüş” ve mükemmel ‘’İlk Temas” için belirlenen bölgelerin yanı sıra, daha hızlı vuruşlar için kullanılan “Bitirici Nokta”, uzun mesafeli pasla oyunu açmak için “Orta”  ve hassas çalımlar için “Pas” şeklinde adlandırılan diğer bölgeleri ile Predator® Lethal Zones eşsiz bir yapıya sahip. Beş yıkıcı bölge, bir kesin sonuç: Mükemmel top hakimiyeti.



Top Sürüş
Rakibi hızlı hareketleriyle büyüler, şaşırtır ve alt eder.
http://youtu.be/OwLR7s9QUsI-

İlk Temas
O, topu durdurduğu anda rakip için her şey biter. O, mıknatıs gibi topu kendine çeker ve tek hamle ile uzaklaşır.
http://youtu.be/TIXsyHKMrqg

Bitirici Nokta
Keskin şutlarla, her zaman hedefe ulaşır. Top ağlarla buluştuğunda, sırrını anlarsın.

http://youtu.be/nSBmNTey9vI

Orta
O, yıkıp geçtikleriyle ünlü bir balyozdur. Gücü ve yeteneğiyle nokta atışı yapar. Antrenörünü çılgına çevirir, kalabalığı çoşturur.

http://youtu.be/HtvCRRHcAac

Pas
İşte her defansı çözen maymuncuk. Tek dokunuşla rakibini geçer. Top daima onu bulur.


adidas Predator Lethal Zones'un yeni 5 yıkıcı bölgesi. Sonuç: Kusursuz top hakimiyeti. Gelmiş geçmiş en yıkıcı ataklara hazır ol. Kır zincirlerini!
Daha fazla bilgi için adidas Futbol sitesini ziyaret edebilirsiniz: adidas.com.tr/football/
Bir bumads advertorial içeriğidir.

17 Nisan 2012 Salı

Son Dakika Golü...



Benim sana söyleyecek çok sözüm yok, çünkü ben daima ve yalnızca adınla çarpan kalbimle gelirim sana. Sen bazen bir aşk yorgunu kadın gibi karşılarsın beni, bazen içi içine sığmayan sevdalı bir erkek çocuğu gibi.. Bense hep aynı heyecanla koşarım sana, neredeysen oraya. Yakınında olmak, senin mazinin yanında kısacık kalan ömrümün en büyük ibadetidir aslında. 

O Pazar da öyle geldim sana. Sanki yıllardan iki yıl önce gibiydi gün, sanki akşamında bir düğün varmışçasına telaşlı. Olan biten her türlü rezilliğe, üniformalı zorbalığa, dönen türlü sterilize tiyatroya rağmen, aylar, yıllardır "rağmen"lere büyük bir tutkuyla bağlanmış gibi geldim. Geldik, onlar, binler.. Kadın değildi bu defa salt gelen, erkek, çocuk.. Babalar oğulları, kızlar abileriyle gördüler seni. Birkaç kara gölge arasında..

Kara gölgeler yeşil sahaya doluştular, geçen kara haftaların bir belgesi gibi koşuştular. Eller, kollar, çeşit çeşit numaralar.. Yağmur dayanamadı, yağdı. Tıpkı bir gün önce olduğu gibi.. Sonra iki kara perde gerildi hepsinin üzerine, taçlandırdı şovlarını. "Sözde değil, özde temizlik" mottosuyla büyüyen bir neslin çocuklarıydık biz, bu numaraları yemezdik. Yemedik. 

Sen göründün sonra yine, aydınlıklar içinde. Daha aydınlık bu defa, ışıl ışıl. Ankara'dan bir taze ışıkla geri dönmüştün sanki evine, evin aydınlık. 

İpler göründü, kartonlar göründü, saha görünmez oldu, kartonlar görünmez oldu, ipler yok oldu sonra. İpler bir cana değdi, o canın canını yakmadı yalnız, herkesi sersemleştirdi. O içi içine sığmayan sevdalı çocuğun yarasını duyar gibi oynadın sen, onunla birlikte kanar gibi kanadın sahada.. Acımızı hafiflettin. 

Dize geliyorlardı, sırayla. Sahadaki 11 adam, her biri geçen haftalar oluyordu, cevabı çoktan verilmiş art niyetli sorular oluyordu, futbola değil, hayata sürülen karalar oluyordu her biri, hiçbiri karşında duramıyordu. Biz o yeşeren özgüvenin güneşe olan özlemini Okul Açık'ta, Bugatti'nin önünden an be an izliyorduk. Sahadaki 11 adam dize geliyordu, aylardır susmasını dilediğimiz diller gibi susuyordu.


Son dakika golü oldun Pazar günü en güzel aşk, tıpkı Ankara'da gelir gibi geldin, sezonun sonunda, bir uyduruk kovalamacada. 

Ne güzel geldin. İnancımız olup tazelendin, "siz inandıkça biz de varız" dedin bir ağızdan. Ne güzel dedin. 

Benim zaten sana söyleyecek çok sözüm yok. 
Gel susturalım hepsini. Herkesi bir bir.. 

15 Mart 2012 Perşembe

Cumartesi Kadıköy Senin!


Biz aylardır adaletsizliğe karşı yürüyoruz; katı, sıvı, gaz halini görüyoruz şiddetin, direniyoruz. Şimdi kalkmışlar bir biletle korkutacakları zannında oyalanıyor, oyalamaya kalkıyorlar bizi. 

Uyuma, uyutma kendini. Öfkende boğulma. Sarıyı laciverte karşı durmaya kimse ikna edememiş, buna kimsenin gücü yetmemiş, sen bu nafile çabalara alet olma. 

Usülsüzce bilet satana, sattırana, bir kağıt parçasına kusarken zehrini, asırlık çınarına laf sıçratma. 

Manisa'ya, Sivas'a karşı mabedini dolduran kadın ve çocuk nasıl bilet bırakmadıysa, bugünü de öyle varsay şimdilik. Kaldırıma gel. Kaldırımda geri say, kaldırımda başla omuz omuza direnmeye bir 90 dakika daha. 
İnancın Kadıköy sokaklarını sarsın yine sarı lacivert. 

Yıllardır olduğu gibi. 
Temmuz'dan bu yana olduğu gibi. 
Kaldırım tribününü var ettiğin gibi. 

Gün geçsin, hak ettiğini göreceksin. 
Gün geçsin, hesabını soracaksın yine, 
Kim usülsüz ve asılsızın yanındaysa ona. 
Her zaman olduğu gibi.

Ama Cumartesi, statta olamıyorsan, biletin yoksa, vergi tabelalı karaborsacılara inat kaldırımda ol. 

Ol ki, direncimiz bir gün daha büyüsün. 
Ol ki anlaşılsın, şu birkaç günde yaşananlardan her kim sorumluysa bedelini ödeyecek.

Çünkü Cumartesi sadece mabed değil, Kadıköy senin.
Kadıköy, Fenerbahçe Cumartesi!

6 Mart 2012 Salı

Hayatı Futbol 8 Kadın!



Her Salı yayınlanan, gezegenin nadiren rastlayabileceği bir periyotta, haftalık olarak okurlarıyla buluşan futbol dergisi Hayatım Futbol, 8 Mart Kadınlar Günü'ne özel olarak yeni sayısında kalemi kadınlara bıraktı. 

"Futbola meyyali vallahi zevkten" olan kadınlar, futbol algılarını, erkeklerin onlar hakkındaki yorumlarını, takımlarına duydukları aşkı yazdı. 

Ben de bir ilan-ı aşkla Hayatım Futbol'un bu özel sayısına sızmış bulundum. 

Yeni Hayatım Futbol'u keyifle okumak, o arada "Aslı ne yazmış ki?" sorusuna yanıt bulmak isterseniz linke buyrun efendim. 

Emeği geçenlere, okuyan gözlere teşekkürler!

17 Şubat 2012 Cuma

Yolum Seninle...


Kışın karası geldi memlekete bu sene.. Zaten bizim yazımız erkenden, Temmuz'un başında nihayete ermişti geçtiğimiz yıl, kış bize uzadıkça uzadı..

En karanlık gecelerin sabahına, gecenin en karanlık yerinin bir adım sonrasının ışığına inanırız biz. Kadın erkek, yaşlı genç inanırız. Bahar yakın...

Fenerbahçe ailesinin kadınları üzerine düşen görevi ikinci defa ifa edecek. Şimdilik ikinci turun ilk etabı tamam, biletlerin tamamına yakını tükendi. Bu defa ilkine oranla her şey daha sistemliydi, şükür.

Tek yumruk olmayı bir refleks olarak görmeyen, tek yumruk olmayı bir varoluş biçimi olarak algılayan Fenerbahçe taraftarının on binleri yine Kadıköy'de, kaldırımda, tribünde olacak Cumartesi günü.. 

Tek dileğim, karın kışın zorlukları çıkmasın önünüze. Nelere göğüs gerdik aylardır, ne riyakarlıklara, sahtekarlıklara karşı durduk.. Zamanı, mevsimi belli soğuklara mı direnemeyeceğiz! 

Biletini alan herkes Cumartesi günü sahadaki çocukları yalnız bırakmasın. 
Asıl soğuk o zaman gösteriyor kendini.. 

Ne diyor Moğollar "Yolum Seninle"de: İster bahar, ister ayaz, yolum seninle. Duysun dünya, karşı dursun, düşsün peşime... 

Fotoğraf: Tuba Kılıç - Twitter: @himhili

10 Şubat 2012 Cuma

Adına "ceza" dedikleri bir buluşma bizimki..

Bazen insan maruz kaldıklarına teşekkür edebilmeli, çünkü bazen gerçekten onlardır tarih yazmanın sebebi.. 


Geçtiğimiz Eylül, bugüne dek karşı karşıya kaldığı en büyük zorluklara direnen Fenerbahçe'nin en destansı gösterilerinden birine sahne oldu. Diğer maç günlerinden başka bir enerji vardı ortalıkta, evet. Parfüm kokuları daha çiçeksiydi.. Yalnızca dildeki sözler ve gözlerdeki aşk aynı aşktı o gün.. 

Binlerce kadın, çocuk ve dahi eşleri, babaları, abileri, sevgilileri Kadıköy'ü adeta işgal etti. Şükrü Saraçoğlu'nu, ülke ve dünya basınını daha sonra.. Öyle ki bu işgale direnemeyenlerin süngüsü düştü daha ilk yüklenmede, her ne kadar gün boyu sürdü rseler de 90 dakika sürecek karşılaşmanın seyirci adedi sancısını.. Binlerce kadın ve çocuğun arma aşkına tanık oldular sonra hepsi. Kulakları sağı edecek çığlıkların yankısı her yerde çınladı, günlerce.. 

Adına "ceza" dedikleri bir buluşma bizimki.. Sadece kadın ve çocukların alındığı bir "seyircisiz" müsabaka.. İnsan sınıfından sayılmadığımızın en devlet elli tescili.. 
Yıpratıyor mu bu bizi, öfkelendirip yıldırıyor mu? Aksine. Kırbaçlıyor içimizdeki inancı, hem sahadaki çubukluya hem de bir gün er ya da geç bu memlekette gerçek adaletin tecelli edeceği, insanın "insan" görüleceğine duyduğumuz o inancı..
 
İşte gün, o aşkı yeniden çınlatma günü.. 
Kapın annenizi, kız kardeşinizi, oğlunuzu düşün Sivasspor karşısında ter dökecek Fenerbahçe'nin yoluna.. Sesiniz, nefesiniz, direnciniz can olsun, yine yeniden, nasıl ki sonsuza dek öyle olacaksa.. 

Adınız "ceza" olacakmış, olsun. Çığlığınız kulak tırmalayacakmış, varsın tırmalasın.  Seyircisiz diye anacaklarmış o maçı, varsın, ansınlar. Siz yeter ki inanın. Şükrü Saraçoğlu'na gelin. Elimizde kalan yegane aşkın, sonsuza dek bizimle olduğunu göstermek için..  

Kendime not: FBloggers'ın "resmi" tek temsilcisi olacağım orada ben de.. 
"Bizim çocuklar"ın kaldırımda olduğunu bilerek, onların varlığını da Okul Açık'ta hissederek.

6 Şubat 2012 Pazartesi

Gelemezsiniz Demedik...


“Eksildikçe çoğalıyorduk, onlar vurmaya kalkıştıkça biz direniyorduk, kımıltısız, tavizsiz, mağrurluğumuzdan kaybetmeden yürüyorduk. O akşam da öyle oldu...” Yıllar sonra geriye dönüp baktığımda dün gece için bu söyleyeceğim etrafımdakilere.
Dün erken saatlerde Kadıköy’e vardım. Nazlı’ya sonra.. Güzel havanın da davetkarlığıyla kalabalık katlanmış, tezahüratlar aynı ağızdan çıkarcasına gür.. “Eve hoş geldin” dedim kendime, “bugün güzel olacak”..

Maç öncesi bilet alma çilesi can sıktı. Biletix zaten bilet alma keyfimizi bir ölçüde işkenceye dönüştürürken, bir de Taraftar Kart kifayetsizliği eklendi üzerine, FBloggers’ın daimi evi Telekom’dan almak ne mümkün biletleri! Önsatışa hücum eden kongre üyeleri anında tüketmiş Okul Açık koltuklarını, görünen oymuş. Bir rivayete göre dün tekrar satışa çıkmış o biletler, maç öncesi. Allah allah?!..


Neyse, stad bizim değil mi, her yeri bizim değil mi, parasını kulüp kasasından verip de yaptırmadık mı dedik, Migros’tan aldık biletleri. Aynı mağduriyeti yaşayan dostlarla bir de “grup” oluşturmadık değil hani.. Sezon rekoru kırarak tam 1 saat 40 dakika önce stada girdik. İçimizde koreografi heyecanı..
Hep diyorum ya, Ankara’nın nasıl ki İstanbul’a dönüşü güzel yalnız, Migros’un da Okul Açık manzarası öyle.. Dünkü muhteşem koreografiyle, bilmem kaçıncı kez ispat etti rüştünü Okul Açık. Atlarım filan yazının devamında, alınlarını öpmeden geçmeyeyim..


Takımlar ısınmaya, Fenerbahçe taraftarı kucaklamaya çıktı.. Migros’a gelen Stoch, selamını golüyle süsledi, Sow acemiliğini attı..
Düdük sonra... 


Gelemezsiniz demedik, adam olmazsınız dedik.
Maçtan önce sıradan taraftarın girmekte “madden” sıkıntı yaşaması muhtemel bir otelde yemek yemek üzere bir araya gelen Çarşı ve GFB temsilcileri zaten yeterince can sıkıcıydı. Her şeyden önce, bu bir araya gelişin ne denli samimiyetten uzak bir iş olduğunu daha maçın ilk dakikalarında görmek ekstra sıkıcı oldu.

İade-i ziyarete mahal veren yaklaşımda sıkıntı yok, biz stadlarına öyle böyle girmişiz.. En nihayetinde oynadığımız da, ecnebinin 90 dakikada oynayıp tükettiği, üzerinde yarım saat konuştuğu bir oyun. Sevdası, ateşi büyüleyici, o kadar.. Ama biz misafirperverliğin dibine vuruyoruz yer yer. Bir de misafir kendinibilmez olunca..

Derdim Beşiktaş camiasını birkaç çapulcu üzerinden karalamak hiç değil.  Ama dün gece Kadıköy’e gelen grup neden orada olduğunu unutmuş gibiydi. Zaten bunun da kanıtını “Sana gelmediğim gün öldüğüm gündür benim” pankartını yakarak gösterdiler. İddia ediyorum, dün orada bulunan Beşiktaş taraftarının yarısından çoğu-böyle diyorum çünkü aralarında tanıdığım, şuurlu insanlar vardı- “Müze Kapısı” intikamını almak için geldi. Gelmediği gün ölmesi, takımını desteklemesi filan işin mezesi..


Devre arası polis müdahalesi...

İlk yarı 1-0, Yobo’nun o muhteşem golüyle kapanınca devre arasında kudurmuştan beter görünen Beşiktaş tribününe gün doğdu. Tel örgüleri yırtıp arasına sıkışan mı istersiniz, ilkokul 3 zekasıyla saçma sapan hareketler yapıp tahrik etmeye çalışan mı istersiniz.. Her türlüsünü gördük. 

Lakin ateş gibi tribün, kıvılcım sıçradı mı tamam! Zaten kanlar deli akıyor, karşılıklı meydan okumalarla kudurmuşlar daha da coşuyor.

O sırada Spor Büro her zamanki gibi “on air”.. Tel örgülerden sarkan Beşiktaşlıları görmezden gelip Fenerbahçe tribünlerini tarıyor son model kameralarıyla.. Canlarım.

Çok geçmeden, gürültü ortalığı ele geçirmişken polis görünüyor. Yaşananlara oranlarsak geç geldiklerini söylemek mümkün.. Geliyorlar ama. Ne gelmek! Elleri boş gelirler mi? Biber gazları var bizim için hazırladıkları.. Acımadan “pıst”lıyorlar!

Sahada spor müsabakası mı var, tribünde çocuk mu var, kadın mı, hamile mi, hasta mı var bakmadan, pıst pıst pıst!

Yanımdaki astım hastası arkadaşımı aşağı indirmeye çalışıyorum, aklıma gaza maruz kalan, “misafir tribünde” maçı izleyen, “şuurlu” Beşiktaşlı arkadaşım geliyor. Küfrede ede iniyorum merdivenlerden, “sizi de, taraftarlığınızı da, gazınızı da..”

Buna bir çözüm bulmak şart. Dünkü manzarayı gördükten sonra.. Sahiden gelmesinler, gitmeyelim de.. Başlarım deplasmanıma dokunmasına bu işin.. Ben TT Arena’da polis gazı yiyeceksem varsın dokunsunlar deplasmanıma, stadıma gelen birkaç adamın ayarsızlığı insanların sağlığını tehdit edecek çözümlerle ayarlanmaya çalışılacaksa varsın gelmesinler, otursunlar Kazan’larında, Aslanım’larında..

Gelişmemişliğimizin belgesiydi dün, idrak gücümüzün zayıflığının, ne yazık ki toplum olarak sahip olmakla yerli yersiz övündüğümüz insanlığımızın noksanlığının..


Bir derbi vardı, evet..

İşte ben de memleketin medyasına uyup 90 dakikalık maçın maç önünü maç sonunu katıştırınca
yazının içine yersiz uzatıyorum böyle kıymetli okur..

Son zamanlarda alıştığımız ancak pek de hayra alamet olmayan bir Fenerbahçe oyunu gördü bu gözler yine. Eksikleri sebebiyle yapabileceğinden daha azını yapabilen Beşiktaş’a karşı tuttu bu dikiş yine. İlk yarı baskılı, ikinci yarı rölanti bir oyun.. Taraftarı öldürmeyen ancak süründüren cinsten..

Sow’un maç içindeki dinamizmden “şimdilik” uzak ancak ne yaptığını bilen halleri, Bienvenue’nun sarsak hareketliliğinden yeğ denebilir. Fizik olarak da ondan güçlü olduğu kesin.. Önümüzdeki günler “sen neymişsin be abi” diyeceğimiz günlere gebe gibi..


Kendime not: Egemen’le Volkan’ın kale önünde karşı karşıya kaldığı pozisyonda Volkan Egemen’in yüzünü gülerek avuçlarının arasına aldı, karşılıklı gülüştüler top dışarı çıkınca.. İşte o sırada pankart yanıyor, koltuklar havada uçuşuyor, meşaleler fırlatılıyordu tribünde.. Öyle işte..

27 Ocak 2012 Cuma

Işıksız Kasabanın Derbisi

Uzun zamandır gördüğüm en güzel kısa filmlerden biri. Bir "reklam kokan hareket".. Ama olsun. Özlediğimiz futbol algısını anımsatmanın ötesinde, "mutlu bir an" yaşatan sıcacık bir film olmuş Işıksız Kasabanın Derbisi.


23 Ocak 2012 Pazartesi

Elin Oğlu Nasıl da Fotojenik!


Gün geçmiyor ki Nike elin güzelim futbolcularını kamera karşısına geçirmesin.
Geçmiş zamanın görüntüleri elbet. Lakin her daim çarpıcı..









20 Ocak 2012 Cuma

Bir van Gaal


Dutch Book Week için hazırlanan ilanlar arasında bir Louis van Gaal gördüm sanki.

Concept: Markus Ravenhorst, Maarten Reynen

Artwork: Souverein

18 Ocak 2012 Çarşamba