19 Temmuz 2011 Salı

Daha Kutlu...

Olanlar oluyor...


Şu saatten sonra ne hukuk, ne TFF, ne UEFA memnun edecek herkesi..
O yüzden "herkesin tuttuğu" kendine büyük, kendine haklı!










Bugün?


Bugün mesai bitimi, "çubukluyu" giymek demek..




Bugün ilişmesin kimseler, aramıza girmesin..

Karanlık elleriniz, nefesleriniz, emekleriniz ırak olsun..




Gün kutlu olsun!




Kendime not: Seni de kendilerine benzettiler sonunda!

12 Temmuz 2011 Salı

İnönü Gerçekten Birilerine Mezar Olmuştu

Günün futbol hadiseleri içimi sıkıyor, hepimizi de daraltıyor biliyorum. Bir nefes alabilmek için kendimi kitaplara vermiş, okumalar yapmaya çalışırken karşıma bir metin çıktı, severek okuduğum bir kitaptan. Yitip Giden İstanbul, Önder Kaya'nın Timaş Yayınları'ndan çıkan kitabı. Kitapta İstanbul'un geçmişinde saklı kalan birçok yapı, eser ve hadiseden bahsediyor Önder Kaya. Haydarpaşa yangınlarından, Bizans kiliselerine, Osmanlı'nın gemilerinden, Boğaz'ın yalılarına birçok olaya, mekana götürüyor okurunu.

Kitapta bir ilginç bölüm var; İnönü Stadı Bir Zamanlar Gerçekten Birilerine Mezar Olmuştu başlığını taşıyor. Şehir ve şehir tarihinden keyif alanların göz atması gereken kitaptaki yazıyı paylaşmadan edemedim.



Beşiktaş’ın kendi sahasında oynadığı maçlarda sıkça duyduğumuz bir söz vardır: “İnönü falan takıma mezar olacak”. Aslında pek farkında olmasak da bu gayet doğru bir sözdür. Çünkü stadyumun kurulu olduğu bu bölge, yaklaşık bir asır kadar önce içinde Silahdar Tarihi’nin yazarı Fındıklılı Silahdar Mehmet Ağa ve Tanzimat Devri’nin önde gelen gazetecisi Şinasi gibi ünlü simaların da bulunduğu pek çok kişinin ebedî istirahatgâhıydı.


Mezarlıklarımız Prof. Dr. Semavi Eyice’nin ifadesiyle tarih, sanat ve edebiyatımızın bir çeşit açık hava arşividir. Bu sebeple değerlerine paha biçilemez. İstanbul da zaten mezarlarından ayrı bir şehir olarak düşünülemez. Nitekim İstanbul nüfusunun daha birkaç yüz bin olduğu zamanlarda, Paris’te bulunan Yahya Kemal’e şehrin nüfusu sorulduğunda, ünlü şair “sekiz milyon” diye cevap vermişti. Soran kişinin cevaba şaşırması ve “Nasıl olur, yanlışınız olmasın?” demesi üzerine de Yahya Kemal’e, “Yanlışlık yok mösyö. Biz ölülerimizle yaşarız” cevabını verdiren de bu düşünüş ve yaşam şekliydi. Evliya Çelebi’nin İstanbulu’nda da, Batılı seyyahların seyahatnamelerinde de bundan dolayı İstanbul mezarlıklarına geniş yer ayrılmıştı. İstanbul, mezarlar üzerinde yükselen ve ölüleriyle yaşayan bir şehirdi.


Son 50 yılda İstanbul mezarlıkları ortadan kaldırılmakta ve şehrin içine dahil edilerek yok olmaktadır. Bunun en temel sebeplerinden biri, eski dönem mezarlıklarının genellikle plansız kurulmuş ve genişlemiş olmasıdır. Bu durum özellikle 20. yüzyıl başlarından itibaren büyük bir sorun teşkil etmeye başlamıştı. Zira bu yüzyılın başlarında Osmanlı başkenti İstanbul, gerek Balkanlar’dan ve gerek Anadolu’dan yoğun bir göç dalgasına maruz kalmıştı. Demokrat Parti döneminde sanayileşme olgusu ile köyden kente göçün müthiş bir artış göstermesiyle, mezarlıkların kaderi adeta belli olmuştu. Bu dönemde, İstanbul’un asırlık mezarları ya tamamen ortadan kalkmış ya da tanınamayacak kadar küçülmüştür. Günümüzde İstanbul’un Anadolu yakasındaki en büyük mezarlığı olan Üsküdar Karacaahmet Mezarlığı, gerçek mezarlığın küçük bir parçasıdır.


Ortadan kalkan mezarlıklara güzel bir örnek ise adı İstanbul’la özdeşleşen Evliya Çelebi ve ailesinin de gömülü olduğu Galata Mezarlığı’dır ki, bu mezarlığın alanı Tophane sırtlarından Galata, Kuledibi ve Kasımpaşa’ya kadar uzanmaktaydı. Bu mezarlığı geçen yüzyıl başlarında kendi bakanlığına bağlı Bahriye erlerini kullanarak ortadan kaldırtan, İttihat Terakki’nin kurucu ve üst düzey yöneticilerinden Cemal Paşa’ydı. Mezarlıktan günümüze kalan tek hatıra Şişhane yokuşu üzerinde cadde kenarında yer alan “Loğusa Kadın Türbesi”dir.


Günümüze ulaşamayan mezarlıklardan biri de Ayaspaşa Mezarlığı’ydı. Bu mezarlık, Taksim’den başlayan ve Gümüşsuyu ya da bugünkü adıyla İnönü Caddesi’ni içine alıp Dolmabahçe Sarayı’na inen ve Fındıklı’ya kadar uzanan, Batılıların “Grand Champs de Mord” dedikleri büyük mezarlığın en önemli kısmıydı. Mezarlığa adını veren Ayas Paşa, Kanuni dönemi sadrazamlarındandı. Kendisi şu an Eyüp’te yaptırdığı türbesinde gömülüdür. Ayas Paşa’nın konağı bu alanda bulunduğundan ve mezarlık arazisi Ayas Paşa Vakfı’na ait olduğundan, mezarlık da Arnavut Paşa’nın adı ile anılır.


Mezarlık genel olarak iki büyük kısımdan oluşuyordu. Mezarlığın aslında bugünkü Taksim gezisi, Atatürk Kültür Merkezi ve otobüs duraklarının olduğu kısmı gayrimüslimlere ayrılırken, denize bakan ve Dolmabahçe Sarayı’na inen yol üzerindeki kısmı Müslümanlara aitti. Mezarlığın tam olarak ne zaman kullanılmaya başlandığı bilinmemekle beraber, Kanuni devrinde İstanbul’a gelen Avusturya elçisi Busbecq’in maiyetinde bulunan ve İstanbul’da ölen Dr. Quackelbe’nin bu mezarlığa gömüldüğü biliniyor. Yani mezarlık en geç 16. yüzyıldan beri faaliyetteydi.


Ayas Paşa Mezarlığı, İstanbul’a gelen seyyahların da ilgi alanına girmişti. Mezarlık hakkında en kapsamlı bilgiyi verenlerden biri de 1874’te İstanbul’a gelmiş olan Edmondo de Amicis’ti. Öncelikle gayrimüslimlerin gömülü olduğu üst kısımdaki mezarlığı gezen Amicis, buranın akasya ve akağaçlar ile dolu olduğunu ve bu ağaçların Müslüman kısmındaki servi ağaçları ile aynı fonksiyonu yerine getirerek mezarlığa bir huşu ve sessizlik verdiğini kaydeder. Mezarlıkta bilhassa Ermenilerin gömülü olduğu kısım hakkında da ayrıntılı bilgi verir. Her mezartaşına sahibinin sağlığında iken uğraştığı iş ile ilgili bir resmin oyulduğunu belirtir. Mesela sarraf terazi, papaz serpuş, berber leğen, cerrah neşter ile temsil edilmişti. Bir taşın üzerinde ise kan içinde gövdeden ayrılmış bir baş kazılıydı ki bu da o mezarda yatanın kafası kesilerek idam edildiğini gösteriyordu. Aslında bu anlatılanlarla Müslüman mezarlığı arasında bir bağlantı kurmakta olanaklıdır. Çünkü İslam mezarlarında da ölünün mezartaşına bakarak sağlığında ne iş ile uğraştığı bulunabileceği gibi, hayatının kısa bir özeti hakkında bilgi çıkarmak da mümkündür. Çünkü farklı kesimlerden insanların mezar taşı ve sarık modeli de farklı yapılmakta ve kişilerin kısa bir biyografisi taşa kazınmaktaydı.


Amicis buradan, daha aşağıdaki Müslüman mezarlığına da geçer. Müslümanların mezardan çekinmek şöyle dursun, yanlarına çocuklarını da alarak piknik yapmaya geldiklerini, ölülerini ziyaret ettikten sonra da mezarın yanı başına oturarak keyifle çubuk tüttürdüklerini anlatır.


Tam da Amicis’in İstanbul’a geldiği günlerde Ayaspaşa’da bir koşuşturma yaşanmaktaydı. Zira 1870 yılında Beyoğlu’nda eskilerin “Harik-i Kebir” dedikleri büyük yangın meydana gelmiş ve Beyoğlu baştan başa yanmıştı. Yangından Alman Elçiliği de nasibini almıştı. Bu sebeple elçilik binası için yeni bir arazi aranırken, yapılan görüşmeler sonunda Ayaspaşa Mezarlığı arazisinden bir bölüm, Osmanlı Devleti tarafından Alman hükümetine tahsis edildi. 1874’te başlayan inşaat, 1878’de sona erdi. Böylece 1853-1856 yılları arasındaki Kırım Harbi’nden biraz önce yapılan Gümüşsuyu Hastanesi’nden sonra bu kez bir sivil yapı, mezarlık arazisi üzerinde yükselmekteydi. Elçilik binasının çatı kısmına meşhur Prusya amblemi çift başlı kartal heykellerinin konulmasıyla da halk konuta “Kuşlu saray” adını vermişti. İnşaatın hemen ardından Dolmabahçe’ye inen toprak bir yol açıldı ki bu yol bugünkü Gümüşsuyu Caddesi ya da nam-ı diğer İnönü Caddesi’ydi. Alman Elçiliği bir süre sonra, biraz daha alt kısımda yeni bir komşuya kavuştu. Bu, Sadrazam Tevfik Paşa’nın konağıydı. Paşa’nın oturduğu konak ilk olarak büyük yangında yanan İtalyan Büyükelçiliği’nin yeni binası olarak tasarlanmıştı. Ancak elçiliğin sonradan Tophane’deki Venedik Sarayı’na geçmesi üzerine bina, Sultan II. Abdülhamid tarafından Berlin elçisi ve geleceğin sadrazamı Tevfik Paşa’ya hediye edildi. Bu bina aynı zamanda geleceğin Park Oteli’ydi. Atatürk ve Yahya Kemal’in İstanbul’daki en gözde mekânları da yine bu otel olacaktı.


Mezarlığın bu şekilde ikamete açılmasının arkası hızla geldi. Cumhuriyet döneminde, 1924-1925 yıllarında mezarlığın tümden kaldırılması gündemdeydi. 1933 yılına gelindiğinde ise mezarlık alanı Evkaf İdaresi’nden, belediyeye devredilmişti. Belediye tarafından gazetelere verilen ilanlarla cenaze sahiplerinin cenazelerini teslim almaları ve nakil işlemlerini yaptırmaları duyurulmuştu. Katolik mezhebine mensup Hıristiyanların mezarlığı toplu bir şekilde Feriköy’de bulunan mezarlığa nakledildi ve Ayas Paşa’dan getirilen mezarlar için yapılan toplu mezara gömülerek bir de kitabe dikildi.


Müslüman mezarlarına gelince; bu mezarların neredeyse tamamı yok oldu. Günümüze sadece Alman Konsolosluğu’nun arka bahçesinde birkaç mezar taşı korunarak geldi. Diğerlerinin akıbeti ise meçhuldür. Bir kısım mezartaşları, 1930’lardan itibaren Ayaspaşa’da yükselen modern apartmanların temellerinin sağlamlaştırılması için kullanıldı. Mezarlıkların zamanla şehirle bütünleşmesi ve hatta belki de yok olması bir ihtiyaç neticesi olabilir, fakat mezartaşlarının bu şekilde kaybolmasının bir bahanesi olamaz.


Bu kayıp mezartaşları arasında Tanzimat devrinin ünlü gazetecilerinden ve Jön Türklerin fikir babalarından Şinasi’nin mezartaşı da var. Ayrıca önde gelen Osmanlı tarihçilerinden Silahdar Fındıklılı Mehmed Ağa da yine bu mezarlıkta yatmaktaydı. Mezarlığın büyük bir kısmının henüz kaldırılmadığı 1926’da Harbiye Mektebi müdürü olan Reşid Bey, Mehmed Ağa’nın mezartaşını bularak Darülfünun, yani İstanbul Üniversitesi hocalarından ünlü tarihçimiz Ahmed Refik’i durumdan haberdar etmiş ve Müzeler Müdürü Halil Edhem Bey’in de girişimleriyle mezar taşı koruma altına alınmıştı. Nümizmat İbrahim Artuk, bu mezartaşının en son Türk-İslam Eserleri Müzesi’nde sergilendiğini söylemektedir.


1980’li yıllarda Atatürk Kültür Merkezi’nin çaprazına düşen alandaki mezarlığın son kalıntıları da ortadan kaldırıldı ve söz konusu mezarlıktan hiçbir iz bırakılmadı.

7 Temmuz 2011 Perşembe

Hesabı Ödemek



22'leri önemlidir benim için her ayın. Sebepli, bazen sebepsiz.. O gün de 22'siydi ayın, sebepliydi. Cadde'deyim, yanımda onlarca can.. Heyecan dorukta, tırnaklar itinayla eksilmeyi bekliyor, dilimizde dualar, marşlar..

Bir şeyler oldu o gece, gitti geldi bir şeyler, aylardır iple çektiğimiz, ölüp ölüp dirildiğimiz şeyler.. Sel olduk sonrasında bu gelişe, hem ne sel! Sokak sokak, cadde cadde olduk, öldük, aktık..

O gece öncesinde, her hafta sonu ıslanan yanaklarım, o gece tüm ölüm kalım savaşına rağmen ıslanmadı. 4. gol, son düdük, zafer turu, yanımdaki canlardan birine deliler gibi sarılmam, Cadde'nin akan seli.. Önceki haftalarda olduğu gibi ağlatmadı beni. Bir tuhaf boşluktu düştüğüm. Bir tür sinir boşalması. Boş bir çuval misali yıkılmak gibi... Kımıltısız... Manasız...

O gece o hallerin bir anlamı yoktu. Hırs, çoktan bir sonraki durağına varmış, bedenimden geçmişti. Ben bu boşalmanın hazzına varmaya çalışıyordum.

O gece dökülmeyen yaşları biri defterime yazmış olmalı.
Tahsilat için 5 gündür aşındırıyor kapımı.
Ödüyorum taksit taksit...

Ve hırstan ürpererek söylüyorum yine, daima;
Onurumuzsun sen bizim Kanarya...
Evladıma miras bu sevda.

Allah'ım sen sabır ver.

5 Temmuz 2011 Salı

İhanet Yükü...


Üç gündür aptal gibiyim. Yaptığım hiçbir şeyden tat almıyor, olmadık yerlerde, zamanlarda dalıp dağılıp gidiyorum. İnsanlar bir şeyler konuşuyor, ben bir şeyler dinliyor görünüyorum. İhaneti hissediyorum çok yakınımda; sanki bir kış gecesinde yüzümü kavuruyor bir kırmızı soba, öyle yakınımda, o har gibi etimde ihanet.

Pazar sabahı uykumun öyle bölünmesi hayra alamet değilmiş, "akşamdan kalma" televizyondan bunu öğrenecektim. Birkaç saat boyunca beni ekrana kilitleyecek, bir iki DHA görüntüsüne bıkıp usanmadan bakmamı sağlayacak bir süreç başlayacaktı, tüm detayları aklımdan bir ömür silinmeyecek bir süreç, henüz dibini, sonunu görmediğim...

"Türk futbolu..." diye başlayan onlarca cümle duyuyorum üç gündür ve üç gündür ben kendi yaramı yalamaktan Türk futbolunun henüz neresi kanıyor tam olarak bilemiyorum. Hani zamanlardır bildiğimiz sıyrıkları, delikleri, atmaya meyyal dikişleri var bu "alemin", biliyoruz. Biraz da "ah canım, neresinde yok ki memleketin, düzenin?!" dediğimiz noktada bırakıyoruz ucunu iplerin, atıyor ya dikişler sonra da... Al sana bir kısır döngü. "İşte bir Pazar günüydü, biz o kısır döngünün bambaşka bir sabahına uyandık çocuğum" diyerek anlatmaya başlayacağım oğluma bir gün geçtiğimiz Pazar'ı ben. İçimdeki bu yangını olduğu gibi anlatmaya dilim, içim asla elvermeyecek.

Pazar günü başlayan süreç çok büyük bir kırılmadır; evet.

Türk futbol camiasının çok önemli isimlerinin, "onlara kimse dokunamaz" dediklerimizin, polislerin arasında sürüklendiği gündür Pazar günü. Onların mevkilerinin kırılmasıdır bir bakıma... En çoksa bizim inancımızın kırılmasıdır, ne yazık ki.

Çünkü biz biliriz ki, bu ülkede temizlik yapacağız dediğinde birileri ve buna bir kanıt gerektiğinde, kanıt yaratılıverir aniden.

Çünkü biliriz ki biz, pastası büyüyen her iş bir gün kirlenir. Temiz olduğunu sanmak, en hafif tabirle saflıktır. Bu, gezegende futbol yokken de böyleydi, gezegen futbolsuz kalsa da bu olacak..

Çünkü biz biliriz ki, çıkarların çarpıştığı yerde mutlaka bir kırılma olur.

İşte Pazar günü öyle bir kırılmadır Türk futbolu için.

Süreci sadece Fenerbahçe'nin ismine ataçlamak istemiyorum, çünkü futbolun F'siyle bir defa öpüşmüş herkes bilir ki, "mahalli" liglerden başlamak suretiyle irili ufaklısından, ohalı yuhlusuna birçok çapta, biçimde karşımıza çıkmış, kulağımıza çalınmış, gözümüze görünmüş hadiseler bunlar, teşvikler, şikeler, maç, kaleci, hakem satın almalar...

Bugün benimle birlikte evimde oturan, üç gündür içimden çıkmak bilmeyen bu ihanete uğrama hissim neden peki?

Basit.

Geçtiğimiz sezon benim kişisel tarihimin en önemli Fenerbahçe sezonuydu belki. Futbolun bunca içime işlemesini "teşvik ettiğim", skordan bağımsız sahada gördüğüm mücadeleye her maçta coşku gözyaşları akıttığım bir sezon... Bu sezonda benim kulübümün yöneticilerinin başka kulüplerin yetkili ve çalışanlarıyla "pazarlık" yapmış olması ihtimali bile, Pazar sabahı saat 7'de evime polis girmiş, eşyalarımı didik didik etmiş, en sonunda herhangi bir "sakat" işe bulaşmadığını adımdan iyi bildiğim babamı alıp götürmüş gibi hissetmeme yol açıyor. Alt üst ediyor dünyamı, inandığım her şeyi sorgulamaya itiyor beni, yaşadığım zamanın, çatısının altında durduğum devletin, hatta dostlarımın varlığını sorgulatıyor bana...

Sonra hukuk gösteriyor kendini aradan dereden, bir milat koyuyor, evvelini yok sayıp sonrası için adalet arayacağını temin ediyor. Yasalara yaslanan hukuk, böyle bir ortamda adaletin filizlenebileceğini sanıyor! Nasıl yanılıyor! İki yıl, beş, on yıl öncenin kesilen parmakları şimdi acımıyor, kahkahaları şimdi çınlamıyor diye mi bu genişlik? Var mı yasaların böylesi bir çifte standart oluşturma kabiliyetleri? Hadi diyelim onlar oluşturdu, yasa koyucu/uygulayıcı beşerler neden şaşarlar?!

...

Bugün Karaköy tramvay istasyonunda Fenerbahçe Radyo'da çalan bir marşı dinlerken hıçkırıklara boğula boğula ağlayan benim. İşte öylece hayatın içinde akarken darmadağın edecek kadar kocaman bir ihanet geçen Pazar gördüğüm, yaşadığım, hissettirilen, dayatılan, yaşatılan..

"Sen asırlık bir çınarsın, efsanesin, yıkılmazsın" duyunca bir anda olduğun yere çökme büyüklüğüdür Fenerbahçe büyüklüğü bazen.. "Büyük başkan"ların, "Büyük futbolcu"ların, "Büyük savcı"lar, "hakim"lerin büyüklüğü gibi değildir onun büyüklüğü.. Sorgulanmaz gün gelip de.

"Şimdi birlik olma zamanı, şimdi direnme, bir olma zamanı" falan gibi zırvalara girmeyeceğim. Çünkü aleni bir siyasi kucakla karşı karşıyayız bir yandan, söylememek ahmaklık olur bunu. Şimdi biz ne yaparsak yapalım, bütün bir sezon alınmış satılmış dahi olsa, yahut olmasa, biz yazılmış bir senaryoyu izleyeceğiz önümüzdeki günlerde.

Fakat benim ömrüme, omuzlarıma çöken bir yük var ki..
Bir ömür kalkmaz oradan artık.

2 Temmuz 2011 Cumartesi

Biz Bu Golleri Unutamayız!


Renktaş bazı blogger dostlara unutamadıkları 2010 - 2011 gollerini sordum günler evvel.
"Zalım" çalışma tempom bu yazıları aktarmaya ancak el verince ben de sıvadım kolları, derledim yazıları!
Görelim kimler hangi golde tüketmiş tırnaklarını, tutamamış göz yaşlarını...


"Şampiyonlukla bitirdiğimiz sezonda benim için en unutulmaz, en anlamlı gol 29. Haftada Gaziantepspor karşısında Andre Santos'un 90+4'de attığı gol oldu. 27. haftada Bursaspor beraberliği ile liderliği kaptırdıktan sonra puan kaybetme gibi bir lüksümüz olmamakla beraber Trabzon'un puan kaybını bekleme gibi bir de zorunluluğumuz vardı. Maç boyunca puan durumunun yaşattığı stresin benim bu sezon maçları Trabzonspor'lu bir kahvehanede izliyorum olmamın verdiği gerginlik ile de birleşmesinin ardından tüm bu psikolojinin yerini bir anda böylesi bir coşkuya ve mutluluğa bırakması bu golü benim için çok ama çok özel bir hale getirdi."




"Fenerbahçe'nin sezonun 2. yarısında yakaladığı Türk Futbol Tarihine geçen serisinde akılda kalan pek çok gol var. Neredeyse her biri insanın hafızasında yer ediyor ancak en çok akılda kalan gol sorusu için aralarından bir tanesini seçmem gerekince tercihim Seyrantepe TT Arena'da oynanan ilk Galatasaray - Fenerbahçe derbisinde Alex'in maçın sonlarında attığı, galibiyeti getiren kafa golüdür. Deplasman tribününde olmamın ve o gol anını orada yaşamamın yanı sıra, Semih'in attığı ilk golün hemen öncesinde sara nöbeti geçiren bir taraftara yardım etme çabalarımız ve onu ambulansa taşımaya çalışırken Semih'in golünü tribünden yükselen gooolll sesiyle ve topu ancak kalenin içinde görebilmem biraz sonra gelecek olan Alex golünü seçmemde önemli detaylar..Yaşanan şok ve gerginliğin devamında gelen Alex'in o güzel kafa golünün sevincini Semih'in golünde eksik kalan gol sevinciyle birleştirdiğimi ve kollarımı iki yana açıp Arena'ya doğru gooolll diye haykırdığımı sonsuza dek hatırlayacağım."



"Devreye 2-1 geride girmişiz..Üstüne kötü oynayıp 2.devre başında 3ü de yemişiz..15 kişilik grubumuzda sadece 1 kişi rahat olun beyler bu maç 5-3 bizim diyordu..Biz de kafası güzel bu abimize evet evet kesin vs diyerek gönülsüz olarak katılıyorduk..Gruptaki hemen herkes hem bu maçı alırız diyordu hem de futbol ve skor yüzünden şaşkındı..Önce penaltı sonrası 3-2 oldu skor..Sonra Alex harika bir gol attı ve 3-3..Bu 2 golde tek hatırladığım hemen herkesin gol sonrası yer değiştirdiği..Totem yapcaz ya..Karşı kaleyi tam göremediğimiz için pozisyonu süzemediğimizden ne Güiza'ya atılan pasın kimden çıktığını gördük ne de topun Güiza'ya gittiğini..Tek gördüğümüz bir dokunuş ve topun boş kaleye gidişi oldu..3-4 olmuştu skor ve gol Güiza'dan gelmişti..2 şaşkınlık birden yani aynı anda..O an ilk aklıma gelen Trabzonluların ruh hali nedir acaba oldu..60 falandı skor 3-1 70lerin başında skor 3-4..Tamam dedim işte şimdi bitirdik işi..Dönmez buradan artık.."



"Tırnak falan kalmamıştı artık yemekten. Dakikalar bir bir geçiyordu. Trabzonspor 1-0 öndeydi. Maçlar böyle bitseydi puan farkı dörte çıkıcaktı. Kapanması nerede imkansız! Her atakta nefesimi tutuyordum. Çok nefessiz kalmıştım o maç. 90. 91. 92. 93. olmuyordu gelmiyordu gol bir türlü. Sonra birden Stoch sazı aldı eline vurdu....direkten döndü....şu saniyelik olay bile saatler gibi geliyordu...Andre Santos'un önünde geldi top...dokundu ve goooooool. Havalardayım. Avazım çıktığı kadar bağırıyorum. Gerginlik yerini tekrar umuda bırakmıştı..."



"Seyrantepe TT Arena'daki Alex'in kafa golü.

Maç 1-0 gidiyorken ikinci yarıda serbest vuruş kazandı Fenerbahçe. Alex topun gerisine geçtiğinde TT Arena'nın açılır kapanır koltuklarının üstünde ayakta durmanın olası bir gol durumunda tehlikeli olabileceğini düşünüp aşağı indim koltuktan. Alex kullandı, Semih vurdu, 1-1 oldu.Sonrasında Fenerbahçe baskısını arttırırken top sağa Gökhan'a açıldı, ben yine "İneyim" dedim, indim. Gökhan Gönül ortayı kesti, top süzüldü, Alex'in hamlesini gördüm, yükseldiğini. Kel kafayla buluştu polimer yuvarlak, Zapata uzadı, ama çıkmayacak yere gidiyordu top, çıkmadı da. Alex bizim önümüze doğru koşarken ben birlikte gittiğim arkadaşlarıma sarılmakla meşguldüm..."



"Aslında bir sürü gol var ama "aralarından mutlaka birini seç" deseler, Kadıköy'de oynanan Gaziantepspor maçında Andre Santos'un attığı golü seçerdim. Bu golün atıldığı anda tam stattan çıkmıştım ki ; gol olunca koşa koşa tekrar geri dönmüştüm stada. :) Velhasıl, bu gol, şampiyonluğu getirdi belki de Fenerbahçe'ye."