"Şayet şu an ruhumu teslim etseydim gözüm asla arkada
kalmazdı." Daha maçın başında yaşananlardan sonra, yalnız bunu söyleyebiliyordum
ben.
Son dakika gollerini seven futbol “idarecileri” var. Onlar
idareci, yönetici filan değiller, kandırmayalım birbirimizi. Zira gün içinde 46
mercinin kararı 47 defa değişmemeli gerçekten yönetiliyorlarsa o oluşumlar. Ama bizde öyle
olmuyor. Ne yazmıştık maçtan bir gün önce okunsun. "Sizi stada almayacağız,
boşuna gelmeyin" diyen kulüp yöneticilerinden, il güvenlikçilerinden
geçilmiyordu ortalık. Biletixçiler paraları iade derdine düşeyazmışken bir anda
ortalık altüst oldu tekrar. Bu defa "gelin" dediler. Zira biliyorlardı ki
gelecekleri varsa görecekleri de vardı. Öyle sanıyorlardı..
Alınan bu “gelmeyin” kararıyla “Çarşı’ya gelin o zaman”
diyen Beşiktaş taraftarı sözde “yekvücut” olacaktı bu idarecilere karşı
bizlerle. Ne güzel hayaller.. Halbuki biz birkaç ay önce, Trabzonspor’un geçen
yılki(!) şampiyonluğunu kutlayan, bu sırada kupasını iade edip ne hikmetse UEFA
yoluna çıkmaktan gocunmayan bir garip camia izliyorduk. Velhasıl onların da “idarecileri”
vardı ve çıkmıyordu sesleri sandıkları kadar yüksek perdeden..
Ha batırmam mı çuvaldızı bize? Elbette batırırım. Benim de
sezon başında “dekoder satışına çıkmış”, dün akşam gördüğü Spor’a Bakan’ın
yanında iki büklüm duran “idarecilerim” vardı zira, elbette batırırım.
Önce “güvenlikçilerin” aldığı kararı “ne alakası var yea” diyerek
bozan Bakan göründü ekranda. Sonra da çığ gibi büyüdü, kapıda biletli taraftarı
canından bezdiren polisin tutumuna ve tur atmaktan aciz turnikelere olan isyan.
Oraya kadar gelinmişti, içeri mi girilmeyecekti yani..
Maç başladı. Başladı başlamasına da “Bağımsız” Türk Futbol
Tarihi kitabı yazılacaktıysa bir gün, o kitabın en es geçilmemesi gereken başlıklarından
biri henüz yaşanmamıştı.
Akın akın giriyordu İnönü’ye Fenerbahçe taraftarı.. Nasıl
coşkulu, nasıl inançlı, yürekliydi öyle, gözleri alev alev.. Aylardır süregelen
eziyete inen bir tokattı attıkları her adım sanki. On'lar, yüz'ler değil, adeta milyonlardı kapıları kıran. Sahaya karışmaya
çalışmadılar (ki severiz bunu).. Paşalar gibi çıktılar ait oldukları yere, İnönü’nün
misafir takım taraftarının ağırlandığı tribüne.. Biz buradayız dediler. İnatla.
Temmuz’dan bu yana, birileri biraz olsun hala çekingen duruyorsa, işte bu vücut bulmuş inattandı
çekinmeleri.. Kimsenin çomağıyla değil, kendi dimağıyla bir araya gelen,
bütünleşen, bir olan kalabalıktı onları korkutan, Fenerbahçe kimliği altında.
Bizi “çağıran Çarşı” geldiğimizde pek güzel ağırlamadı. Maçtan önce gel diyenler, “oraya geliriz ananızı sikeriz”
demeye başladılar, hep bir ağızdan.. Biz bu yanar döner halleri, ne gariptir
ki(!) hep görüyorduk bu memlekette.
…
Şimdi stada “cebren ve hileyle” giren Fenerbahçe taraftarını
örnek gösterip maç öncesinde uygulamaya soktukları, sokup da çıkardıkları
kararın haklılığından dem vuracaklar bir sonraki derbide. Bu maçta, daha fazla katletmelerine
izin vermediğimiz “futbolun ruhunu”, bir sonraki derbide yine deşecek salyalı
idareciler. Hala varsa şayet, evlerimizdeki dekoderler vasıtasıyla
izleyeceğiz biz de olan biteni..
…
Maçtan bahsettim ama maçtan hiç bahsetmedim görüldüğü üzere.
Uyuyan dev uyandı tabiri caizse. Son üç maçtır üzerine ölü
toprağı serpilen takım, en çok yakındığım duruşundan
uzaktı. Rakibinin oynamasına izin vermeden, elinden geldiğince, canını dişine
takarak sahadaydı.. Beşiktaş da, özellikle es geçilmeyecek ilk golü ve devamındaki isteğiyle, uzun zamandır izlemediğimiz lezzette bir oyun izlememize vesile oldu. Futbolun içine itinayla tükürülen bir yerde de daha
fazlasını tartışmanın manası yok..
Dün geceden beri bir söz var dilimde..
Bir 15 yıl da
götürür beni..
“O değil de Cristian’ın golü..”
Kendime not: O atkıların neden can havliyle atıldığını biliyoruz da konuşmuyoruz öyle değil mi? Canımsın^^

0 yorum:
Yorum Gönder