12 Temmuz 2011 Salı

İnönü Gerçekten Birilerine Mezar Olmuştu

Günün futbol hadiseleri içimi sıkıyor, hepimizi de daraltıyor biliyorum. Bir nefes alabilmek için kendimi kitaplara vermiş, okumalar yapmaya çalışırken karşıma bir metin çıktı, severek okuduğum bir kitaptan. Yitip Giden İstanbul, Önder Kaya'nın Timaş Yayınları'ndan çıkan kitabı. Kitapta İstanbul'un geçmişinde saklı kalan birçok yapı, eser ve hadiseden bahsediyor Önder Kaya. Haydarpaşa yangınlarından, Bizans kiliselerine, Osmanlı'nın gemilerinden, Boğaz'ın yalılarına birçok olaya, mekana götürüyor okurunu.

Kitapta bir ilginç bölüm var; İnönü Stadı Bir Zamanlar Gerçekten Birilerine Mezar Olmuştu başlığını taşıyor. Şehir ve şehir tarihinden keyif alanların göz atması gereken kitaptaki yazıyı paylaşmadan edemedim.



Beşiktaş’ın kendi sahasında oynadığı maçlarda sıkça duyduğumuz bir söz vardır: “İnönü falan takıma mezar olacak”. Aslında pek farkında olmasak da bu gayet doğru bir sözdür. Çünkü stadyumun kurulu olduğu bu bölge, yaklaşık bir asır kadar önce içinde Silahdar Tarihi’nin yazarı Fındıklılı Silahdar Mehmet Ağa ve Tanzimat Devri’nin önde gelen gazetecisi Şinasi gibi ünlü simaların da bulunduğu pek çok kişinin ebedî istirahatgâhıydı.


Mezarlıklarımız Prof. Dr. Semavi Eyice’nin ifadesiyle tarih, sanat ve edebiyatımızın bir çeşit açık hava arşividir. Bu sebeple değerlerine paha biçilemez. İstanbul da zaten mezarlarından ayrı bir şehir olarak düşünülemez. Nitekim İstanbul nüfusunun daha birkaç yüz bin olduğu zamanlarda, Paris’te bulunan Yahya Kemal’e şehrin nüfusu sorulduğunda, ünlü şair “sekiz milyon” diye cevap vermişti. Soran kişinin cevaba şaşırması ve “Nasıl olur, yanlışınız olmasın?” demesi üzerine de Yahya Kemal’e, “Yanlışlık yok mösyö. Biz ölülerimizle yaşarız” cevabını verdiren de bu düşünüş ve yaşam şekliydi. Evliya Çelebi’nin İstanbulu’nda da, Batılı seyyahların seyahatnamelerinde de bundan dolayı İstanbul mezarlıklarına geniş yer ayrılmıştı. İstanbul, mezarlar üzerinde yükselen ve ölüleriyle yaşayan bir şehirdi.


Son 50 yılda İstanbul mezarlıkları ortadan kaldırılmakta ve şehrin içine dahil edilerek yok olmaktadır. Bunun en temel sebeplerinden biri, eski dönem mezarlıklarının genellikle plansız kurulmuş ve genişlemiş olmasıdır. Bu durum özellikle 20. yüzyıl başlarından itibaren büyük bir sorun teşkil etmeye başlamıştı. Zira bu yüzyılın başlarında Osmanlı başkenti İstanbul, gerek Balkanlar’dan ve gerek Anadolu’dan yoğun bir göç dalgasına maruz kalmıştı. Demokrat Parti döneminde sanayileşme olgusu ile köyden kente göçün müthiş bir artış göstermesiyle, mezarlıkların kaderi adeta belli olmuştu. Bu dönemde, İstanbul’un asırlık mezarları ya tamamen ortadan kalkmış ya da tanınamayacak kadar küçülmüştür. Günümüzde İstanbul’un Anadolu yakasındaki en büyük mezarlığı olan Üsküdar Karacaahmet Mezarlığı, gerçek mezarlığın küçük bir parçasıdır.


Ortadan kalkan mezarlıklara güzel bir örnek ise adı İstanbul’la özdeşleşen Evliya Çelebi ve ailesinin de gömülü olduğu Galata Mezarlığı’dır ki, bu mezarlığın alanı Tophane sırtlarından Galata, Kuledibi ve Kasımpaşa’ya kadar uzanmaktaydı. Bu mezarlığı geçen yüzyıl başlarında kendi bakanlığına bağlı Bahriye erlerini kullanarak ortadan kaldırtan, İttihat Terakki’nin kurucu ve üst düzey yöneticilerinden Cemal Paşa’ydı. Mezarlıktan günümüze kalan tek hatıra Şişhane yokuşu üzerinde cadde kenarında yer alan “Loğusa Kadın Türbesi”dir.


Günümüze ulaşamayan mezarlıklardan biri de Ayaspaşa Mezarlığı’ydı. Bu mezarlık, Taksim’den başlayan ve Gümüşsuyu ya da bugünkü adıyla İnönü Caddesi’ni içine alıp Dolmabahçe Sarayı’na inen ve Fındıklı’ya kadar uzanan, Batılıların “Grand Champs de Mord” dedikleri büyük mezarlığın en önemli kısmıydı. Mezarlığa adını veren Ayas Paşa, Kanuni dönemi sadrazamlarındandı. Kendisi şu an Eyüp’te yaptırdığı türbesinde gömülüdür. Ayas Paşa’nın konağı bu alanda bulunduğundan ve mezarlık arazisi Ayas Paşa Vakfı’na ait olduğundan, mezarlık da Arnavut Paşa’nın adı ile anılır.


Mezarlık genel olarak iki büyük kısımdan oluşuyordu. Mezarlığın aslında bugünkü Taksim gezisi, Atatürk Kültür Merkezi ve otobüs duraklarının olduğu kısmı gayrimüslimlere ayrılırken, denize bakan ve Dolmabahçe Sarayı’na inen yol üzerindeki kısmı Müslümanlara aitti. Mezarlığın tam olarak ne zaman kullanılmaya başlandığı bilinmemekle beraber, Kanuni devrinde İstanbul’a gelen Avusturya elçisi Busbecq’in maiyetinde bulunan ve İstanbul’da ölen Dr. Quackelbe’nin bu mezarlığa gömüldüğü biliniyor. Yani mezarlık en geç 16. yüzyıldan beri faaliyetteydi.


Ayas Paşa Mezarlığı, İstanbul’a gelen seyyahların da ilgi alanına girmişti. Mezarlık hakkında en kapsamlı bilgiyi verenlerden biri de 1874’te İstanbul’a gelmiş olan Edmondo de Amicis’ti. Öncelikle gayrimüslimlerin gömülü olduğu üst kısımdaki mezarlığı gezen Amicis, buranın akasya ve akağaçlar ile dolu olduğunu ve bu ağaçların Müslüman kısmındaki servi ağaçları ile aynı fonksiyonu yerine getirerek mezarlığa bir huşu ve sessizlik verdiğini kaydeder. Mezarlıkta bilhassa Ermenilerin gömülü olduğu kısım hakkında da ayrıntılı bilgi verir. Her mezartaşına sahibinin sağlığında iken uğraştığı iş ile ilgili bir resmin oyulduğunu belirtir. Mesela sarraf terazi, papaz serpuş, berber leğen, cerrah neşter ile temsil edilmişti. Bir taşın üzerinde ise kan içinde gövdeden ayrılmış bir baş kazılıydı ki bu da o mezarda yatanın kafası kesilerek idam edildiğini gösteriyordu. Aslında bu anlatılanlarla Müslüman mezarlığı arasında bir bağlantı kurmakta olanaklıdır. Çünkü İslam mezarlarında da ölünün mezartaşına bakarak sağlığında ne iş ile uğraştığı bulunabileceği gibi, hayatının kısa bir özeti hakkında bilgi çıkarmak da mümkündür. Çünkü farklı kesimlerden insanların mezar taşı ve sarık modeli de farklı yapılmakta ve kişilerin kısa bir biyografisi taşa kazınmaktaydı.


Amicis buradan, daha aşağıdaki Müslüman mezarlığına da geçer. Müslümanların mezardan çekinmek şöyle dursun, yanlarına çocuklarını da alarak piknik yapmaya geldiklerini, ölülerini ziyaret ettikten sonra da mezarın yanı başına oturarak keyifle çubuk tüttürdüklerini anlatır.


Tam da Amicis’in İstanbul’a geldiği günlerde Ayaspaşa’da bir koşuşturma yaşanmaktaydı. Zira 1870 yılında Beyoğlu’nda eskilerin “Harik-i Kebir” dedikleri büyük yangın meydana gelmiş ve Beyoğlu baştan başa yanmıştı. Yangından Alman Elçiliği de nasibini almıştı. Bu sebeple elçilik binası için yeni bir arazi aranırken, yapılan görüşmeler sonunda Ayaspaşa Mezarlığı arazisinden bir bölüm, Osmanlı Devleti tarafından Alman hükümetine tahsis edildi. 1874’te başlayan inşaat, 1878’de sona erdi. Böylece 1853-1856 yılları arasındaki Kırım Harbi’nden biraz önce yapılan Gümüşsuyu Hastanesi’nden sonra bu kez bir sivil yapı, mezarlık arazisi üzerinde yükselmekteydi. Elçilik binasının çatı kısmına meşhur Prusya amblemi çift başlı kartal heykellerinin konulmasıyla da halk konuta “Kuşlu saray” adını vermişti. İnşaatın hemen ardından Dolmabahçe’ye inen toprak bir yol açıldı ki bu yol bugünkü Gümüşsuyu Caddesi ya da nam-ı diğer İnönü Caddesi’ydi. Alman Elçiliği bir süre sonra, biraz daha alt kısımda yeni bir komşuya kavuştu. Bu, Sadrazam Tevfik Paşa’nın konağıydı. Paşa’nın oturduğu konak ilk olarak büyük yangında yanan İtalyan Büyükelçiliği’nin yeni binası olarak tasarlanmıştı. Ancak elçiliğin sonradan Tophane’deki Venedik Sarayı’na geçmesi üzerine bina, Sultan II. Abdülhamid tarafından Berlin elçisi ve geleceğin sadrazamı Tevfik Paşa’ya hediye edildi. Bu bina aynı zamanda geleceğin Park Oteli’ydi. Atatürk ve Yahya Kemal’in İstanbul’daki en gözde mekânları da yine bu otel olacaktı.


Mezarlığın bu şekilde ikamete açılmasının arkası hızla geldi. Cumhuriyet döneminde, 1924-1925 yıllarında mezarlığın tümden kaldırılması gündemdeydi. 1933 yılına gelindiğinde ise mezarlık alanı Evkaf İdaresi’nden, belediyeye devredilmişti. Belediye tarafından gazetelere verilen ilanlarla cenaze sahiplerinin cenazelerini teslim almaları ve nakil işlemlerini yaptırmaları duyurulmuştu. Katolik mezhebine mensup Hıristiyanların mezarlığı toplu bir şekilde Feriköy’de bulunan mezarlığa nakledildi ve Ayas Paşa’dan getirilen mezarlar için yapılan toplu mezara gömülerek bir de kitabe dikildi.


Müslüman mezarlarına gelince; bu mezarların neredeyse tamamı yok oldu. Günümüze sadece Alman Konsolosluğu’nun arka bahçesinde birkaç mezar taşı korunarak geldi. Diğerlerinin akıbeti ise meçhuldür. Bir kısım mezartaşları, 1930’lardan itibaren Ayaspaşa’da yükselen modern apartmanların temellerinin sağlamlaştırılması için kullanıldı. Mezarlıkların zamanla şehirle bütünleşmesi ve hatta belki de yok olması bir ihtiyaç neticesi olabilir, fakat mezartaşlarının bu şekilde kaybolmasının bir bahanesi olamaz.


Bu kayıp mezartaşları arasında Tanzimat devrinin ünlü gazetecilerinden ve Jön Türklerin fikir babalarından Şinasi’nin mezartaşı da var. Ayrıca önde gelen Osmanlı tarihçilerinden Silahdar Fındıklılı Mehmed Ağa da yine bu mezarlıkta yatmaktaydı. Mezarlığın büyük bir kısmının henüz kaldırılmadığı 1926’da Harbiye Mektebi müdürü olan Reşid Bey, Mehmed Ağa’nın mezartaşını bularak Darülfünun, yani İstanbul Üniversitesi hocalarından ünlü tarihçimiz Ahmed Refik’i durumdan haberdar etmiş ve Müzeler Müdürü Halil Edhem Bey’in de girişimleriyle mezar taşı koruma altına alınmıştı. Nümizmat İbrahim Artuk, bu mezartaşının en son Türk-İslam Eserleri Müzesi’nde sergilendiğini söylemektedir.


1980’li yıllarda Atatürk Kültür Merkezi’nin çaprazına düşen alandaki mezarlığın son kalıntıları da ortadan kaldırıldı ve söz konusu mezarlıktan hiçbir iz bırakılmadı.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder