31 Aralık 2011 Cumartesi

Nice Sarı Laci Yıllara...


Bu gece ne çok isterdim Kaan çocuk uyusun babasının koynunda.. Batu kadeh kaldırsın yeni yılın şerefine, babasıyla..

Hepimizin gülüşü yarına inancından, yeni zamanlara inancından, bir aşka inancından sabit. Ama gülüşlerimizin bir kıyısına iniyor göz tuzlarımız, artık bazen istemsiz, apansız..

Yeni günler, kişisel tarihimizde de derin izler bırakan günleri unutturacak güzelliklere gebe olsun.

Zaman anlamsız.. Bu gezegen durdukça büyüyor aşkımız.. Büyütün onu!

Yüzümüz apak, nice yıllara..

24 Aralık 2011 Cumartesi

Bir Haber Daha...

Son zamanlarda iddianame ve tayfasının yankıları alıp yürürken, her medya kuruluşu da mevzu hakkında habercilik görevini "öyle-böyle" ifa ediyor. Kimi sahiden yanlı, taraflı altmetin ve mesajlar kullanmayı ödev bilir, dert etmezken, kimileri de hassasiyetini, her şeye rağmen korumaya devam ediyor, onuruyla.

Süreçten belki de haddinden fazla etkilenen bir Fenerbahçeli olarak artık bazı şeylerin beni sahiden yıprattığını görüyorum bu günlerde. Tapeler, tapeleri okuma biçimleri, delil isimli zırvalar... Bir tahammül noktam olduğunu fark ettim son birkaç gündür ve bir karara vardım, onu da paylaşmak isterim. Nasıl ki başlangıcını duyurduysam, nihayetini de duyurmak gerekiyor diyerek...

Bundan yaklaşık bir yıl kadar önce çok sevdiğim bir abim sayesinde tanışıp fırsat buldukça Fenerbahçe hakkında yazmaya başladığım Medyaspor.com'da bundan sonra yazılarımla yer almayacağımı bildirmek isterim.

Kararımın ardından Medyaspor ailesinin güzel üyeleriyle de konuştum, anlattım meramımı. Anladılar sağ olsunlar, dostluk baki. Lakin kimi bıçaklar, kemiğe dayanmaktan fazlasını yapıyor bazen.

Ceza Sahasının Dışı, var oldukça bana, bize ses olmaya devam edecek.
Kim bilir belki bir gün, başka yerlerde, başka objektif sesler, görüşlerle çokça yazıp söyleyeceğiz neler neler!

Bilginize.


19 Aralık 2011 Pazartesi

"Çok yaktılar canımızı.."

Dün bizimkilerle buluşmak üzere Göztepe'de yürüyorum. Maç öncesi buluşulacak, yemekler yenecek, alkol faslı.. Montumun üzerinde atkım var, en sarı lacivert yanım o dışarıdan bakıldığında. Kaldırımda yolumu bir amca kesiyor. 60'larını devirmiş, saçları bembeyaz, aksak yürüyen bir amca. "Kızım akşam maç 7'de değil mi?" diye soruyor. "Evet 7'de" diyorum. "Benim kombinem var aslında, bugün toruna verdim, o arkadaşlarıyla gidecek" diyor, biraz konuşmaya ihtiyacı var belli ki, ekliyor "atkını görünce sana sorayım dedim".. "Ne iyi etmişsiniz diyorum, siz gidemiyorsanız, biletinizi vermeniz iyi olmuş".. "Biz hepimiz böyleyiz, kalabalık bir ekip izliyoruz maçı, yaşlı bir ekip!" diyor gülerek. Konuşmaya devam ediyoruz. Nihayet "çok yaktılar canımızı" derken gözleri nemleniyor. Babamdan büyük adam, İstanbul'un Göztepe'sinde, torunu yaşındaki kızın karşısında ağlıyor. Kız durabilir mi? O da bırakıyor birkaç damla gözünden, haksızlıklardan, adaletsizliklerden bahsederken.

Az önce iki yabancı olan iki farklı jenerasyonun insanı, bir atkının marifeti ve iki rengin aşkıyla tokalaşıyor, ağlaşıyor ulu orta!

Yaşamayan bilmez.. Hissetmeyen anlamaz..

11 Kasım 2011 Cuma

Kaybedin Gelin!




Futbol, bazen inandığımız birçok adalet sisteminden daha adildir. Bu gece, o adaletin tescilidir.



Daha grup maçlarında hak etmediğimizi defa defa gösterdiğimiz bir turnuvaya, bir play-off marifetiyle gidebilme ihtimalinin "gazına kapılmanın çakılması"dır gördüğümüz zira.. Başka da maç sözü yok bunun üzerine.




Asıl sözüm başka.. Yapıp yapabileceği ulusal takım desteği "saldır milli takım oley" olan, "takım" formasından bir türlü kurtulamayıp "milli maç" havasına giremeyen, futbolun coşkusunu yaşamaktan aciz adamların ağzından küfür işiten oyuncunun, kendisine küfür eden taraftara karşılık vermesini de büyük buluyorum.




Bu takımın başındaki "büyük futbol adamından" daha büyük..

O tribünde kendi ülkesinin formasını giyen adama söven haysiyetlerden daha büyük..

Büyük golcü denilerek koyunun olmadığı yerde adı çıkan kabiliyeti noksanlardan daha büyük..



Helal olsun sana Sabri çocuk, helal olsun sana Emre, Volkan, Egemen, Arda..

Kaybedin gelin, alnınızdan öpelim.




Kendime not: Güzel adamsın Bilic..

1 Kasım 2011 Salı

Fail


Dün akşamki maçın özetidir bu fotoğraf..

Tüm "kasti faullere" karşı sağduyusundan eksilmeden, dimdik durabilen bir camianın fotoğrafıdır bu. Eskisi, yenisi, geçmiş zamanda küfür yiyeni, bugün ayakta alkışlananı, yerlisi, yabancısıyla sapasağlam duran bir camianın fotoğrafıdır bu.

Büyük Fenerbahçe'nin, bu fotoğrafta görünür olan ruhudur onu büyük kılan..
O ruh, küçük adamların görünür olan korkusudur yaşadığımız zamanda..

Karabükspor maçının bahsedilecek yanı yok, hepimiz izledik, kimimiz statta, kimimiz evimizde.. Maça "gönderilen" bir "hakemlikten nasibini almamış"ın tatminini izledik hep birlikte. Öfkelendik, o kadar ki, tepkisizliğiyle ünlü tribün bile kendini demirlerde buldu.. Bahsi geçense, o tribünün önünde yatan futbolcunun durumuna bakmaya dahi gitmekten korktu. O, maç boyunca korktu; faul çalarken korktu, tacı gösterirken korktu, korneri verirken korktu.. Ne hikmetse daha maçın başında, Telekom Üst'ten görünebilen, burnunun dibinde yaşanan pozisyonu yanlış yorumlamaktan(!), kartına davranmaktan korkmadı.. Sebepleri aklımızdan geçiyor, ağzımızdan dökülüyor sıklıkla.. Futbol cinayetinin faillerinin aslında birer "tetikçi" olduğunu söylüyor dilimiz, mani olamıyoruz..

Fail..

TDK'ya bakarsak "Eden, yapan, işleyen"..
Redhouse'a bakarsak "1. başaramamak; becerememek. 2. iflas etmek. 3. kuvveti kesilmek, güçten düşmek. 4. sınıfta kalmak; sınıfta bırakmak."..
Dün akşama bakarsak: TDK ve Redhouse'un anlamlı bileşimi..

Kendime not: Biliyoruz, fikstür berbat, futbol namına ne varsa memlekette an itibariyle berbat.. Lakin Fenerbahçe'yi Kadıköy'de "eksik" bırakmamak şart.. Kombine sahiplerinin, hatta özellikle onların yerleri boştu dün.. Gelin. Gelemiyorsanız yerinize birileri gelsin ve izlesin şu statta maçları, izlemekle kalmasın, bağırsın, sizden daha çok! Bu sözlerim de her ne kadar size söylenmiş olsa da(!) kendime not işte.. Anlasın anlayan..

28 Ekim 2011 Cuma

"O değil de..."



"Şayet şu an ruhumu teslim etseydim gözüm asla arkada kalmazdı." Daha maçın başında yaşananlardan sonra, yalnız bunu söyleyebiliyordum ben.

Son dakika gollerini seven futbol “idarecileri” var. Onlar idareci, yönetici filan değiller, kandırmayalım birbirimizi. Zira gün içinde 46 mercinin kararı 47 defa değişmemeli gerçekten yönetiliyorlarsa o oluşumlar. Ama bizde öyle olmuyor. Ne yazmıştık maçtan bir gün önce okunsun. "Sizi stada almayacağız, boşuna gelmeyin" diyen kulüp yöneticilerinden, il güvenlikçilerinden geçilmiyordu ortalık. Biletixçiler paraları iade derdine düşeyazmışken bir anda ortalık altüst oldu tekrar. Bu defa "gelin" dediler. Zira biliyorlardı ki gelecekleri varsa görecekleri de vardı. Öyle sanıyorlardı..

Alınan bu “gelmeyin” kararıyla “Çarşı’ya gelin o zaman” diyen Beşiktaş taraftarı sözde “yekvücut” olacaktı bu idarecilere karşı bizlerle. Ne güzel hayaller.. Halbuki biz birkaç ay önce, Trabzonspor’un geçen yılki(!) şampiyonluğunu kutlayan, bu sırada kupasını iade edip ne hikmetse UEFA yoluna çıkmaktan gocunmayan bir garip camia izliyorduk. Velhasıl onların da “idarecileri” vardı ve çıkmıyordu sesleri sandıkları kadar yüksek perdeden..

Ha batırmam mı çuvaldızı bize? Elbette batırırım. Benim de sezon başında “dekoder satışına çıkmış”, dün akşam gördüğü Spor’a Bakan’ın yanında iki büklüm duran “idarecilerim” vardı zira, elbette batırırım.

Önce “güvenlikçilerin” aldığı kararı “ne alakası var yea” diyerek bozan Bakan göründü ekranda. Sonra da çığ gibi büyüdü, kapıda biletli taraftarı canından bezdiren polisin tutumuna ve tur atmaktan aciz turnikelere olan isyan. Oraya kadar gelinmişti, içeri mi girilmeyecekti yani..

Maç başladı. Başladı başlamasına da “Bağımsız” Türk Futbol Tarihi kitabı yazılacaktıysa bir gün, o kitabın en es geçilmemesi gereken başlıklarından biri henüz yaşanmamıştı.

Akın akın giriyordu İnönü’ye Fenerbahçe taraftarı.. Nasıl coşkulu, nasıl inançlı, yürekliydi öyle, gözleri alev alev.. Aylardır süregelen eziyete inen bir tokattı attıkları her adım sanki. On'lar, yüz'ler değil, adeta milyonlardı kapıları kıran. Sahaya karışmaya çalışmadılar (ki severiz bunu).. Paşalar gibi çıktılar ait oldukları yere, İnönü’nün misafir takım taraftarının ağırlandığı tribüne.. Biz buradayız dediler. İnatla. Temmuz’dan bu yana, birileri biraz olsun hala çekingen duruyorsa, işte bu vücut bulmuş inattandı çekinmeleri.. Kimsenin çomağıyla değil, kendi dimağıyla bir araya gelen, bütünleşen, bir olan kalabalıktı onları korkutan, Fenerbahçe kimliği altında. 

Bizi “çağıran Çarşı” geldiğimizde pek güzel ağırlamadı. Maçtan önce gel diyenler, “oraya geliriz ananızı sikeriz” demeye başladılar, hep bir ağızdan.. Biz bu yanar döner halleri, ne gariptir ki(!) hep görüyorduk bu memlekette.
Şimdi stada “cebren ve hileyle” giren Fenerbahçe taraftarını örnek gösterip maç öncesinde uygulamaya soktukları, sokup da çıkardıkları kararın haklılığından dem vuracaklar bir sonraki derbide. Bu maçta, daha fazla katletmelerine izin vermediğimiz “futbolun ruhunu”, bir sonraki derbide yine deşecek salyalı idareciler. Hala varsa şayet, evlerimizdeki dekoderler vasıtasıyla izleyeceğiz biz de olan biteni..
Maçtan bahsettim ama maçtan hiç bahsetmedim görüldüğü üzere.
Uyuyan dev uyandı tabiri caizse. Son üç maçtır üzerine ölü toprağı serpilen takım, en çok yakındığım duruşundan uzaktı. Rakibinin oynamasına izin vermeden, elinden geldiğince, canını dişine takarak sahadaydı.. Beşiktaş da, özellikle es geçilmeyecek ilk golü ve devamındaki isteğiyle, uzun zamandır izlemediğimiz lezzette bir oyun izlememize vesile oldu. Futbolun içine itinayla tükürülen bir yerde de daha fazlasını tartışmanın manası yok..

Dün geceden beri bir söz var dilimde.. 
Bir 15 yıl da götürür beni..
“O değil de Cristian’ın golü..”


Kendime not: O atkıların neden can havliyle atıldığını biliyoruz da konuşmuyoruz öyle değil mi? Canımsın^^

26 Ekim 2011 Çarşamba

Rekabet Çirkin Bir Sözcüktür...

Alınan karar mide bulandırıcı.. Ha gündemde yeterince mide bulandırıcı başlık yok muydu? Şüphesiz vardı. Ama biz onlara “çekin ellerinizi şu oyundan” dedikçe onlar her geçen gün başka bir mikserle geldiler üzerimize. Bugünün konusu, ülkenin karanlık gündemini biraz olsun yırtmaya, o yırtıktan da kendimizi kurtarmaya, hiç değilse hafızaları bulandırmaya çalışacağımız “derbi deplasman tribünlerinin boşaltılması”. Oh yeah..

Önce güzide kulüplerimiz, tertemiz ellerin başlattığı bir operasyona yaslanıp ilmek ilmek ördükleri yasalarında revize talep ettiler. Üzerine bir de adi şikenin suçtan sayılmaması gerektiğini eklediler. Onların adalet ve hukuk algısına göre, yarın öbür gün adi suçların hiçbirine ceza verilmeyebilirdi mesela, buradan hareket edecek olsaydık hırsızlığa ceza verilmemesi noktasına varabilirdik, zira başka türlüsüydü hırsızlığın, şikenin ta kendisi! Ama ne oldu, yan bastıklarını anlayanlar geri adım attılar. Ayak oyunlarını muhteşem bir çeviklikle becerseler de biz fark ettik hileyi. Lakin fark ettiğimizle kaldık..

Şimdiyse elimizde "çoğu gidip azı kalan", reklamlar üzerinden "zorla konuşturulmaya çalışılan" futbolun, en büyük heyecanlarından birini daha söküp almaya kalkıştılar. Derbi dediğimiz şeyin ruhunu canından çekmeye meylettiler. Hem de ne zaman.. Nasıl bir zamanlamayla..

Geldiğimiz noktada, bu yaz itibariyle bir futbol federasyonundan çok "elle ve mümkünse bulunduğu mevkiiden topu uzağa fırlatarak oynanan toplu sporlar federasyonu"na dönen, “ben yapmadım, ben görmedim, ben söylemedimci” yapıdan gelen açıklamayla, yarınki Beşiktaş - Fenerbahçe maçına Fenerbahçeli taraftarın “alınmamasına” karar verildiği ancak bu kararı da İl Güvenlik Kurulu'nun aldığı ifade edildi. “Biz değil, onlar dedi” dediler.. İstanbul’un tüm derbileri için aynı karara varılmış olduğunun da altı çizildi. “Biz çizmedik, onlar çizdiler”..

Kendi sesinden başka sese tahammül edemeyen yöneticilerin olduğu bir yerde cemaatin dışkılamasından daha doğal ne olabilirdi?

Tribünde başka ses olmasın” demekti bir yerde, bu “anneden daha şefkatli güvenlikçi” karar. “Sen git evinde konuş, öbürü gitsin evinde konuşsun” demekti. Farklı takımları destekleyen Ahmet ve Ayşe çiftinden evsahibi olan lütfen yarın akşam eşini eve almasındı.. Beşiktaşlı baba, Fenerbahçeli kızına “git teyzenlerde kal bu akşam” desindi oldu olacak.. Şaka yapmaya mecalim yok görüldüğü üzere..

Yarın Beşiktaş ve Fenerbahçe taraftarı santrayla beraber omuz omuza yapsa ne olur, yapmasa ne olur bu saatten sonra? Dayanışsa ya da çatışsa ne olur?

Futbolu seven halklar aynı dili bir sahada konuşur.

Onlar konuşur da sizin sığ zihinleriniz ne kadarını alır?

“Öteki” deyip de on yıllarca “başka”laştırdığınız insanlar tribünde bir araya gelir, uyursunuz. Ermenisi, Yahudisi, Müslümanı tribünde aynı renge bürünür bu memlekette, Kürdü, Lazı, Çerkezi aynı besteyi söyler, ne kadarını görür kör gözleriniz, ne kadarını işitir sağır kulaklarınız?

Toplumsal acılara da sevinçlere de aynı alkışı tutar farklı renkler bir stada doldu mu, bir caddeyi doldurdu mu aynı sloganı haykırır, sallar koltuğunuzu yahut kabartır bir biçimde.. Ama siz, her daim olduğu gibi bir “aşk” uğruna bir araya gelen insanların “şiddetinden” korkarsınız.. Halbuki bilmezsiniz, o aşktır onları hem diri hem de bir arada tutan.. Uzaktan bakıldıklarında başka renklerde görünen adamların, aynı çatı altında bulunma aşkıdır onları bazen bir koca yıl boyunca canlı tutan, bilmezsiniz.

Rekabet çirkin bir sözcüktür lugatlarınızda, zira siz ancak kirlisini bilirsiniz onun.. Sonra da çıkar, tarumar edersiniz ortalığı..

Aradığınız tekseslilik bir gün gelir sizi vurur hanımlar beyler, fark etmezsiniz.

24 Ekim 2011 Pazartesi

Tatsız Tuzsuz




Terörle başlayan hafta depremle bitti. Tadımız tuzumuz yok.. Aklımız, bu ülkenin sağduyulu insanlarının sağduyularını kaybetmemelerinden önce canlarını kaybetmemelerinde, duamız bu. Öte yandan yürümeye devam ediyoruz, hayat akıyor. Biz de dün akan hayatın sarı lacivert kıyısındaydık. FBloggers'la Kadıköy'deydik..

Geçtiğimiz hafta MİY karşısında beklediğimizi veremeyen Fenerbahçe, ev sahibi olmanın avantajını da kullanarak ligin tazesi Samsunspor'u geçer, galip gelir ümidindeydim şahsen. Ama beklediğim ne varsa olmadı bu maçta. Ta en başından, saygı duruşundan başlayarak hem de..


Takımlar maç öncesi sahaya pankartlarla çıktılar. Fenerbahçeli futbolcular siyah "t-shirt"lerinde şehit erlerin isimleri ve siyah pankartlarıyla, Samsunsporlularsa "Şehitlerimizin Kabri Bizlerin Kalbi" pankartıyla.. Her iki takım da alkışlandı. Lakin biri yuhalandı bu hareketin sonunda. Zira Samsunlu oyuncular, ellerinde getirdikleri bu anlamlı pankartı yerde öylece bırakarak uzaklaştılar. Hassasiyetin tavan yaptığı bir dakikada olmayacak işti. Ne yapmaya kalkışıyorsak elimize yüzümüze itinayla bulaştırıyorduk böyle..


Sonra şehitlerin bir bir isimleri okundu.. "Burada!" nidaları çınladı isimlerinden sonra, gözler ıslandı. Canımız yanıyordu çünkü, bu memleketin kirli oyunlar uğruna can veren insanları için, bir oyunun başlangıcında..

Bir türlü üstesinden gelemediğimiz saygı duruşuna geldi sıra.. Derin bir acının derin sessizliği olurdu hep. Derin sessizliklerle anılırdı yiten canlar. Fakat biz her daim "isyan" etmeyi sevdik acıya. Toplumsal reflekslerimiz böyleydi bizim. Çünkü bizim toplumsal reflekslerimiz, insanın 3 ila 6 yaşı arasında verdiği tepkilere benziyordu. Bir üzüntüye kim daha çok ağlar, bir sevince kim daha çok güler ona bakıyor, insanları tepkileriyle yargılıyor, bir de üzerine bu "en"leri yarıştırıyorduk.. Gürültücüydük bu yüzden. Gürültülüydük.

Dün Kadıköy'de saygı duruşu sırasında ismini vermek istemediğim ama pek çoklarının tahmin edebileceği bir grup tekbir sesleriyle çınlattı ortalığı.. İçinde bulunduğumuz hal en "din çatışmasının dışında tutulması gereken" iken.. Bölünmüşlüğümüzü daha da bölmeye kalkışmamak için.. Tribünün "besili horozları" kimler görmemize vesile oldular dün.. Dün Kadıköy'de biz de bölündük..

Benim inandığım, bu toprağın üzerinde nefes alan her kimsenin, dinine, diline, kökenine bakmadan "bir" yaşayabilmesi.. Söylediğiniz "Allah birdir, en büyüktür" gibi tıpkı, öyle mutlak bir arzu bu söylediğim. Fakat sizin yaptığınız ötekileştirmek diğerlerini.. Sözde "yad ettiğiniz" insanların anısına saygısızlık, başka şey değil..

Zaten alt üst zihinlerimiz, ruhumuzla boğuşurken maç başladı sonra. Biz öyleydik tribünde, sahada da adamlar öyleydi.. Maç sonunda söylediğim tek bir şey vardı bir dosta, "aklında kalan bir pozisyon var mı senin?" Yok. Çünkü dün belki bu karmaşık hallerimizden, belki gerçekten beceriksizlik ve şanssızlığımızdan "hiç yaşanmasa da olur" bir maç izledik.. O kötüydü, bu iyiydi değil. Dün takım hem fizik hem de mental olarak yoktu sahada.. Israrla atak öncesi top durdurmalar, vazgeçilmezmişçesine yapılan "yan toplar", her biri garip halimizin özetiydi. Sanki kimse gol atmak istemedi, atmaya mecali yoktu filan..

Sezon başından beri rakip önemsiz, bu takım sahada adaletsizliğin, hukuksuzluğun karşısında oynuyor deyip duruyorum. Dün, öyle bir direnç de yoktu.. Ne yazık ki.

Perşembe günkü Beşiktaş maçı öncesinde olumlu görünmüyor iki haftalık seyir.
Bir de Dia'nın kaybı, yok yere..

Temennim sabit. Bu Perşembe Beşiktaş'ın karşısına çıkma Fenerbahçe, Beşiktaş'ı görme.
Senin çarpışman hukuksuzluk, adaletsizlikle.. Bunlar yanında Samsunspor da Beşiktaş da hiç.

19 Ekim 2011 Çarşamba

Sözlüklerinizin Ucuz "Vatan Hainleri"


Bugün canım yandı, sabahtan beri gazetelerin internet sitelerini gözlerim ıslak tarıyorum. Arada bir fotoğrafa rastlıyorum, Trabzonspor'un CSKA deplasmanındaki tribünlerinden bir görünüm.. Fenerbahçe formalarıyla o tribünlerde yerini alan renktaşlar, boyunlarında, ellerinde CSKA atkıları..

Biliyorum herkesin canı başka sıkkın, hatta şu fotoğrafı görecek gözümüz yok belki.. Fakat bu fotoğraf üzerine gelen yorumları görecek, okuyacak gözüm hala var ne yazık ki. Vatan haini ilan edilen adamlar zira yukarıda gördükleriniz kimilerince..

Ki o "kimileri" dönem dönem havalimanlarında "ecnebi" takımlarını coşkuyla karşılamış, uğurlamış olanlar.. Yine o "kimileri" benzer halleri bilmem kaç kez sergilemiş olanlar, tıpkı yukarıdaki fotoğrafta gördüğümüz gibi, gevrek gülüşlerle.. Neyin hesabı sorduğunuz, neyin yaftası yapıştırmaya çalıştığınız şimdi?

Hele ki hakkının çalındığını düşünen bir tarafta dururken o insanlar, bırakın da bugün otursunlar o tribünde. Kendi adıma söylüyorum, Fransa'da, İtalya'da yaşayan biri olsam, giyer formamı giderdim Trabzonspor'un deplasman maçlarına, rakip taraftarın yanıbaşında da otururdum, çekinmeden. Yalan yok, beş dakika tereddüt etmez, vatana ihanet hissiyatı duymazdım bunu yaparken. Sadece bu fotoğrafta gördüğümüzün aksine, birkaç şey olmazdı üzerimde, yüzümde.

O atkılar evvela.. Üzerimde Fenerbahçe forması taşırken herhangi bir renge bulaşmam ben örneğin, boynumda, kolumda izini taşımam. Yalnız o tribünde dururum, önce bir futbolsever, sonra bir Fenerbahçeli olarak, safımı belli ederim, çığırtkanlıktan uzak.

Sonra o zafer nidaları, gülüşler.. Onlar da olmazdı yüzümde o akşam. Çünkü ben Beşiktaş'ın attığı son dakika golüne sıçrayan, Popescu'nun penaltısıyla sevinç gözyaşlarına boğulan bir insan idim vaktiyle. Elbette istemem Trabzonspor da boynu bükük ayrılsın elin evinden. Ama camia olarak üzerimize yüklenen o suçluluk, şaibecilik yükü öyle ağır ki, yalnız inandığının yanında durmak, adaletten uzak kararlara tepki göstermek, karşısında duranın karşısında durmak kalıyor geriye insana, gelmiyor elinden başka şey..

Vatan haini de olunmaz öyle sınır dışında bir futbol müsabakasında tribün seçtin diye. Vatan haini, 500 km ötesinde, vatan evladı hainlerin elinde can verirken sessiz kalanın adıdır. Vatan haini, iktidarsız iktidarlar elinde haşat olmuş milletinin sessizliğine göz yumanın adıdır. Onları da sınırlar dışında aramaya hacet yok..

12 Ekim 2011 Çarşamba

Gol Sevinci


Bu bir gol sevinci.
Takım paçayı kurtardı hissiyatından, coşkusundan uzak.
Aslında çapını bilen bir sevinç, öyle değil mi?! Rezil maçların ardından, tünelin sonunda ışığı görmek söz konusu olunca ayarlı mı oluyor golün sevinci de yoksa aksine şuursuzlaşması mı lazım geliyor, bilemedim.

Bildiğim şu ki, başarısız olarak nitelendirilebilecek bir performansın belki de en büyük sebebi, delili bu görüntü.

Hani sürekli neden peşinde koşuyoruz ya, hani en çok sevdiğimiz iş polemik pörtletmek ya..
Çok uzağa değil, şu gol sevincine uğrayın yeter.

Kendime not: Bu sefer kendime değil, alayına not! Şu "Milli Takıııım Oleeee, Saldır Millliiğğğ Takım Oooolee!" tezahüratı kadar "saçmalığın tezahürü" bir şey olmasagerek hayatta. "Türkiye" desen, "Kırmızı - Beyaz" yapsan daha motive edici, daha fişekleyici.. Kısırlar..

21 Eylül 2011 Çarşamba

Kına Gecesi


Kadınlar şu bahsedeceğim şeyden ölümüne haberdardır. Kına gecesinde kadın zıvanadan çıkması… Böyle bir realite var, ister kabul edelim ister etmeyelim! Erkeğin olmadığı mekanda, rahatlığın dibine vurulur, nasıl görünüyorum, göbeğim pörtledi mi, makyajım aktı mı, eteğim süper mini oldu mu kaygılarından uzak olan kadının, tüm kurtlarını yıllık izne çıkardığı gecelerden bahsediyorum. İşte dün akşam, böyle tarif edilebilir İstanbul’un Asya Yakası…



Gün benim için bir garip başladı. Zaten 10 saate sıkıştırılmış bilet kapmacanın –ki bu uygulamanın nasıl bir yokuşa sürme olduğu ayrı bir başlık konusudur- 3 saati geride kalmış, 10.000’i aşkın bilet tükenmişti. Fenerium’un önündeki kuyruk da alıp başını gitmişti. Bir yandan bilet bitmiş fısıltıları, bir yandan yenileri basılıyor, geliyormuş söylentileri arasında inançlı bekleyişimiz sürdü.

Bu bilet kuyruğu, gün içinde bambaşka versiyonlarına ağzım bazen açık kalarak tanık olacağım diyaloglarıyla tanıştırdı beni. Tam da arkamda duran, 40’larının ortalarında bir başörtülü kadının telefonla konuşmasına kulak kabarttım; “Alo kızım? Bilet kalmamış, ben sıradayım. Müjgan ablama söyle, ben de Sultan yengemi arayacağım, tamam mı? Unutma ara, bilet yok burada.”

Gözlerim kafam kadar olmaya meyletmişti ki kendimi toparladım. Teyze, kombinelerle terbiye olmuş ruhumuzun çoktandır uzak kaldığı bir diyalogu bodoslama oldurmuştu! Helal olsun diyerek elimdeki Yasak Meyve’yi okumaya koyuldum. Yasak Meyve bir şiir dergisi. Derginin yeni sayısı muhteşem, Şairin Fenerbahçe’si dosya konusu. Emeği, nefesi geçenleri tebrik etmek gerek. Artı parantez…

Sıradaki üçüncü saatim tamamlanmak, ben de Fenerium’un kapısına yaklaşmak üzereydim ki arkamda duran iki kadının konuşmasına iliştim. Laf lafı açmış, söz yine Fenerbahçe’ye gelmişti ki kadınlardan biri, daha genç olanı, 14-15 yaşındaydım, bir gün evlenirsem ve oğlum olursa adını Aykut koyacağım dedim, evlendim, oğlum oldu, Aykut dedi.. Bugünlerde Aykut Kocaman’ın Fenerbahçe’nin başında olduğuna şükretti sonra. Ben de Fenerium’a girdim.

Her kimlik bir bilet.. Tamam, uygulama güzel. Ama ne hikayeler döndü neler, büfecilere kimlik rehin bırakıp karşılığında annesini stada sokabilmek için “kadın kimliği” alanlar mı istersiniz, döndürüp döndürüp aynı kimlikleri görevlilere gösterenler mi.. Ben biletimi aldım, Fenerium’dan çıktım. Ben Migros’un önüne geldiğimde okul tarafındaki sıranın sonu görünmüyordu.

Akşam güç bela karşıya geçebildim. Zaten önceki haftadan kaldırımı tribün bilenler yerlerini çoktan almışlardı, dostları görüp bir iki kelam edip girişe doğru yürümeye başladım. Bir karmaşa, bir koşturmaca.. Çok geçmeden bu durumun stada hayatında ilk defa girmeye çalışan hanımların kapı arayışlarından peydahlandığını fark ettim ve “benim tarafa” gidenleri peşime takarak yürümeye başladım. O şaşkın bakışları bir ömür hafızamdan silinmez sanıırm.. Aynı zamanda içeri girmek için o çılgın çabaları, istekleri.. Fenerbahçe’nin tek sahipleriymişçesine sıkı sıkı sarılmaları..

Telekom girişine geldiğimde bir sırayla da burada karşılaştım. Ki Migros ve Fenerium tarafı oldukça sakindi, bu saçmalığın sebebini sonradan anladım. Çok kıymetli ileri zekalar, biletsiz seyircileri de içeri almaya karar vermiş ve bu kararın uygulanma adresi olarak da Telekom gösterilmiş.

Hamilesinden yaşlısına, çocuklusundan çocuksuzuna bir dolu kadın.. Ellerinde biletleriyle öylece kuzu gibi beklerken, biletsiz ablalar lambur lumbur stada girmişler! Bir ara büyük kapılardan biri açıldı, haliyle beklemekten sıyırmış bir grup içeri girmeye çalıştı, girdiler de. Polis, güvenlik kifayetsiz. Kapıyı kapadıkları sırada tutuverdim bir polis memurunun elinden, açtım ağzımı yumdum gözümü. N’apıyorsunuz siz dedim? Bunca insanı, bu izdihamı nasıl bile bile yarattınız? Tribünde yer yok diyorsunuz, biletli yüzlerce insan var dışarıda. Bu biletleri almak için saatler harcadık biz, hangimizin neresine sokacağız bunu şimdi dedim.. Hararetle ben onun elini kolunu sallar, suratına bağırırken bir stat yetkilisi geldi. “Hanımefendi”lerle durum izahı yapmaya kalktı.. “Konuşmayın. Bu bilet ne demek, ben neden buradayım, bunca insan neden burada ve biletsizler niye içerde?” dedim. Çok kalabalık olunca kapıları açtık yanıtı aldım. Şakanın önde gideni! E madem öyle, geleni alsaydınız, o bilet tantanası neydi dedim.. Çözümü de yanıtı da orada olmasına rağmen sözlerimin, lanet okuyup uzaklaştım..



Bir delik bulup girdim sonra stada. Tribüne demedim henüz. Zira polis merdivenleri tutmuş, yer yok yukarıda, ezilirsiniz diyordu deliler gibi. Benim gibi yüzlerce insan da polisin suratına suratına biletlerle ne yapacaklarını, bir yolunu bulup tribüne çıkacaklarını söylüyordu.

O sırada bir de stat yetkilisi bulup ofislerinde yaymış oturmuş bu rezalete televizyon izleyerek karşılık veren ağabeyleri rahatsız ettim, itinayla. Tek başına maça gitmenin en leziz dakikaları da böylece yaşandı benim için..

Dün akşam o stadın içinde – dışında, maddi-manevi kayıplı bir hadise yaşamamış olmamız büyük taraftarlığımızdan falan değil, tamamen şansımızdandır bunu unutmayın. Dün akşam, zaten apar topar alınan kararın, uygulamasından da hayır gelmeyeceği yakınen görülmüş olundu.


Sonrası garip çığlıklar arasında başlayan “en bi’ süper lig” maçı, tezahüratın kelime manasına dahi yaklaşmamış insanlara uzun uzun besteler söyletme çabası.. 45 dakika boyunca bir türlü “sarı – lacivert - şampiyon - Fener” yapamamanın acısı.. Öte yandan takımının 18’i bulan atağında çığlıkla adeta kendi atağını kesmesi de cabası! Olsun.. Olsun..


Tahmin edilen “katılım” sayısını neredeyse 5’e katladı kadın – çocuk Fenerbahçeliler dün akşamki Fenerbahçe – Manisaspor maçında. Birilerini sadece bu sebeple bile, en hafif tabiriyle, şaşkına çevirdiği aşikar.. Maçın, mevcut anlamının, ligin puan sisteminin, yine aynı ligden düşmenin, kalkmanın, marka değerlerinin, onu koruma kaygısıyla insani değerlerini tırpanlayanlarının ne denli küçük olduğunu gördük bir daha dün akşam. Daha önce hiç görmediğimiz gibi.

İstanbul’un Asya’sında bir koca kına gecesi vardı dün akşam. Erkek cinsi kapının önünde, cins-i latif içeride.. Kına? Biz onu dağıttık çok zaman önce, tüm haset sahiplerine.

Kendime not: Çıkışta eşini, sevgilisini, kardeşini, annesini bekleyen adamların yanından geçerken dilinde bir söz vardı ama Aslı, itiraf et onu da. Allah bana bir daha böyle tribün göstermesin. Amin.

13 Ağustos 2011 Cumartesi

Gitme! Meselesi..



Cadde benim yol benim, aşk benim ona bakarsan...
Memleketin her köşesi benim, tüm renkleri, dükkanları, vitrinleri...
Ellerim cebimde dolaşma hakkı benim, arabamla yollarında, otobüsünde vapurunda dolaşma hakkı benim.

Lakin o elim, havaya kalkıp yumruk oldu mu mesele..
Bunca hak arasında, yine bir hak aradı mı mesele..
Gi-re-mez-sin'lerin suratıma inmesi hayli mesele..
Fakat bir de şuradan bakmak lazım meseleye..

Taksim, İstiklal Caddesi, memleketin hak arama bölgesi.
Sesini en doğrudan duyurabildiğin, adam akıllı konuştun mu hedefine de varabildiğin yer.
Kısmen işte.. Nispeten katalizör..

Bir gruba sen oraya çıkma demek mühim iş buradan bakınca, büyük de mesele, hele bu topluluk hakikaten sabrın sınırını aşmaya meyyalken, hele bir de orası, şu durumda pek de esamesi okunmayan ezeli rakibin "mabedi" sayılabilecekken..

Şu durumda pek esamesi okunmayan dedim ya hani, işte sadece o cümleye birçoğumuz farklı baktığımızdan ben desteklemiyordum bu İstiklal Caddesi işini başından beri..

Çünkü içinde bulunduğumuz durum çerçevesince sadece Fenerbahçe'yi dert eden o kadar az adamız ki aslında. Evet özüz, fakat azız. Kimimiz sadece Aziz Yıldırım aklansın peşinde koşarken, kimimiz kalkıp ama siz de Ulusoy'la Seba'yla bik bik diyerek kısas arama derdinde.

Hepimiz sancısını duyuyoruz Fenerbahçe'nin. Hepimiz şu zor zamanların izini taşıyacağız bir ömür ruhumuzda. Lakin başka başka bakış açılarının da bu milyonluk topluluk arasında olduğunu, işin renginin o yürüyüş esnasında sarı lacivertten öteye gidebileceğini düşünmekten alamıyorum kendimi.

Varın gidelim yarın Cadde'ye.
Bizimkine.

Hani birkaç hafta önce biber gazı çılgını olduğumuz, maskeli polisler arasında kol gezdiğimiz yere. Hakkımızı daima kolladığımız, birbirimize en çok sarıldığımız, birbirimize yettiğimiz o yere..

3 Ağustos 2011 Çarşamba

Geçen zamanda ben...


- İnandığım birçok şeyi susmayı öğrendim.

Eskiden böyle değildim. Çok değiştim son bir ayda, sessizliğimi fark edenler olmuştur, özellikle birkaç hususta. Ceza sahasının dışı, tüm kusurlu hareketlerin sahiden serbest olduğu bir alan oldu olalı, benim stadımda elektrik kesintisi var ve jeneratörsüzlükten anam ağlıyor. Susuyorum. İnanmadıklarımı bağırmaya gelince sıra, bir an dahi düşünmeyen ben, inandıklarımı itinayla susuyorum çünkü. Meşgulüm. Tıpkı olması istenilen gibi, tıpkı planlandığı kadar susuyorum. İçimde ne doğal afetler...



- Bir ülkeyi terk etmek istedim.


Bunu ara ara isterim. Bedenim de ruhum da pek "kalıcı" değil. Belki biraz o sebeple hep bir gitme itkisiyle uyanırım güne, ofisten gitme arzusuyla çıkar, evime gitmek isteyerek girerim. Ama bu defa başka. İnandığım şeyleri de itinayla susmaya başladığımda, zaten hakkına, hukukuna, adaletine, kalkınmasına inanmadığım bu memlette durmak daha da anlamsızlaştı, değersizleşti.



- Gazeteleri manşetten, mümkünse ilk sayfalarından okumaya başladım.


Ben kitabı da arka sayfasından okumaya başlayan okurum, alışkanlığımdır bu, her işi bir sonundan tartarım evvela. Gazeteleri de öyle okurdum. Bilhassa gazeteleri... Zira oradaydı kalbimin asıl, sektirmeden, yegane attığı. Onu görecek, onu okuyacak, onu duyacak olduğumdan daha heyecanla en arka sayfaları ayıklardı parmaklarım. Şimdi o arka sayfalar manşetlere taşındı. Benimse değişti 40 yıllık okur alışkanlıklarım.. Hem arka sayfaların da eski tadı kalmadı.



- Hukuk - Adalet kıyası yaparken buldum kendimi.


Halbuki ne saçmalıktı! Birine varmak üzere geçilen bir yoldu bir diğeri, amaca uzanan yolsa bir araç.. Lakin amaç kirli olunca çekinmediler tüm alternatif güzergahları da kirletmekten. Bense o sırada çoktan vazgeçmiş, kitaplarımı okumaya başlamıştım arka sayfasından. Zira konuşmanın kifayetsiz kaldığını öğrenmiştim, yine bu geçen zamanda.


- Kitlenin gücüne bir daha inandım. Kitlenin gücünden bir daha caydım.

Binlerce insan bir amaçla nasıl yumruk sıkar bir daha gördüm, iki kıta arasında nasıl daha da büyür, birkaç çapulcuyu, paraya, ünvana, işe, güce tapanı kutsal saydığı yerden nasıl def eder gözlerimle gördüm. Nasıl büyük bir inançla, zafer nidalarıyla kutlar yaptığını. Görmekle kalmadım, aralarına karıştım, bağırdım, avuçlarımı kızarttı yumruklarım, tırnaklarımdan kan oturdu ayalarıma, gözüm yaşlandı. Sonra nasıl yandı kurunun yanında yaşlar da... Nasıl inandığından bir anda döndü o gözüpek insanlar. Kale ağlarını fonlaştırıp nasıl "taze profil fotoğrafı" çekme telaşına düştüler, nasıl... Kitleydi oysa tek sığınağım, o "hepsi benim, ben hepsindenim" dediğim kitle.. Müşteri, seyirci hatta taraftardan bile öte olan...




- Bambaşka bir yere koymuşum O'nu, anladım.



Yaş itibariyle ezelden ebede süregelen ve giden şu garip zamanın, daha da garip bir dilimini yaşayan ben, çokça savaş gördüm, yüksek belli pantolonlar sonra.. Onlarca cumhurbaşkanı, birkaç Amerika başkanı gördüm. En bildiğim, en tanıdık, en uzun zamandır orada duran bir başkan bildim ama... İyi miydi bu kötü müydü bilemedim.. Gitmeye kalktığında taraftarız biz çekeriz cefa da dedim, bir sonraki teşebbüsünde otur başkan, yemiyoruz artık da.. Kalk git artık oradan dediğim de oldu benim. Götürülsün istememişim ama hiç, bu geçen zamanda onu gördüm. Haklı haksız, iyi kötü, yanlış ya da doğru, onu öyle çeke çeke, sürükleye sürükleye, canını üze yaka götürsünler istememişim hiç. Babamı polisler arasında görmek gibiydi o his, tarifi yok, yalanı da. Ne birilerine yaranma derdim ne başka bir şeyim var şu noktada.. Yanlışı da doğrusu da kulübüme değen her kim olursa olsun en sert tepkiyi görecektir bir gün, şüphe yok ona. Ama O.. Onun yanlışı da görsün en hakiki cezayı. Önce ispatlansın tüm suçlamalar, tüm suçlamalar adilane bir biçimde yapılsın, önce hukuk mesaiye başlasın, sonra. Kirli ağızlar, eller, kirli kramponlardan önce konuşmasın. Cezanın en büyüğünü bu insanlar verecekler ona, kucağın en büyüğünü de sualsiz açacakları gibi.



- O'nu, kendime bile sığdıramamışım.


Tüm bu bir aylık yolun sonunda, uykudan uyandığımda hep o Pazar sabahının şaşkınlığıyla kalktığımı fark ettim bir sabah. Televizyonun kumandasına uzandığımı, Ntvspor'u açıp altbant kontrol ettiğimi, cep telefonumdan internete girip "konuşmaların hangi konularda, isimlerde yoğunlaştığını görmeye" çabaladığımı.. Tek sebebi O'ydu. O'nun geleceği.. İsimler gelip geçiciydi, birçoğu.. Bugün, yıllardır andıklarımızın bir sebebi vardı ve mutlaka en büyük yargıç, zaman getiriyordu onları önümüze. Ama Fenerbahçe öyle mi? Sığar mıydı zamana? Bugünün küçük adamlarının dillerinde gezebilir miydi bir adi sakız gibi, üç kuruşluk kalemlere malzeme yapılabilir miydi böyle? Yapanlar, bu malzemeyi elleriyle, siyah çantalarda yahut Fenerium poşetlerinde sunanlardıysa şayet, onlar gerçekten bu işlere bulaştıysa.. Zamandır en büyük yargıçları. Onlar hakkında en ağır hükümleri zaman verecektir, milyonlarca diri, dirilerden fazla şu handan göçmüş, aynı sevdaya gönül koymuş can sayesinde.. Her birinin, her birimizin iki eli de yapışacaktır yakalarına, "cilalı yüce adaletlerden" yeri geldiğinde daha büyük bir hiddet, lakin hakkaniyetle..

19 Temmuz 2011 Salı

Daha Kutlu...

Olanlar oluyor...


Şu saatten sonra ne hukuk, ne TFF, ne UEFA memnun edecek herkesi..
O yüzden "herkesin tuttuğu" kendine büyük, kendine haklı!










Bugün?


Bugün mesai bitimi, "çubukluyu" giymek demek..




Bugün ilişmesin kimseler, aramıza girmesin..

Karanlık elleriniz, nefesleriniz, emekleriniz ırak olsun..




Gün kutlu olsun!




Kendime not: Seni de kendilerine benzettiler sonunda!

12 Temmuz 2011 Salı

İnönü Gerçekten Birilerine Mezar Olmuştu

Günün futbol hadiseleri içimi sıkıyor, hepimizi de daraltıyor biliyorum. Bir nefes alabilmek için kendimi kitaplara vermiş, okumalar yapmaya çalışırken karşıma bir metin çıktı, severek okuduğum bir kitaptan. Yitip Giden İstanbul, Önder Kaya'nın Timaş Yayınları'ndan çıkan kitabı. Kitapta İstanbul'un geçmişinde saklı kalan birçok yapı, eser ve hadiseden bahsediyor Önder Kaya. Haydarpaşa yangınlarından, Bizans kiliselerine, Osmanlı'nın gemilerinden, Boğaz'ın yalılarına birçok olaya, mekana götürüyor okurunu.

Kitapta bir ilginç bölüm var; İnönü Stadı Bir Zamanlar Gerçekten Birilerine Mezar Olmuştu başlığını taşıyor. Şehir ve şehir tarihinden keyif alanların göz atması gereken kitaptaki yazıyı paylaşmadan edemedim.



Beşiktaş’ın kendi sahasında oynadığı maçlarda sıkça duyduğumuz bir söz vardır: “İnönü falan takıma mezar olacak”. Aslında pek farkında olmasak da bu gayet doğru bir sözdür. Çünkü stadyumun kurulu olduğu bu bölge, yaklaşık bir asır kadar önce içinde Silahdar Tarihi’nin yazarı Fındıklılı Silahdar Mehmet Ağa ve Tanzimat Devri’nin önde gelen gazetecisi Şinasi gibi ünlü simaların da bulunduğu pek çok kişinin ebedî istirahatgâhıydı.


Mezarlıklarımız Prof. Dr. Semavi Eyice’nin ifadesiyle tarih, sanat ve edebiyatımızın bir çeşit açık hava arşividir. Bu sebeple değerlerine paha biçilemez. İstanbul da zaten mezarlarından ayrı bir şehir olarak düşünülemez. Nitekim İstanbul nüfusunun daha birkaç yüz bin olduğu zamanlarda, Paris’te bulunan Yahya Kemal’e şehrin nüfusu sorulduğunda, ünlü şair “sekiz milyon” diye cevap vermişti. Soran kişinin cevaba şaşırması ve “Nasıl olur, yanlışınız olmasın?” demesi üzerine de Yahya Kemal’e, “Yanlışlık yok mösyö. Biz ölülerimizle yaşarız” cevabını verdiren de bu düşünüş ve yaşam şekliydi. Evliya Çelebi’nin İstanbulu’nda da, Batılı seyyahların seyahatnamelerinde de bundan dolayı İstanbul mezarlıklarına geniş yer ayrılmıştı. İstanbul, mezarlar üzerinde yükselen ve ölüleriyle yaşayan bir şehirdi.


Son 50 yılda İstanbul mezarlıkları ortadan kaldırılmakta ve şehrin içine dahil edilerek yok olmaktadır. Bunun en temel sebeplerinden biri, eski dönem mezarlıklarının genellikle plansız kurulmuş ve genişlemiş olmasıdır. Bu durum özellikle 20. yüzyıl başlarından itibaren büyük bir sorun teşkil etmeye başlamıştı. Zira bu yüzyılın başlarında Osmanlı başkenti İstanbul, gerek Balkanlar’dan ve gerek Anadolu’dan yoğun bir göç dalgasına maruz kalmıştı. Demokrat Parti döneminde sanayileşme olgusu ile köyden kente göçün müthiş bir artış göstermesiyle, mezarlıkların kaderi adeta belli olmuştu. Bu dönemde, İstanbul’un asırlık mezarları ya tamamen ortadan kalkmış ya da tanınamayacak kadar küçülmüştür. Günümüzde İstanbul’un Anadolu yakasındaki en büyük mezarlığı olan Üsküdar Karacaahmet Mezarlığı, gerçek mezarlığın küçük bir parçasıdır.


Ortadan kalkan mezarlıklara güzel bir örnek ise adı İstanbul’la özdeşleşen Evliya Çelebi ve ailesinin de gömülü olduğu Galata Mezarlığı’dır ki, bu mezarlığın alanı Tophane sırtlarından Galata, Kuledibi ve Kasımpaşa’ya kadar uzanmaktaydı. Bu mezarlığı geçen yüzyıl başlarında kendi bakanlığına bağlı Bahriye erlerini kullanarak ortadan kaldırtan, İttihat Terakki’nin kurucu ve üst düzey yöneticilerinden Cemal Paşa’ydı. Mezarlıktan günümüze kalan tek hatıra Şişhane yokuşu üzerinde cadde kenarında yer alan “Loğusa Kadın Türbesi”dir.


Günümüze ulaşamayan mezarlıklardan biri de Ayaspaşa Mezarlığı’ydı. Bu mezarlık, Taksim’den başlayan ve Gümüşsuyu ya da bugünkü adıyla İnönü Caddesi’ni içine alıp Dolmabahçe Sarayı’na inen ve Fındıklı’ya kadar uzanan, Batılıların “Grand Champs de Mord” dedikleri büyük mezarlığın en önemli kısmıydı. Mezarlığa adını veren Ayas Paşa, Kanuni dönemi sadrazamlarındandı. Kendisi şu an Eyüp’te yaptırdığı türbesinde gömülüdür. Ayas Paşa’nın konağı bu alanda bulunduğundan ve mezarlık arazisi Ayas Paşa Vakfı’na ait olduğundan, mezarlık da Arnavut Paşa’nın adı ile anılır.


Mezarlık genel olarak iki büyük kısımdan oluşuyordu. Mezarlığın aslında bugünkü Taksim gezisi, Atatürk Kültür Merkezi ve otobüs duraklarının olduğu kısmı gayrimüslimlere ayrılırken, denize bakan ve Dolmabahçe Sarayı’na inen yol üzerindeki kısmı Müslümanlara aitti. Mezarlığın tam olarak ne zaman kullanılmaya başlandığı bilinmemekle beraber, Kanuni devrinde İstanbul’a gelen Avusturya elçisi Busbecq’in maiyetinde bulunan ve İstanbul’da ölen Dr. Quackelbe’nin bu mezarlığa gömüldüğü biliniyor. Yani mezarlık en geç 16. yüzyıldan beri faaliyetteydi.


Ayas Paşa Mezarlığı, İstanbul’a gelen seyyahların da ilgi alanına girmişti. Mezarlık hakkında en kapsamlı bilgiyi verenlerden biri de 1874’te İstanbul’a gelmiş olan Edmondo de Amicis’ti. Öncelikle gayrimüslimlerin gömülü olduğu üst kısımdaki mezarlığı gezen Amicis, buranın akasya ve akağaçlar ile dolu olduğunu ve bu ağaçların Müslüman kısmındaki servi ağaçları ile aynı fonksiyonu yerine getirerek mezarlığa bir huşu ve sessizlik verdiğini kaydeder. Mezarlıkta bilhassa Ermenilerin gömülü olduğu kısım hakkında da ayrıntılı bilgi verir. Her mezartaşına sahibinin sağlığında iken uğraştığı iş ile ilgili bir resmin oyulduğunu belirtir. Mesela sarraf terazi, papaz serpuş, berber leğen, cerrah neşter ile temsil edilmişti. Bir taşın üzerinde ise kan içinde gövdeden ayrılmış bir baş kazılıydı ki bu da o mezarda yatanın kafası kesilerek idam edildiğini gösteriyordu. Aslında bu anlatılanlarla Müslüman mezarlığı arasında bir bağlantı kurmakta olanaklıdır. Çünkü İslam mezarlarında da ölünün mezartaşına bakarak sağlığında ne iş ile uğraştığı bulunabileceği gibi, hayatının kısa bir özeti hakkında bilgi çıkarmak da mümkündür. Çünkü farklı kesimlerden insanların mezar taşı ve sarık modeli de farklı yapılmakta ve kişilerin kısa bir biyografisi taşa kazınmaktaydı.


Amicis buradan, daha aşağıdaki Müslüman mezarlığına da geçer. Müslümanların mezardan çekinmek şöyle dursun, yanlarına çocuklarını da alarak piknik yapmaya geldiklerini, ölülerini ziyaret ettikten sonra da mezarın yanı başına oturarak keyifle çubuk tüttürdüklerini anlatır.


Tam da Amicis’in İstanbul’a geldiği günlerde Ayaspaşa’da bir koşuşturma yaşanmaktaydı. Zira 1870 yılında Beyoğlu’nda eskilerin “Harik-i Kebir” dedikleri büyük yangın meydana gelmiş ve Beyoğlu baştan başa yanmıştı. Yangından Alman Elçiliği de nasibini almıştı. Bu sebeple elçilik binası için yeni bir arazi aranırken, yapılan görüşmeler sonunda Ayaspaşa Mezarlığı arazisinden bir bölüm, Osmanlı Devleti tarafından Alman hükümetine tahsis edildi. 1874’te başlayan inşaat, 1878’de sona erdi. Böylece 1853-1856 yılları arasındaki Kırım Harbi’nden biraz önce yapılan Gümüşsuyu Hastanesi’nden sonra bu kez bir sivil yapı, mezarlık arazisi üzerinde yükselmekteydi. Elçilik binasının çatı kısmına meşhur Prusya amblemi çift başlı kartal heykellerinin konulmasıyla da halk konuta “Kuşlu saray” adını vermişti. İnşaatın hemen ardından Dolmabahçe’ye inen toprak bir yol açıldı ki bu yol bugünkü Gümüşsuyu Caddesi ya da nam-ı diğer İnönü Caddesi’ydi. Alman Elçiliği bir süre sonra, biraz daha alt kısımda yeni bir komşuya kavuştu. Bu, Sadrazam Tevfik Paşa’nın konağıydı. Paşa’nın oturduğu konak ilk olarak büyük yangında yanan İtalyan Büyükelçiliği’nin yeni binası olarak tasarlanmıştı. Ancak elçiliğin sonradan Tophane’deki Venedik Sarayı’na geçmesi üzerine bina, Sultan II. Abdülhamid tarafından Berlin elçisi ve geleceğin sadrazamı Tevfik Paşa’ya hediye edildi. Bu bina aynı zamanda geleceğin Park Oteli’ydi. Atatürk ve Yahya Kemal’in İstanbul’daki en gözde mekânları da yine bu otel olacaktı.


Mezarlığın bu şekilde ikamete açılmasının arkası hızla geldi. Cumhuriyet döneminde, 1924-1925 yıllarında mezarlığın tümden kaldırılması gündemdeydi. 1933 yılına gelindiğinde ise mezarlık alanı Evkaf İdaresi’nden, belediyeye devredilmişti. Belediye tarafından gazetelere verilen ilanlarla cenaze sahiplerinin cenazelerini teslim almaları ve nakil işlemlerini yaptırmaları duyurulmuştu. Katolik mezhebine mensup Hıristiyanların mezarlığı toplu bir şekilde Feriköy’de bulunan mezarlığa nakledildi ve Ayas Paşa’dan getirilen mezarlar için yapılan toplu mezara gömülerek bir de kitabe dikildi.


Müslüman mezarlarına gelince; bu mezarların neredeyse tamamı yok oldu. Günümüze sadece Alman Konsolosluğu’nun arka bahçesinde birkaç mezar taşı korunarak geldi. Diğerlerinin akıbeti ise meçhuldür. Bir kısım mezartaşları, 1930’lardan itibaren Ayaspaşa’da yükselen modern apartmanların temellerinin sağlamlaştırılması için kullanıldı. Mezarlıkların zamanla şehirle bütünleşmesi ve hatta belki de yok olması bir ihtiyaç neticesi olabilir, fakat mezartaşlarının bu şekilde kaybolmasının bir bahanesi olamaz.


Bu kayıp mezartaşları arasında Tanzimat devrinin ünlü gazetecilerinden ve Jön Türklerin fikir babalarından Şinasi’nin mezartaşı da var. Ayrıca önde gelen Osmanlı tarihçilerinden Silahdar Fındıklılı Mehmed Ağa da yine bu mezarlıkta yatmaktaydı. Mezarlığın büyük bir kısmının henüz kaldırılmadığı 1926’da Harbiye Mektebi müdürü olan Reşid Bey, Mehmed Ağa’nın mezartaşını bularak Darülfünun, yani İstanbul Üniversitesi hocalarından ünlü tarihçimiz Ahmed Refik’i durumdan haberdar etmiş ve Müzeler Müdürü Halil Edhem Bey’in de girişimleriyle mezar taşı koruma altına alınmıştı. Nümizmat İbrahim Artuk, bu mezartaşının en son Türk-İslam Eserleri Müzesi’nde sergilendiğini söylemektedir.


1980’li yıllarda Atatürk Kültür Merkezi’nin çaprazına düşen alandaki mezarlığın son kalıntıları da ortadan kaldırıldı ve söz konusu mezarlıktan hiçbir iz bırakılmadı.

7 Temmuz 2011 Perşembe

Hesabı Ödemek



22'leri önemlidir benim için her ayın. Sebepli, bazen sebepsiz.. O gün de 22'siydi ayın, sebepliydi. Cadde'deyim, yanımda onlarca can.. Heyecan dorukta, tırnaklar itinayla eksilmeyi bekliyor, dilimizde dualar, marşlar..

Bir şeyler oldu o gece, gitti geldi bir şeyler, aylardır iple çektiğimiz, ölüp ölüp dirildiğimiz şeyler.. Sel olduk sonrasında bu gelişe, hem ne sel! Sokak sokak, cadde cadde olduk, öldük, aktık..

O gece öncesinde, her hafta sonu ıslanan yanaklarım, o gece tüm ölüm kalım savaşına rağmen ıslanmadı. 4. gol, son düdük, zafer turu, yanımdaki canlardan birine deliler gibi sarılmam, Cadde'nin akan seli.. Önceki haftalarda olduğu gibi ağlatmadı beni. Bir tuhaf boşluktu düştüğüm. Bir tür sinir boşalması. Boş bir çuval misali yıkılmak gibi... Kımıltısız... Manasız...

O gece o hallerin bir anlamı yoktu. Hırs, çoktan bir sonraki durağına varmış, bedenimden geçmişti. Ben bu boşalmanın hazzına varmaya çalışıyordum.

O gece dökülmeyen yaşları biri defterime yazmış olmalı.
Tahsilat için 5 gündür aşındırıyor kapımı.
Ödüyorum taksit taksit...

Ve hırstan ürpererek söylüyorum yine, daima;
Onurumuzsun sen bizim Kanarya...
Evladıma miras bu sevda.

Allah'ım sen sabır ver.

5 Temmuz 2011 Salı

İhanet Yükü...


Üç gündür aptal gibiyim. Yaptığım hiçbir şeyden tat almıyor, olmadık yerlerde, zamanlarda dalıp dağılıp gidiyorum. İnsanlar bir şeyler konuşuyor, ben bir şeyler dinliyor görünüyorum. İhaneti hissediyorum çok yakınımda; sanki bir kış gecesinde yüzümü kavuruyor bir kırmızı soba, öyle yakınımda, o har gibi etimde ihanet.

Pazar sabahı uykumun öyle bölünmesi hayra alamet değilmiş, "akşamdan kalma" televizyondan bunu öğrenecektim. Birkaç saat boyunca beni ekrana kilitleyecek, bir iki DHA görüntüsüne bıkıp usanmadan bakmamı sağlayacak bir süreç başlayacaktı, tüm detayları aklımdan bir ömür silinmeyecek bir süreç, henüz dibini, sonunu görmediğim...

"Türk futbolu..." diye başlayan onlarca cümle duyuyorum üç gündür ve üç gündür ben kendi yaramı yalamaktan Türk futbolunun henüz neresi kanıyor tam olarak bilemiyorum. Hani zamanlardır bildiğimiz sıyrıkları, delikleri, atmaya meyyal dikişleri var bu "alemin", biliyoruz. Biraz da "ah canım, neresinde yok ki memleketin, düzenin?!" dediğimiz noktada bırakıyoruz ucunu iplerin, atıyor ya dikişler sonra da... Al sana bir kısır döngü. "İşte bir Pazar günüydü, biz o kısır döngünün bambaşka bir sabahına uyandık çocuğum" diyerek anlatmaya başlayacağım oğluma bir gün geçtiğimiz Pazar'ı ben. İçimdeki bu yangını olduğu gibi anlatmaya dilim, içim asla elvermeyecek.

Pazar günü başlayan süreç çok büyük bir kırılmadır; evet.

Türk futbol camiasının çok önemli isimlerinin, "onlara kimse dokunamaz" dediklerimizin, polislerin arasında sürüklendiği gündür Pazar günü. Onların mevkilerinin kırılmasıdır bir bakıma... En çoksa bizim inancımızın kırılmasıdır, ne yazık ki.

Çünkü biz biliriz ki, bu ülkede temizlik yapacağız dediğinde birileri ve buna bir kanıt gerektiğinde, kanıt yaratılıverir aniden.

Çünkü biliriz ki biz, pastası büyüyen her iş bir gün kirlenir. Temiz olduğunu sanmak, en hafif tabirle saflıktır. Bu, gezegende futbol yokken de böyleydi, gezegen futbolsuz kalsa da bu olacak..

Çünkü biz biliriz ki, çıkarların çarpıştığı yerde mutlaka bir kırılma olur.

İşte Pazar günü öyle bir kırılmadır Türk futbolu için.

Süreci sadece Fenerbahçe'nin ismine ataçlamak istemiyorum, çünkü futbolun F'siyle bir defa öpüşmüş herkes bilir ki, "mahalli" liglerden başlamak suretiyle irili ufaklısından, ohalı yuhlusuna birçok çapta, biçimde karşımıza çıkmış, kulağımıza çalınmış, gözümüze görünmüş hadiseler bunlar, teşvikler, şikeler, maç, kaleci, hakem satın almalar...

Bugün benimle birlikte evimde oturan, üç gündür içimden çıkmak bilmeyen bu ihanete uğrama hissim neden peki?

Basit.

Geçtiğimiz sezon benim kişisel tarihimin en önemli Fenerbahçe sezonuydu belki. Futbolun bunca içime işlemesini "teşvik ettiğim", skordan bağımsız sahada gördüğüm mücadeleye her maçta coşku gözyaşları akıttığım bir sezon... Bu sezonda benim kulübümün yöneticilerinin başka kulüplerin yetkili ve çalışanlarıyla "pazarlık" yapmış olması ihtimali bile, Pazar sabahı saat 7'de evime polis girmiş, eşyalarımı didik didik etmiş, en sonunda herhangi bir "sakat" işe bulaşmadığını adımdan iyi bildiğim babamı alıp götürmüş gibi hissetmeme yol açıyor. Alt üst ediyor dünyamı, inandığım her şeyi sorgulamaya itiyor beni, yaşadığım zamanın, çatısının altında durduğum devletin, hatta dostlarımın varlığını sorgulatıyor bana...

Sonra hukuk gösteriyor kendini aradan dereden, bir milat koyuyor, evvelini yok sayıp sonrası için adalet arayacağını temin ediyor. Yasalara yaslanan hukuk, böyle bir ortamda adaletin filizlenebileceğini sanıyor! Nasıl yanılıyor! İki yıl, beş, on yıl öncenin kesilen parmakları şimdi acımıyor, kahkahaları şimdi çınlamıyor diye mi bu genişlik? Var mı yasaların böylesi bir çifte standart oluşturma kabiliyetleri? Hadi diyelim onlar oluşturdu, yasa koyucu/uygulayıcı beşerler neden şaşarlar?!

...

Bugün Karaköy tramvay istasyonunda Fenerbahçe Radyo'da çalan bir marşı dinlerken hıçkırıklara boğula boğula ağlayan benim. İşte öylece hayatın içinde akarken darmadağın edecek kadar kocaman bir ihanet geçen Pazar gördüğüm, yaşadığım, hissettirilen, dayatılan, yaşatılan..

"Sen asırlık bir çınarsın, efsanesin, yıkılmazsın" duyunca bir anda olduğun yere çökme büyüklüğüdür Fenerbahçe büyüklüğü bazen.. "Büyük başkan"ların, "Büyük futbolcu"ların, "Büyük savcı"lar, "hakim"lerin büyüklüğü gibi değildir onun büyüklüğü.. Sorgulanmaz gün gelip de.

"Şimdi birlik olma zamanı, şimdi direnme, bir olma zamanı" falan gibi zırvalara girmeyeceğim. Çünkü aleni bir siyasi kucakla karşı karşıyayız bir yandan, söylememek ahmaklık olur bunu. Şimdi biz ne yaparsak yapalım, bütün bir sezon alınmış satılmış dahi olsa, yahut olmasa, biz yazılmış bir senaryoyu izleyeceğiz önümüzdeki günlerde.

Fakat benim ömrüme, omuzlarıma çöken bir yük var ki..
Bir ömür kalkmaz oradan artık.

2 Temmuz 2011 Cumartesi

Biz Bu Golleri Unutamayız!


Renktaş bazı blogger dostlara unutamadıkları 2010 - 2011 gollerini sordum günler evvel.
"Zalım" çalışma tempom bu yazıları aktarmaya ancak el verince ben de sıvadım kolları, derledim yazıları!
Görelim kimler hangi golde tüketmiş tırnaklarını, tutamamış göz yaşlarını...


"Şampiyonlukla bitirdiğimiz sezonda benim için en unutulmaz, en anlamlı gol 29. Haftada Gaziantepspor karşısında Andre Santos'un 90+4'de attığı gol oldu. 27. haftada Bursaspor beraberliği ile liderliği kaptırdıktan sonra puan kaybetme gibi bir lüksümüz olmamakla beraber Trabzon'un puan kaybını bekleme gibi bir de zorunluluğumuz vardı. Maç boyunca puan durumunun yaşattığı stresin benim bu sezon maçları Trabzonspor'lu bir kahvehanede izliyorum olmamın verdiği gerginlik ile de birleşmesinin ardından tüm bu psikolojinin yerini bir anda böylesi bir coşkuya ve mutluluğa bırakması bu golü benim için çok ama çok özel bir hale getirdi."




"Fenerbahçe'nin sezonun 2. yarısında yakaladığı Türk Futbol Tarihine geçen serisinde akılda kalan pek çok gol var. Neredeyse her biri insanın hafızasında yer ediyor ancak en çok akılda kalan gol sorusu için aralarından bir tanesini seçmem gerekince tercihim Seyrantepe TT Arena'da oynanan ilk Galatasaray - Fenerbahçe derbisinde Alex'in maçın sonlarında attığı, galibiyeti getiren kafa golüdür. Deplasman tribününde olmamın ve o gol anını orada yaşamamın yanı sıra, Semih'in attığı ilk golün hemen öncesinde sara nöbeti geçiren bir taraftara yardım etme çabalarımız ve onu ambulansa taşımaya çalışırken Semih'in golünü tribünden yükselen gooolll sesiyle ve topu ancak kalenin içinde görebilmem biraz sonra gelecek olan Alex golünü seçmemde önemli detaylar..Yaşanan şok ve gerginliğin devamında gelen Alex'in o güzel kafa golünün sevincini Semih'in golünde eksik kalan gol sevinciyle birleştirdiğimi ve kollarımı iki yana açıp Arena'ya doğru gooolll diye haykırdığımı sonsuza dek hatırlayacağım."



"Devreye 2-1 geride girmişiz..Üstüne kötü oynayıp 2.devre başında 3ü de yemişiz..15 kişilik grubumuzda sadece 1 kişi rahat olun beyler bu maç 5-3 bizim diyordu..Biz de kafası güzel bu abimize evet evet kesin vs diyerek gönülsüz olarak katılıyorduk..Gruptaki hemen herkes hem bu maçı alırız diyordu hem de futbol ve skor yüzünden şaşkındı..Önce penaltı sonrası 3-2 oldu skor..Sonra Alex harika bir gol attı ve 3-3..Bu 2 golde tek hatırladığım hemen herkesin gol sonrası yer değiştirdiği..Totem yapcaz ya..Karşı kaleyi tam göremediğimiz için pozisyonu süzemediğimizden ne Güiza'ya atılan pasın kimden çıktığını gördük ne de topun Güiza'ya gittiğini..Tek gördüğümüz bir dokunuş ve topun boş kaleye gidişi oldu..3-4 olmuştu skor ve gol Güiza'dan gelmişti..2 şaşkınlık birden yani aynı anda..O an ilk aklıma gelen Trabzonluların ruh hali nedir acaba oldu..60 falandı skor 3-1 70lerin başında skor 3-4..Tamam dedim işte şimdi bitirdik işi..Dönmez buradan artık.."



"Tırnak falan kalmamıştı artık yemekten. Dakikalar bir bir geçiyordu. Trabzonspor 1-0 öndeydi. Maçlar böyle bitseydi puan farkı dörte çıkıcaktı. Kapanması nerede imkansız! Her atakta nefesimi tutuyordum. Çok nefessiz kalmıştım o maç. 90. 91. 92. 93. olmuyordu gelmiyordu gol bir türlü. Sonra birden Stoch sazı aldı eline vurdu....direkten döndü....şu saniyelik olay bile saatler gibi geliyordu...Andre Santos'un önünde geldi top...dokundu ve goooooool. Havalardayım. Avazım çıktığı kadar bağırıyorum. Gerginlik yerini tekrar umuda bırakmıştı..."



"Seyrantepe TT Arena'daki Alex'in kafa golü.

Maç 1-0 gidiyorken ikinci yarıda serbest vuruş kazandı Fenerbahçe. Alex topun gerisine geçtiğinde TT Arena'nın açılır kapanır koltuklarının üstünde ayakta durmanın olası bir gol durumunda tehlikeli olabileceğini düşünüp aşağı indim koltuktan. Alex kullandı, Semih vurdu, 1-1 oldu.Sonrasında Fenerbahçe baskısını arttırırken top sağa Gökhan'a açıldı, ben yine "İneyim" dedim, indim. Gökhan Gönül ortayı kesti, top süzüldü, Alex'in hamlesini gördüm, yükseldiğini. Kel kafayla buluştu polimer yuvarlak, Zapata uzadı, ama çıkmayacak yere gidiyordu top, çıkmadı da. Alex bizim önümüze doğru koşarken ben birlikte gittiğim arkadaşlarıma sarılmakla meşguldüm..."



"Aslında bir sürü gol var ama "aralarından mutlaka birini seç" deseler, Kadıköy'de oynanan Gaziantepspor maçında Andre Santos'un attığı golü seçerdim. Bu golün atıldığı anda tam stattan çıkmıştım ki ; gol olunca koşa koşa tekrar geri dönmüştüm stada. :) Velhasıl, bu gol, şampiyonluğu getirdi belki de Fenerbahçe'ye."