20 Ekim 2010 Çarşamba

Yegane


Yumruklarımı sıktığımda, avuçlarımı kanatmak üzereyken tırnaklarım, sadece sabır diliyorken dilim karşılaştığım şeye direnebilmek için kendime ve omzumda bir el, bir nefes bile yokken, bu acıyı gömebileceğim, gölgesine sığınabileceğim bir şey aradı gözlerim. İçim beni sualsiz kucaklayan tek bir şey buldu o an yanımda, annemin sesinden sonra.

Aşklar yalan..
Seninkinin dışında.

16 Ekim 2010 Cumartesi

Nuri Gol Atınca Almanlar'ı Yenmiş Sayıldık

Dün akşam maçı izlemeye başlamış, ilk golden sonra da televizyonu kapatmıştım. "İşim gücüm var, yazı yazmam lazım, hadi Aslı, aslansın kaplansın" diyerek kendimi, gözlerimi çektim ekrandan. Meğer neler dönmüş Serhat!

Ne yalan söyleyeyim ben bu Podolski'yi adam zannediyordum da bir jet-ski bile olmazmış ondan, bunu gördüm. Ha bu arada belirtmem şart, akşam Nuri'nin "şekilli" hareketinin videosunu izlemek kesmeyince, TRT 3'te tekrarını yakaladığım maçı izlemeye başladım 53. dakikası itibariyle öğle saatlerinde. İçim kıpır kıpır, sanki noluyorsa! Dün gece yayılan Nuri videolarında Podolski'nin golünü görmemiştim tabii. Sonrasında takışmalarını ve sarı kart görmelerini de görmemiştim her ikisinin. Hikaye oradaymış asıl! Nuri'nin horozlanması, Podolski'nin tek başına Nuri'ye "üçlü çektirmesi"(!) falan.. Ço'ayıpladım!

Bu kadar sığ olunabilir dedim maç bitince. "Nasıl koyduk size" havasında bir Podolski'ye en ayarlı ayarı verdi Nuri. Ama noldu? Bizim burada yine de şahlandı aman kolbaşının yandım da kır atı gazlaçalışangiller. "Aldın öcümüzü yiğitlerin yiğidi Nuri" falan demeye başladılar. Bi' durun ağalar, bacılar. Olmaz o öyle, o kadar ucuz alınmaz o öc(!).. Hem öc ne be? Sen önce adam akıllı top oyna da sonra sana 11 kişi "üçlü çektiren"(!) Almanlar'a çemkir..

Ama ne, akılları sıra Mesut'a da giydiriyor bunlar yandan yandan..
Biraz daha sıksalar bu golle Merkel'e, ordan Hitler, olmadı mı III. Konrad'a kadar yaslanacaklar!

Kendime not: Ama bi hoş olmadın mı Nuri'nin golüyle? Oldun evet, biliyorum.

İskele Babası!

O pusetteki çocuğun hali nicedir acaba? "Hadi babaa, hani şeker alıyordun, alooo?" demiyor mudur içten içe? Ya da diğeri "E ben oynayacaktım hani, kandırıkçı!" deyip küsmez mi o babaya? Ne babalar var, evlerden ırak!

FIFA11- TakeOver Tour, New York

13 Ekim 2010 Çarşamba

"Çok fazla.."

Daha öncesi de olduğuna eminim. Ama geçtiğimiz Nisan'da bir maç sonu röportajının arkasından yazmıştım bu adamın ne kadar dolduğunu, buna rağmen nasıl insan tepkiler verdiğini ve "o" adamlara göre fazla "adam" olduğunu..

Ntvspor'un Arda'yla Almanya'da yapmış olduğu söyleşinin sonunu ağlayarak getirdim ben, itirafsa da itiraf. "Çok fazla ilerledi bazı şeyler" deyişiyle birlikte dişlerinin arasında ezilen, göz kapakları arasına sıkışan diğer sözleri işitmek o kadar da zor değildi..

"Bir şey yapamıyorsunuz, bir şey söylettirmiyorlar.. Şerefsizlik diz boyu.."

Bir insanın dünyasını böyle dara sokmak kimsenin hakkı değil.. Ne ekmeğini siz veriyorsunuz bu çocuğun, ne suyunu.. Ama hala konuşmalarının arkasından Sergen Yalçın telefonla yayına bağlanıp "ilişkisini göz önünde yaşamamalı" diyebiliyorsa nafiledir Arda'nın lafı sözü, gözünün yaşı.. Şerefsizlik hala diz boylarında seyretmektedir ne yazık ki!

Bu memlekette senelerdir insanlara tam olarak "çemkirmekle" prim yapan karakterlerden(!) biri belki de en büyük zaferine ulaşmıştır bugün. Dün akşam milli maç sonrası çirkin bir "kafası güzel"likle kameralar karşısına geçip futbol konuştuğu algısı yaratma çabası ve yanındaki elemanların -ki biri sahiden sonsuz saygı duyduğum adamlardan biridir- durumu örtbas etme kaygısı, sahiden buralarda "bazı şeylerin çok fazla ilerlediğine" işarettir.

Buna izin vermeyin artık. Yıllarını, emeğini, terini, nefesini bir şekilde işlerine dökmüş insanlara, kim olurlarsa olsunlar, ister futbolcu, ister şarkıcı, oyuncu, böyle adiliklerle örülü yıpranmalar hediye etmeyin.

Sorarlar adama, sorarlar da.. Meydan o kadar boş, eşek o kadar yularsız ki..


Hem Ziyaret Hem Gol Atalım(!)


Dünün gündemi beni resmen sarhoş etti. Günlerdir pompalanan Fenerbahçe - Batman maçı bir yandan, günlerdir bombalanan Türk Milli Takım'ının Azerbaycan'la oynayacağı maç başka bir yandan bindi tepeme.Sinirlerim alt üst oldu, sakinleştim nihayet de öyle yazıyorum bu yazıyı.

Batman'da oynanan maçın iyi - kötü birçok yüzü var ve ne yazık ki kötü yüzleri ağır basıyor iyileri yanında. Maçtan önce kulüp cephesinde ve medya tarafında yaratılan hava açıktı; Batman'a gidip maç yapan ilk "üç büyükler" üyesi olmak istiyordu Fenerbahçe. "Bir şeyler denk düşmüş", milli maçlar için lige ara verilmiş, Nihat Özdemir'in şirketinin bölgede, Siirt'te baraj yapası gelmiş, Maliye Bakanı'nın köyünü göresi, o arada da Fenerbahçe formasını sırtına geçirip birkaç dakika koşası tutmuştu. E bunca tesadüf (!) bir araya gelince de Aziz Yıldırım toplamış çocuklarını, yollara dökülmüştü..


Bu yollara dökülmenin tek güzel yanı, yani o bahsettiğim iyi yan şu; bölgede yaşayan ve gerçekten İstanbul ya da başka bir kentte tuttuğu takım olan Fenerbahçe'yi çıplak gözle izleme şansı olmayan taraftarın o zevki 90 dakika boyunca yaşaması.. "Mabed" dediğimiz stadlarımızda maç izlemenin nasıl bir ayrıcalık olduğunu, bazen eylemin sıklığında ıskalayabiliyoruz biz.. Ama tatmayan bunun lezzetini bilemiyor ne yazık ki. Bu açıdan takdire şayan bir hikayedir belki bu, kabul.. Önce bu iyi yandan, insanların yüzünde, gözlerindeki o samimi tebessümlerden bahsettim ki yazının devamını içimden geldiğince karartabileyim!

Her ne kadar toz pembe bir tablo çizemeyecek kadar olan bitenden haberdar olsam da, bu maça kadar yapılan tüm haberlerde, Batman'ı da içini alan o bölgeye karşı "ötekileştirmeye yakın" bir tonda konuşuldu Fenerbahçe'nin ziyareti. Uzun cümleler kuruyorum, evet. Ama açıklayabilirim!

"Fenerbahçe taaa İstanbul'lardan kalkıp (!) Batman'lara gelip orada bir maç yapacak, düşünsenize, ne büyülü" bir mesele bu.. Büyülü olmasına büyülü de bu denli büyütülecek bir hadise de değil hani! Alt tarafı memleketimin bir köşesi, gidilir maç yapılır, gelinir. Keşke her takım, her lige verilen arayı böyle keyifli organizasyonlarla değerlendirse de hem taraftar fazladan maç izlese hem takımlar kendilerini bırakmasa, gevşemese..

Kullandığım bu "ötekileştirme" tabiri, bilhassa bölge açısından farklı bir önem ve hassasiyet taşıyor elbette ama kastettiğim şeyin ne olduğunu açıkça ifade ettiğimi düşünüyorum; ha Samsun'a gitmiştir Fenerbahçe ha Iğdır'a, Burdur'a.. Bu "ötekileştirme" söylemim, ne yazık ki bir "lütufmuş" gibi gösterilen harekete iğneleme, başka da bir şey değil..

İşin bir de "ticari" yanı var elbette, onca yolu "ne yazık ki" babalarının hayrına tepmedi birileri, yani insanlar sadece Fenerbahçe izlesin diye gidilmedi Batman'a. Nihat Özdemir de en tepesinde yer aldığı Limak Holding'in Siirt'te inşa etmeye hazırlandığı hidroelektrik santrali üzerine açıklamalar, konuşmalar yaptı o arada. Maliye Bakanı, Batmanlı Mehmet Şimşek de bu işin organizasyonuna adını altın harflerle yazdırmıştı sonra, mühimdi, o da konuşmalar yaptı. Yetmedi, Batman Petrolspor ve Fenerbahçe formalarını giydi, sahaya indi.

Her zaman futbolun hayatın ne kadar içinde olduğunu, yaşadığımız, karşılaştığımız ne varsa onunla mutlaka ilişki içinde olduğunu söylüyoruz ya, işte o sebeple futbol siyasete de değiyor biraz. Lakin bu denli "ilişkiye girmesi" değme'nin ötesine geçiyor, zurnaya da bana da zırt dedirtiyor!

İşin ucunda ne olursa olsun, o formayı bir siyasinin giyip de maça çıkmasını benim aklım çok da kesmiyor, almıyor. Görüşü, konumu ne olursa olsun kimse, o formayı hak etmiyorsa giyip de benim futbolcumla aynı sahada koşamaz, bu kadar basit. Hiç değilse "en yalın taraftar halim" bunu söylüyor bana.. Ve eminim, hangi rengin tarafında olursa olsun birçok futbolsever de benim baktığım yerden bakıyor konuya, benim gibi düşünüyor..

Sözün özü, bende kredisi artık 'B-'lerde dolanan kulüp yönetiminin birkaç puan daha gerilemesine sebep bir hamle oldu bu Batman maçı. O sahici tebessümler de yetmedi puan yükseltmeye!

Ha bir de otobüs taşlama mevzusu var, ona hiç girmiyorum.. O besbelli ki bu "nispeten güzellikler"in bozulması maksatlı, kastî bir faul..

Okura not: Milli takım üzerine de konuşacak Aslı. Bıyıksızlar'da salınacak o yazı da.

8 Ekim 2010 Cuma

Allah hepinizi Mesut etsin!


Baktım maç sonunda mikrofonu eline alan Sergen, "önce bir Hiddink'in maç planı var mıydı diye bakmak lazım" deyince kanalı değiştirdim. Zaten 90 dakika boyunca iki kilo baklava yemiş, bir de üzerine susuz kalmışım misali içimi bayan, saçma salak bir maç izlemişim, canım burnumda, dedim "çıkılgit Sergen"..

Bir varmııış bir yokmuş. Nerdeyse 10 gündür, televizyon ve gazete çalışanları, aylık - haftalık planlarını yapmak üzere toplantı odalarına doluşmuş, develer işveren pireler işçiyken tek bir laf oturmuş ağzımıza Almanya - Türkiye maçı'nın yanında, "Mesut"..

Her Allah'ın kulu, son Avrupa şampiyonasında biraz diş gösterdiğimiz, gösterdiğimiz, son Dünya Kupası'nın da takır takır oynayan takımına karşı ne hikmetse galip geleceğimize körü körüne inanmış, yine o her Allah'ın kulunun tek derdi "vay anam Alman milli takımını nasıl seçersin sen Mesut?" olmuş..

Masal anlatmıyorum size, zamanını değiştiriyorum cümlelerimin, gitsin -mışlar, -muşlar!

Yahu arkadaş iki tane silindirik maç yapmışsın, ilkini ite kaka, ikincisini de benzer itip kakmalıkta kazanmışsın da, Almanya güçlü takım, dur biraz toparlayayım kıçımı başımı dememiş, üzerine on gün yok Mesut mu gol atar, atarsa dağ olur atmazsa bağ olur, Nuri Şahin de atsın o zaman, atmazsa adam değil bıdırdamalarına girmişsin..

İşin acıklı tarafı, takımdan zaten kimsenin bir halt beklemediğini, bu beklentisizliğin de bunca futbol dışı hadisenin konuşulmasına zemin hazırladığını düşünmeye başlıyorum ben. Birileri, oğlum zaten herifleri yeneceğimiz yok, maçın magazinini yapalım diyor resmen bir yerlerde, ayar oluyorum.

Mesut.. İyi ki attın o golü.. İyi ki, onca ıslığa rağmen o golü attın sen de iyice ortaya çıktı ak uzuv kara uzuv! Yeter yüklendikleri be! Bize gelince devşirme milliler mübah, sana gelince bödödö bödödö. Ayağına sağlık!

İçimdeki Mahmut bu maçla birlikte yine sahalara döndü, öpün elinden!

Kendime not: Otur da GSCC - Spartak St. Petersburg maçını yaz, öhööy! Yıl olacak!
Başlıkta da güzide bir spor gazetemizin kokusunu aldım ama.. Neyyyyse.

1 Ekim 2010 Cuma

"Benim Bobo'm Toyota Gibi Adam!"


Beşiktaş: UEFA Avrupa Ligi'nde çok da fena olmayan bu grupta çok da fena olmayan bir futbolla götürüyorlar işi, maşallah gençlere! Sofya maçı sonrası çok dolmuştum o "organsever taraftara" ama ben sizin Beşiktaş'ınızı izlemeyi seviyorum arkadaş! Bunu söyledikçe adama "yaa tabii sevilecek, Beşiktaş çünkü o" fanatizmine girmenin lüzumu nedir?! Otur de ki kendi kendine, "lan harbiden bizim takım oynuyor demek ki, baksana başka bir takımın, takımı maç kaybedince zona olan taraftarı bile bunu söylüyorsa, bir şeyler değişiyor demektir." Desene bunu? Yok. Demiyor. O hala çılgınlar gibi "nasıl koyduk ama bama"larla meşgul.. Olsun. Deplasmanda geri düşmesinin arkasından hemen toparlanıp rakibine sadece 4 dakika sevinç yaşatan bu takım takdiri hak ediyor.

Holosko: Nasıl bir gol atma aşkı bürüdüyse gözünü Quaresma'nın sakatlanmasından sonra! İlk golü atmanın gazıyla, "evet gol atmalıyım, hepsini ben atmalıyım, gerekirse Rapid'in golünü de ben atarım, durun" kafasıyla bam güm ne toplar harcadı gitti! Yılların Holosko'suna ben de Holoşko diyorum bu akşamdan sonra..

Bobo: Hakikaten Toyota gibi adam! Şaka bir yana sağduyulu bir golcü bu adam. Sakin, soğukkanlı, adrenalin tavan yapmışken bile mantığı devre dışı bırakmadan görevini yapıp geliyor. Senelerdir de böyle bir durum, pek aksamıyor.

Kendime not: Utanmıyorsun değil mi? Arşiv'indeki Eylül yazılarına bir bak? 7 yazı mı yazılır koca ayda? Kulakların tam çekilmelikler. Evet.

Geçmişe Mazi...


Öyle derler biliyoruz. Mazi falan, yazacağım işte. Yokluğumda çok kitap okuduğunuzu biliyorum, nerede olduğunu soranlarınız da oldu sormayanlarınız da her biriniz sağ olun, var olun, daim olun, dinimiz amin. Lakin uzun bir sessizlikti içine düştüğüm. Hayatımda türlü çeşit dönemeçlerden aynı zamanda geçmeye kalkışınca düpedüz ellerim, gözlerim bağlandı. Ne haber takip edebildim, ne maç, ne de işittiklerimi yazabildim geçen zamanda.

En son Fenerbahçe - Beşiktaş derbisinden bahsedip her iki tarafa da kapak olmasını dilemiştim bu maçın. Tam da istediğim gibi oldu bu maçın sonucu, cümlemize kapak oldu! Ne herkesin son zamanlarda Aykut'tan kuvvet alıp yerden yere vurmaya hasta olduğu Fenerbahçe ezildi, ne de milletin üç ayda yere göğe sığdıramamaya başladığı "çılgın" kadrosuyla Beşiktaş gördü farklı galibiyeti. İlk devresi Fenerbahçe'nin, ikincisi Beşiktaş'ın bir maç izledik. Her iki takım için de arıza sinyalleri taşıyan bu maç şüphesiz ki ev sahibi Fenerbahçe için daha bir "kırmızı" yanıyordu. Çok fazla "oynanmış maçın davası"nı yapmayacağım burada. Geç yazdım temiz yazdım içimden geçeni..

Bu hafta Fenerbahçe bol gollü bir maçta daha boy gösterdi. Niang denen adamın ne acayip bir adam, Alex deneninse nasıl bir dinamo olabildiğini gördük. Lakin kolay gol yeme hastalığı nükseden bir Fenerbahçe vardı sahada ki bir numaralı sorumlusu o kalenin bekçisinden evvel Bilica denen zat. Benim nasıl Bilica'cı olduğum bilinirdi buralarda. Ancak birkaç zaman önce ben de pimini çektim arkadaşın da mümkünse bizim camianın uzağında bir yerlerde patlamasını bekliyorum, olmuyor, olmuyor!

Gelelim biraz daha yakın zamanlara, kısa kısa haberler geçelim, "uzun"ların duyurusunu yapalım.

Bir yılan hikayesi söyleşisi var ki CSD'nin sahiden dillere destan! Dünya Kupası öncesinde başlayan bir süreç, düşünün! İlk röportajı o zaman yaptık, ikincisini de geçtiğimiz haftalarda. Düzeltmeleri, son virajları kaldı. Önümüzdeki hafta içinde burada okuyacaksınız onu kısmetse yareppim.

Bir haber vereyim. Geçtiğimiz haftalarda duyurulan bir yarışmaya katıldım, Buzbağ Şarapları'nın düzenlediği "Efsane Buzbağ" yarışmasına.. Hadise şuydu, "Size göre bağ bozumunun ne ifade ettiğini tek bir cümleyle bize gönderin, Elazığ'da muhteşem bir bağ bozumu etkinliğine katılmaya hak kazanın." Aslı durur mu? Durmadı, yazdı. 2186 kişinin katıldığı bu yarışmada ilk 3'e girmeyi başardı ve bu hafta sonu Elazığ'a gidiyor! Muhteşem zamanlar bekliyor bizi eminim. Dilerim her şey güzel geçer de, dönüştü spor dışında bir şeylerden de konuşuruz burada!

Başka başka.. Hah. Dün hayatımda yapmam dediğim şeylerden birini yaptım ve bir Galatasaray maçına bilet aldım, Galatasaraylılar'ın arasında yerimi de alarak onlarla birlikte GS Cafe Crown - Spartak St. Petersburg maçını izledim. Detayları başka bir yazının mevzusu olacak, o da yolda!

İhmale gelmiyor buralar, her defasında bunu anlıyorum ama o kadar sıkıştı ki her şey anlatması güç..

Haaa.. Eşeğin büyüğünü ahırda unuttum!
Bir de üçüncü kitap serüveni başladı ki, onu sormayın gitsin!
Yayımlandığı zaman okuruz hep birlikte!