19 Eylül 2010 Pazar

Derbi Öncesi

Pek konuşmam ama maç öncesi.. Alex - Semih / Niang golleriyle 2-1'lik bir galibiyet bekliyorum bugünden. Boru boru atanlara da, erken pes edip kenarda "pısanlara" da kapak bir maç olsun, tek temennim bu.

17 Eylül 2010 Cuma

Organsever Taraftar ve Muhasebeye Giriş I


Belki de Vikingur maçından bugüne dilimde olan tek bir şey var, ben bu takımı izlemeyi seviyorum. Bahsi geçen takım Beşiktaş, malum. İşin izlemeyi sevmekten öte bir yanı var, o da şu; adamların ortaya koymaya çalıştıkları oyun ve bu memleketin “çizgi altı futbol anlayışında” forma giymeyi başarabilen “üstün ayaklar”ı görmek bana yüksek perdeden haz veriyor, heyecanımı körüklüyor. Gelin görün ki ben, yani kendini bildiği ilk anlardan beri Fenerbahçe tutkusu nefesini kesen, nefesini veren ben, bu sözleri söyledikçe çok az insanın futbolu benim baktığım yerden görerek “taraftar” olduğunu fark etmeye başlıyorum.

CSKA Sofia maçının üzerine söyleyecek çok sözüm yok. Rakibini, gruptaki diğer takımlardan “nispeten” hafife alarak ve hafta sonu oynayacağı derbiyi düşünerek rotasyona giden bir Schuster, beraberliği öpüp de başına koyacak bir konuk takım, geride sabit ilerde “öbek forvet” oynayıp bireysel denemelerle kendini heba eden, enerjisini bitiren, lakin son dakikada o öbek forveti besledikçe sonuç alamadığı için kendini ısırmaya başlayan Ernst’in golüyle perdeyi kapatan bir Beşiktaş izledik.

Şimdi girişime geri dönüyorum. Futbol izlemek konusunda olgunlaşmadan, futbol oynayıp bir de üzerine futbol ülkesi olma iddiamızı da o girişe ekliyorum. Gerçi benzer iddiaları çeşitli spor branşlarında başarılı oldukça dile getiriyoruz. Geçen hafta basketbol ülkesi olduk örneğin, atletizm ülkesi olduk Nevin’le, Elvan’la falan, oluyoruz arada bi’ böyle şeyler.. Mümkün olduğunca kendimi yazının sınırlarında tutmak istediğimden futbol ülkesi olan memleketimin şahane futbol seyircilerinden bir “kuple” olan Beşiktaş seyircisinden bahsedeceğim illa ki mevzu Beşiktaş’ken.

Maçın başlarında, o sahiden “demotive edici” tezahürat duyuldu “Kartal gol gol gol”.. Fasılasız, soluksuz, git gide hızlanan, yükselen bir dolu “Kartal gol gol gol”.. Bu tezahüratı sorguladım bir süre, o ara da değerli Sabri Ugan maçın geneline oranla sessiz kalarak bana destek oldu sağolsun.

Rakip oyuncu olsam ve bu akşamkiler gibi Türkçe bilmiyor olsam - komşulukları bir tarafa – giderek uğultuya dönüşen, kesintisiz bu tezahürat, bende sahadan çekip gitme, mümkünse koşarak uzaklaşma isteği yaratırdı. Öyle güçlü, öyle etkili bir iş o! Ama sorun şu ki, bence rakibi yorduğu gibi takımı da olumlu anlamda motive eden bir yanı yok. Beşiktaş tribününün özgünlüğünü tartışmak gibi bir gaflete düşmüyorum, zira o iddiada bulunmak için kör ve dahi sağır olmak gerek. Lakin şu “Kartal gol gol gol” takımda bir gol baskısı oluşturmaz gibi geliyor bana, devrini yükselttikçe de etkisi artmaz yani. Tribünün kendini ispatından ileri gitmez, söylemeye çalıştığım bu.

Öte yandan maç boyunca yine aynı taraftar takımına olan arzulu desteğini sürdürdü, hele Quaresma’nın oyuna girmesi esnasında inceden bir “çıldırdı”, sakinleşti sonra. Ta ki o gol gelene kadar..

Beşiktaş’ın 90 dakika rakibi karşısında dağları taşları dövdüğü maçın sonunda kaleyi bulan o top tribünlerin “derbi pimini” çekti adeta ve başladılar Fenerbahçe’nin anasının organlarını kurcalamaya!

Buraları takip edenler de bilir ki ben de defalarca tribünde yerini “sesini, terini, nefesini” harcamak üzere alanlardanım. Yerli yersiz bir dolu küfürlü tezahüratın içinde de oldum, dışında da kaldım. Bundan kimi zaman zevk aldığım da oldu, tiksindiğim de. Ama böylesi olunca, yani ben hafta sonu takımımın karşısına çıkacak Beşiktaş’ın golüne koltuğumdan sıçrayıp da “Nihayet be oğlum!” diye sevinirken, bir anda kulağıma Fenerbahçe, organlar, “ofansif eylemler” gelince şalterlerimi kapattım.

Maç sonunda “vaaay hacı gördün mü, herifler sustular 90 dakika, golü atıp kendilerini sağlama alınca abandılar bizimkilere” diyen bir dolu insan oldu etrafımda. Bu kadar sığ kafalar olabileceğine inandığım gibi, tribünlerde bunun aksine, daha planlı bir durum olduğunu, bambaşka bir kulvarda koşan takımlarının üzerinde derbi baskısı kurmaktan kaçınan bir taraftar grubunun tribünde olduğunu düşünmeyi yeğliyorum kendi adıma.

Teşekkür etmem şart şimdi, beni kendi futbol tavrımı sorgulamaya iten güzide taraftara.. Maç sonunda kameralar aracılığıyla evimin salonuna gelen, “Bir manitam olsa” söylerken “bi’ koysam kartal olsa” diye devam eden “güleç” ablaya teşekkür etmem gerek. Ben bu tezahüratları yapmadığımdan değil, yineliyorum. Ernst’in o golüne en az bir Beşiktaşlı kadar sevindiğimi hissettiğim için, dolu dolu bir teşekkür etmem gerek!

Bunlar benim gerek’lerim, birçoğuna da benden 40 fırın ekmek!

14 Eylül 2010 Salı

Final Haftası!

Geçtiğimiz iki hafta boyunca bir yandan Dünya Basketbol Şampiyonası, bir yandan US Open derken, futbolu okumak dışında bir şey yapamadım! İşin seyir kısmı uzun adamlara, "ahhii, hııaa" diye raket savuran erlere, dişilere kaldı.

Tek erkekler finaline adını yazdıran iki isim, "Djoker" ve "Rafa" oldu malumunuz. Kalbimden geçen Verdasco - Djokovic finaliydi, yalan yok! Federer ve Nadal antipatim nedense geçecek cinsten değil çünkü. İkisini birden gönderebilseydi bu delikanlılar pek şık olacaktı ama sabaha karşı oynanan final maçı bana "ya bu Nadal aslında o kadar da kötü adam değilmiş canım.." dedirtti.


Yağmur sebebiyle kesintiye uğrayan maçı, ikinci yarısında izlemeye başladım. Nadal da işte tam o sıralarda zaten canımı sıkan tiklerini sıralamaya başladı. Servis karşılayacakken önce sağ eliyle burnuna dokunup sonra saçlarını sol kulağının arkasına, devamında da sağ kulağının arkasına yerleştirdi. Bir de "şortunu" çekti mi tamam! Resmen bu adamı her izleyişimde çocukluğuna inmek istiyorum. Bu kadar seri bağlanmış takıntılar hakikaten sağlıklı değil çünkü.. Sen dünyanın bir numaralı tenisçisi ol, türlü çeşit takıntın olsun, bir de bunları maç içinde özenle sergile! Eşsiz.. Totem olduklarına inanmak istiyorum, totem olarak başlamış, alışkanlık olarak yerleşmiş eylemler olduğunu düşünmek istiyorum ama yok.. Kandıramıyorum kendimi.

2. sete hızlı başlayan Novak seti aldı ve durumu 1-1'e getirdiyse de gerisi bir türlü olmadı, olduramadı. Bir dolu basit hata yaptı ve bunun bedelini de ödedi. Her ne kadar sahiden ruhunu ortaya koyarak direnmeye çalışsa, defalarca kendisiyle konuşsa, hatta kavga etse bile çözemedi bu durumu. Federer yorgunluğunu da hesaba katmak gerek burada..

Maç sonunda çok leziz görüntüler vardı. Her iki oyuncunun da sinirleri laçkalaştığından, Djokovic yükselen hırsına rağmen kaybetmesinden, Nadal da üzerindeki GS koleksiyonu baskısından son puanla birlikte saldılar kendilerini! Hele Nadal'ım yavrum, hıçkıra hıçkıra bir hal oldu!

Her ikisi de birbiri için çok onore edici sözler söylediler ve kocaman olgun adamlar olduklarını gösterdiler. Bu durum hakkında "formalitedir" diye düşünenler vardır, ki çoğunluktadırlar da belki. Ama bu adamların samimiyetleri biraz da tükenmişliklerinden dolayı ortadaydı, perdeleyecek dermanları kalmamıştı zira bu zorlu turnuvanın sonunda.

Seramoninin en gülümseten anlarından biriyse, Nadal'ın, kazandığı para ödülünün zarfını cebine sokmak üzereyken Djokovic'e vermesi ve Djokovic'in de bu zarfı iade etmemesiydi ki keyifle gülüştü onlar, ben de aralarına karıştım. Onca gergin servisin, kritik puanın, bir açıdan "savaşın" ardından böyle minik "komiklikler, şakalar" herkese iyi geliyor, orası kesin!

Ha sen de iyi ki pılını pırtını topladın erkenden gittin Williams'ların Venus'ü..


Kendime not: Basketbol Şampiyonası dedin, yazmayacak mısın onu?
Kendime cevap: Yazacağım. O hikaye bambaşka yüzler kazandı "takım elbiseye" girince çünkü.. Biraz demlensin hele..

8 Eylül 2010 Çarşamba

Futbol Dışında Ne Varsa!


Söylenecek çok da fazla söz yok ama içimdeki coşkuyu anlatmaya debeleneceğim biraz. İnanç, bu çocukların bakışlarından, jestlerinden, formalarını ıslatan terden okunuyor. Daha önce de yazdığım gibi adeta bir tek vücut gibi hareket ediyorlar. Şüphesiz birçoğumuz da hemfikiriz Slovenya karşısında izlediğimiz takımın gözlerimizin gördüğü en noksansız milli takım olduğu noktasında.

Maçın başında bulduğumuz dış şutlar, bir türlü içeri girememelerimiz, Slovenlerin öne geçme becerileri beni ürkütmedi değil. Ama o insanlık dışı (!) 3 sayılık atışlar ve onların isabetli olması farkın açılmasını sağladı. Takımın yaptığı "takım savunması" da anılacak burada, aksi mümkün değil!

Abdullah Gül geldi ekranlara, ikinci periyottaydı sanırım. Koltuğunun ucuna oturmuş, kollarını ileri, önündeki sete doğru uzatmış, hatta bir çocuk gibi sarkarken bir yandan da sabitlenmiş bir gülümsemeyle göründü. O anda bir daha fark ettim ki futbol ve basketbolun bünyede yarattığı yükseliş birbirinden çok farklı. Geniş zamana, geniş alana, daha fazla adamla yayılan, skor sistemi bambaşka bir oyun olan futbol, seyircisini illa ki "çizgisinden" çıkarıyor, taraftarını "başkalaştırıyor" Ama basket bol pek öyle değil. Futbolun "nispeten" duranlığından uzak olduğu için tribündeki, kenardaki, parke üzerindeki herkesin reaksiyonları o kadar, ani, sahici ve samimi ki.. Perdelenmesi imkansıza yakın. Organize reaksiyonlar yok basketbol içinde, refleksler var ve onların doğallığı. Bir Abdullah Gül de, ömr-ü hayatımda bana böyle şeyler düşündüremez bir daha, zira bugüne kadar farklı şeyler düşündürmüştür hep..

Maça dönersek.. Slovenler maçın böyle başlayacağını düşünmüş olsalar da belki, bu kadar dış şut isabeti yakalayacağımızı, o yüksek yüzdeyi düşünmemiş olmalılar ki afalladılar. Maç içinde yapılan bir saptama vardı, çok doğruydu. İkinci periyotun başında 32 - 16 önde olunca bizimkiler, Slovenler kazanabilecekleri ihtimalini erkenden silmeye başladı zihninlerinden. Üçüncü periyot da bunun bir nevi sağlaması oldu zaten.

Kimseyi birbirinden ayırmak mümkün değil maçın sonunda, 4. periyotta fark 20 sayının üzerine çıkmışken hala blok yapmak üzere geri koşup o bloğu da yapan oyuncuları varsa bu takımın, tüyleri ürperten gurur haklı gururdur.

Maçın ardından NTV sahiden tarihi bir yayın yaptı. Irmak Kazuk'un "Sakin ol Hidayet"ine yerinde zıplayan Hidayet'in "Nasıl sakin olayım, manyak mısın?" tepkisi vermesi enfesti. Kahkahalarla ağlattığınız için, son üç dakikayı diken diken ve ayakta izlettirdiğiniz için, birbirinize kendinize güvendiğiniz gibi açık ve net güvenebildiğiniz için çok teşekkürler.. Hem o formayı giyip koşan hem de kenarda o çocukların nasıl koşması gerektiğini düşünerek emek döken adamlar, her birinize teşekkürler..



Hayatım alt üst bu aralar. Ha, daha önce de çok farklı değildi zaten, geceleri oturup birkaç saat uykuyla güne başlıyorum. Ama bu US Open iyice bozdu beni.. Bi Federer, bi Djokovic, bi Sharapova derken derken günlerim gecelerim tükeniyor! O kadar ki iple çektiğim Shanghai Masters'ı bile adam akıllı izleyemiyorum bu saçma düzensizlik yüzünden. Bir maç oldu ama.. O maç resmen tüm uykusuzluklarımı sildi süpürdü! Fernando Verdasco, vatandaşı ve dahi "takımdaşı"nı, Ferrer'i, kendisini bile şaşırtan bir performanslar, setlerde 2-0 gerideyken 3-2 yenmeyi başardı. Saat neredeyse sabah 6 olmuştu ve ben yatağımın içinden bir anda fırlayıp zıplamaya başladım Verdasco'nun son sayısıyla birlikte. Yıllarca bu maçı da, o anı da unutabileceğimi sanmıyorum. Şimdi güzide Tatlıses eseriyle sesleniyorum Fernando'ya, bir tek dileğim var, Nadal'ı geç yeter!




İtiraf etmek gerekirse gece o kadar da keyifli başlamamıştı. Şu Williams kardeşler kadar uyuz olduğum çok az spor insanı var yer yüzünde! Taslarını taraklarını toplasın, illa spor yapacaklarsa gözden uzak bi köşede curling falan yapsın bunlar, huzur bulurum! Ama yok, onlardan "nispeten" daha katlanılabilir olanı, viyaklamalar arasında bu gezegende zorlasam aşık olabileceğim iki üç kadından birini alt etti, acımadan. Gerçi Francesca ne yaptıysa olmadı, olamadı! Seviyorum ama seni yine de yavrucuğum. Sen savdın sıranı, şimdi Venus'u pataklasın aşağıdaki cengaver!

Kendime not: Maç izle maç.. 11'e 11 olanından!

6 Eylül 2010 Pazartesi

Şampiyona'nın Ş'si

Şimdiye kadar oynanmış maçlarda alınan 6 galibiyet ve birbirinden sağlam performanslar, FIBA'nın resmi sitesindeki başlığından hareketle; Türkler uçmakla kalmıyor, durdurulamıyorlar da! Asıl şampiyona şimdi başlıyor!


Ömer Onan, Kerem Tunçeri, Hidayet Türkoğlu, Kerem Gönlüm.. Biz onları 12 Dev Adam efsanesinin başlangıcında izledik, en parıl parıl dönemleri diyorduk belki de. Ama bugün, Hidayet, "bu benim katılacağım son Dünya Şampiyonası" diyor, bir yandan da o günlerin ışıltısından bir şey kaybetmediğini, aksine, üzerine koyduğunu gösteriyor her birimize. Keza diğer çocuklar da..



Aslında yazıyı yazmaya başladığımda isim vermek istememiştim yazının için de, olur da atladığım biri olursa çok üzüleceğimi kendim biliyorum çünkü. Çünkü bu çocukların hepsi sahadalar maç boyunca, gerek Tanjevic rotasyonları marifetiyle, gerekse "bench"te otururken sahadalar. İnanılmaz bir takım enerjisi koyuyorlar ortaya ki Yunanistan'ı da, Fransa'yı da böyle devirebildik. Hatta "kaybettik bunu" diye baktığımız maçta, Porto Riko karşısında da herkes sahadaydı sanki! Birbirlerine ve kendilerine inanıyor bu adamlar, başarabileceklerine herkesten çok inanıyorlar. Kilit de orada ya zaten..


Ankara seyircisi grup maçlarında çok önemli bir sınav verdi. İstanbul seyircisi her şeye fazlasıyla tok, bunun sebebi bu bence. Böylesine büyük organizasyonları bile kavramakta güçlük çekiyorlar çünkü. Belki dün Sinan Erdem'i dolduran kalabalığın büyük bir kısmı bu akşam U2 konserinde ortalığı çınlatacak.. Demek istediğim İzmir'deki adamın ayağına, Kayseri'deki adamın stadına U2 gelmediğinden, Metallica ortalığı kavurmadığından oralarda daha büyük bir şevkle izleniyor tüm organizasyonlar. Çuvaldız kendimize şimdi, ruhsuzuz. O kadar ki Ersan'ın maçın başında kullandığı ve neredeyse çizgiden %50 ile ayrıldığı serbest atışlarda seyirci "ooooouuvv oooley"ler yapıp duruyor. Öbür taraftar zırt pırt araya Kıraç'ın "şimdi şimdi"leri giriyor, ki marşın korkunçluğundan bahsetmiyorum bile.. Sahadaki adamın psikolojisini zortlatan bir durum bu, herkes aksine, gazladığını zannediyor. Tribündeki taraftar maç içinde kendi sesi ve yönlendirmesiyle Kıraç'ın zorlama "şimdi"lerinden çok daha etkili olur, molalar ve aralarda ise Athena'nın 12 Devam Adam bestesi bir efsanedir artık, büyük alınmıştır, seneye de giyilir!


Şimdi rakip Slovenya.. Takımda kimse "biz olduk, tamamız artık" demiyor. Maç sonu açıklamalar hep temkinli, herkes kendini biliyor. Bu takımın antrenmanını çıplak gözle izlemiş olmanın da söylettikleri var elbette, bu takım teknik ekibiyle bütünleştiğinden daha fazla birbirine sarılıyor. Herkes takım arkadaşı ve kendisi için oynuyor, takımının galibiyeti için nihayet.


Slovenya'ya dönersek, grup maçlarında yalnızca bir yenilgi alan bu takım, efsane seyircisiyle birlikte turnuvanın en öne çıkan ülkelerinden biri oldu. Biliyoruz ki hiçbir takım yenilmez değil, bizimkiler de öyle. Durdurulabilir bir Slovenya olduğunu düşünüyorum, karşılarında bizimkilerin bu sağlam oyunu olduğu sürece.

Her birinizin emeği karşılığını bulsun!

Kendime not: Türk Milli Futbol Takımı'nın Fransa maçı boyunca kenardaki o coşkulu, zaman zaman "yerini bilmez" zıpırlıkları seni inanılmaz mutlu etti, biliyorum. Yıllardır görmek istediğin şeylerden biri bu, manasız protokollerden uzak, insanların içlerinden geldiğince sevindiği, coşkulandığı, üzüldüğü kareler.. Ay yıldızlı formayı taşıyan herkes mükemmeldi dün gece.. Yine içinden geçiyor biliyorum, seyirci hariç!

Haberlere Belgeler


Geçtiğimiz hafta Önce Skytürk'te Begüm Kıratlılar ve Şaban Petek'in konuğu olduk Ceza Sahasının Dışı ile birlikte. Futbol gündemini birlikte konuştuk, yorumladık. Uzun zamandır hiçbir sohbetten böyle zevk almamıştım belki. Hem program öncesi hem de sonrasında gösterdikleri sıcak konukseverlik için teşekkür etmeliyim bir daha.

Programı izlemek isterseniz buradan tamamına ulaşabilir, 6. dakika itibariyle izleyebilirsiniz.

Sonraaa..


Beyazıt'taki imza günümden bahsetmiştim. Orada da birbirinden güzel insanlarla tanıştım, ki en lezzetli sürprizi ilkokul arkadaşlarım yaptılar, ağzım açık kaldı onları görünce, daim olsunlar. Yepyeni projelerin tohumları da atıldı o gün, kim bilir, belki yarın belki yarından da yakın?..

Çarşamba akşamları da "Bıyıksız Sohbetler" Lig Tv'de olacak artık.. Onu da ekler ve 12 Dev Adam'a doğru uzanırım şimdi, benden bu kadar haber yeter!

2 Eylül 2010 Perşembe

Bizim Cepheden Haber Var!


Süper Lig'in üçüncü haftası devrilmiş, bir de araya milli takım maçları girmişken, biraz bu cephede neler oluyor bildirmek istedim.

Son zamanların en lezzetli gelişmelerinden biri oldu Bıyıksızlar'ın Lig Tv'de boy göstermesi.. Geçtiğimiz hafta Stat Işıkları'nda Önder Açıkbaş'ın konuğu olduk, ben, Aslı ve Tuba ile Bıyıksızlar'ı anlattık. Sonrasında ise Sevgili Önder'le birlikte Fenerbahçe maçını izledik, keyiflendik!

Sıkı durun, en taze haber bu da. Önümüzdeki hafta itibariyle her Çarşamba Stat Işıkları'nda Önder Açıkbaş'la birlikte önceki haftanın maçlarından enstantaneler üzerine konuşacağız, seyrine bekleriz!

Sonra Fox Tv ve spor müdürleri Sevgili Bülent Ülgen'le birlikte keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik. Onu da önümüzdeki hafta Salı gecesi Gündem Futbol'da izleyebilirsiniz.

Bir de Aktüel Dergisi var tabii.. Bu hafta Aktüel'de Bıyıksızlar söyleşisi var, onu da hatırlatmış olayım..

Sıra bana ve CSD'ye geldi..

3 Eylül 2010 Cuma akşamı, iftar sonrasında Beyazıt Kitap Fuarı Carpe Diem Kitap Standı'nda kitaplarımı imzalıyor olacağım. Yolunuz düşerse çok güzel olur, mutlu olurum ben de!

Ayrıca bugün, yani Perşembe saat 16.15'te Skytürk'te Şaban Petek ve Begüm Kıratlılar'ın konuğu olacağız, ben ve Ceza Sahasının Dışı. İşiniz yoksa o saatlerde, onun da seyrine bekleriz!