30 Ağustos 2010 Pazartesi

İnanırsak Olur!

Sokaklarda maç izleme işi alışkanlık yaptı bende. Afrika 2010’la ayyuka çıkan bu merak, tazecik “Spor Toto Süper Lig”le birlikte devam ediyor gayet. Ha geldi ha gelecek diye beklediğim Lig Tv’m de evime henüz teşrif etmediğinden o kafe senin, bu restoran benim savruluuup duruyorum. Kah yalnız, kah dostlarımla seyreyliyorum cânım maçları!

İşin hikaye kısmını geçersem, gündüz saatlerinde bizim Menemen’in yeni sezon toplantısını gerçekleştirdikten sonra Murat ve Pelin’i maç izlemeye sürükledim. Her ikisi de futbol meraklısı aslında, hatta Pelin Bıyıksızlar mensubu. Taksim Fermantasyon’a yerleştik ve dahi yayıldık Fenerbahçe – Manisaspor maçını izlemek üzere…

Geçtiğimiz hafta yaşanan, Trabzonspor’la başlayıp PAOK’la süren kabusun izleri hala üzerimizde başladık maçı izlemeye. Ben bu tribünleri böyle görmeye alışkın değilim, o bayrak benim gözümü boyamıyor yani. Hele reklam panolarına “comic sans” ile yazılmış, Türk Telekom imzalı ve yazım yanlışlı “futbol sen bizim herşeyimizsin” cümlesi hiç mi hiç kandırmıyor beni! İnsan görmek, insan duymak istiyorum o koltuklarda, tribünlerde. Ama mümkünse PAOK maçını orada izleyen seyirciyi uzak tutun biraz olsun yahut eğitin tribün konusunda.

Daha maça gelemeden dağılıyorum, nasıl bir sinir yaptıysam ben!

Maçın en öne çıkan ismi şüphesiz Okan Alkan oldu. Maç öncesi oturduğumuz mekanda televizyona “olası 11’ler” çıktığında adını gördüm Okan’ın, önce “kimdi bu çocuk” dedikten sonra aydım ve merakla maç saatini bekledim, beklediğime de değdi. Hem adını büyüttü bu gencecik çocuk sahaya çıkıp hem de ona inananları utandırmadı. Genç yaşı ve nispeten tecrübesizliğine karşı sorumluluk alabilen, defalarca milli formayı bile terletmiş “ağabeylerine” oranla inanılmaz soğukkanlı, gözü kara fakat bir o kadar kontrollü bu adamı alkışlamak onun ödülü şimdi. Ama yolun çok çok başında. Dilerim her şey onun için geçmişinden çok daha güzel olur, iyilikler ve başarı getirir ona attığı her adım.

Okan’a helal olsun’lar savurarak izlediğimiz maç süt liman değil elbette. Önce Santos katletti bizi PAOK karşısında, dünse ondan bir basamak yüksekte yer bulabilecek Caner.. Maç içinde bir insan bu kadar istikrarsız bir görüntü çizebilir! Yaptığı bir iyi hareket iki tane rezil işle silinip gidiyor. Tek hayırlı eylemi verdiği akıl dolu asistti ki onu da bile isteye mi yaptı şüpheliyim doğrusu!

Tabii Caner’e gelmeden bir Baroni gerçeği var ki bu takımın yakın zamanda yalan olsun inşallah! Aykut’un bizzat kulaklarımla işitemediğim ama birkaç kişiden duyduğum bir açıklaması olmuş dünkü maçın sonunda, “Baroni sahada en çok güvendiğim isimlerden biri.

Aykut ve onun güven anlayışını sorgulamak istiyorum. Oyuncusuna ters psikoloji yapıp “gaza getirmeye” mi çalışıyor, yoksa kulübeden çok bi’ başka mı görünüyor bu Baroni bilemiyorum. Ama o da istikrarsız, o da takımı şuursuzca geri, şuursuzca ileri taşımaya kalkışan destursuz bir adam. Top ayağına geldikçe benim de yüreğim ağzıma geliyor hani..

Özer, Topuz ve Stoch’un ortak tutuldukları, takıma yaymalarından korktuğum bir hastalıkları var ki o da “kalabalık rakibe tek başına dalma sendromu” olarak bilinen, zamane futbolcularında yavaş yavaş geçmeye yüz tutmuş bir hastalık. Lakin bu arkadaşlar ısrarla "büyük oynama" heveslerini diri tutmaya çalışıyor, her maçta üç kişinin arasına dalıp topu bırakıp çıkıyorlar! Hadi Stoch saha içinde çok hareketli, bir dolu koşuyla moşuyla işi örtüyor da, Özer’in her topu ezmesi onun kalitesini siler hale geldi artık. Topuz’a ise söz bulamıyorum.

Niang gibi bir adamı bu takımda görmeyi özlemiştim ben. Rakip defansı rahatsız eden, rakip ceza sahası önünde istediği düdüğü alabilecek zekada çok futbolcu görmedi bu takım son yıllarda. Adamın enfes bir fiziği ve futbol zekası var, bu çok açık. Zaten Aykut Kocaman’ın kurduğu takımın en büyük özelliği bu bence, fiziksel becerilerine ek olarak oldukça “kafalı” adamlar gelenler ve bu adamların oynadığı oyun seyir zevkini katlayacak zamanla, eminim. Niang’a dönersem geri.. Siftahı yaptı, bir de kaymağını koydu üzerine. Maç sırasında Murat’la konuşurken bu adamın ne kadar üzgün bir ifadesi olduğundan bahsettik, Güiza’dan sonra üzgün ifade konusunu açamayız tabii ama Niang’ınki bi başka. Hüzünlü duruyor bu adam, ilk attığı golden sonraki ifadesi çok da hafızamdan silinmeyecek belki bu sebeple.

Hah gol sonrası demişken, Lugano’m var bir de, adını duyar duymaz “Luuuuuugano” diye seslendiğim cancağızım. Onun gol sevinci de görülmeye değerdi dün. Tüm hırsı, inancı, takım arkadaşlarını kollarının altında toplarken yükseldi, büyüdü, büyüledi. Her zamanki gibi..

Anlattığım gibi toz pembe değil her şey. İki haftadır puan alamayan Manisaspor üç pasla defalarca Fenerbahçe’nin ceza sahasında buldu kendini, iyi ki son vuruşları yapamadılar, iyi ki beceremediler. Ama herkes de Manisa değil işte, öyle boş bırakırsan, bir de çılgınlar gibi top kaybı yaparsan tak tak dizerler kalene kalene golleri yarın öbür gün, sayamazsın.

Mert’e geldik tabii gol deyince.. Her ne kadar Trabzsonspor karşısında tatsız bir başlangıç yapsa da onun bu takımın kalesinde uzun yıllar kalacağını düşünüyorum ben. Sakatlığına rağmen sahada sakin bir tavrı vardı dün. Bu durum daha sık forma giydikçe katlanacak, artacak, her geçen gün daha fazla güven verecek Mert, inanıyorum.

Yine çok uzun yazdım susuyorum.

Ha bu arada, akşam RadyoSpor’da Blog Futbol’a konuk olacağım “minicik”, dinlemek isterseniz buyurunuz link.

Kendime not: Utanmadın değil mi dün akşam “Gökhan, Emreciksin, sen gir” gibi saçma sapan bir espriyi üretirken? Ayıplıyorum, tek kelimeyle!

29 Ağustos 2010 Pazar

27 Ağustos 2010 Cuma

Paçalardan Akan Ruhsuzluk!


Akşama Guti'nin golüyle başladım. Maçı izlediğim mekan önce Beşiktaş'ın, daha sonra da Fenerbahçe'nin maçlarını yayınlayacaktı. Kendime bir masa buldum, oturdum. Ortalık Beşiktaşlı gençlerle dolup taşıyor tabii.. Ama en hareketli masa yan masa.. Onların hareketleri beni de birbirinden leziz cümleler kurmaya sevk etti.

Guti'nin golü dedim, işte o golle başladı mekandaki arkadaşların kaşınmaları. "Kimi gider Roberto Carlos'u alır, kimi de gider onun kaptanını.." dedi bizim içten dürtmeli taraftarımız. "Had'ordan!" çektim bi' güzel. Bir diğeri maçın bitmesine 5-6 dakika kala masadan kız arkadaşını da alarak kalktı, "Şimdi sırada Trabzon ve Paok var, bekliyorum ikisini de, tur haberlerini verin bana, arayın beni" dedi geride bıraktığı renktaşlarına. Gördüğüm 3 golüne birden çocuklar gibi şen olduğum Beşiktaş'a da tek kelam etmeyeceğimi, kılımı dahi kıpırdatmayacağımı söyledim kendime o an, son olsun.

Terzi kendi söküğünü dikemediğinden ve kelin de kendine merhemi olmadığından kimse kimseye çamur atmadan, önündekinden yiyor bu sezon. O, birbirimizi yediğimiz zamanları özler olduk, ha babam kendi defanslarımıza, kendi yönetimlerimize çatıyoruz. Çünkü kandırmıyor artık yaratılmaya çalışılan suni "derbi" gerginlikleri falan, yemiyoruz yani.. Açıkçası akşamki futbolu oynayan Fenerbahçe'yi yarın Galatasaray yense n'oluur, yenmese n'olur!

Paok maçının başından sonuna söylenecek onca söz var ki.. Son sözümü önce söyleyeyim ama ben. Ben hayatım boyunca hiç böyle hırslanmadım, benim hırsımdansa zerre eser yoktu şu takımda.

Maç öncesi olan olaylardan haberdar değildim, gece eve döndüğümde izledim tüm rezilliğini Paok taraftarının, bizimkilerin saçmalamalarını da.. İki tane kıçı kırık otobüsle gelen adamın nasıl olup da ortalığı karıştırdığını, stadın içinde türlü rezilliği yapıp yeri göğü inlettiklerini gördüm. Bizse hem sahada hem tribünde sınıfta kaldık bunlar karşısında. Benim gibi Fenerbahçe'ye gönül verenlerin birçoğu bana kızabilir, varsın kızsınlar. Şu saatten sonra bana kimse Saraçoğlu atmosferi, aman da 50.000 kişinin baskısı falan demesin. Yok öyle bi' yalan! Ben orada defalarca maç izledim, bu kadar şuursuz bir kalabalık görmedim! Tribün gruplarının ortadan yok olmasının bedeli bunlar biraz da elbette, fakat kabahati onlara bulmuyorum ben, yaşadıkları sıkıntıları biliyorum çünkü. Ama ilk 10 dakika korkunç bir gürültü yapıp maçın devamında aklına estikçe "bizim içiiin saldır kanaryaa lalay lalay lay laaay" demekle olmuyor işte! Böyle gergin bir atmosferde süren bir karşılaşmanın, 1-0 mağlup olduğun maçın rövanşında, maçın uzatma bölümünde stadı boşaltanlaraysa tek bir lafım bile yok; elimde olsa kombinelerini, biletlerini ellerinden alır, sokmam bir daha o stada! Yerlerinde olmak isteyen onlarca taraftar var dünya üzerinde, farklı farklı yerlerinde memleketin. Ama yok.. O havanın, formanın kıymetini sahadaki ruhsuzlar kadar, dün gece o statta olanlar da bilmiyor anlamına gelir bu tablo, başka bir şey değil!

Ben ruhsuz dedim mi, kırmızı alarma geçmek şarttır; zira yutuyorum bu söz ağzımdan çıktı mı dilimin kemiğini!

Dün akşam Şükrü Saraçoğlu'ndaki herkesin eksiği, hatası, gediği vardı. Sahada mükemmel'e en yakın adamsa takımın en yenilerinden, en gençlerinden biri, Stoch oldu. O, kendini yırtması sebebiyle beni, benim gibi kendini yiyen bir dolu taraftarı en fazla anlayacak adamdı dün gece. Volkan belli ki canı yana yana sahadaydı, degajlarda Bilica'yı gördük topun başında falan.. Ama sen Santos? Allah aşkına, biri bana anlatsın bana bu adamın ne yapmaya çalıştığını maç boyunca! Bir pasın da adam gibi bulsun yerini, bir topu da zamanında çıkar ayağından, zamanında al! Yok yok yok! Dakikalarca seni kenardan izleyen, Samet vasıtasıyla da sana derdini anlatmaya çalışan Aykut'a da ilk selamımı vereyim buradan!

Ya sen Topuz? Zaten birkaç maçtır canımı sıkışların tavan yapmışken bugünkü ayakta alkışlanacak performansın neydi öyle? Kırk kişinin arasına girmeler, olmayacak ara pas denemeleri, topa sahipken rakibinin karşısında kendi topuna yerden müdahale etmek gibi fantastik denemeler! Özer keza, o "büyük oynama" aşkı tüketiyor hepimizi, farkında değil! Bilica denen adam zaten kredisini çoktan tüketmiş, Lugano desen eski hırsından uzak ancak yapabileceğinin en iyisini ortaya koymaya çalışıyor yine, hiç değilse iyi niyetli.. Gökhan Gönül, sahanın belki de maç içinde en dengesizi.. Tabii bu maç için söylüyorum bunu, bir devleşti bir yok oldu, en sonunda yine sakatlandı kolu! Emre.. Tek golün sahibi.. Maç sonunda neden çıktı, neden Selçuk diye sorarken, "Emre maçta kalsa durum farklı olabilirdi, sadece hırsı bile bu maçı getirebilirdi" diye ekledim ben. Emre için, bunu dedim.. Bakın durumun vehametine!

İsimlerini yazarken ellerim uyuşuyor sanki.. O kadar mutsuzum, o kadar görmek istemiyorum yüzlerini. Evet, lanet olsun ben taraftarım işte, taraflıyım ben. O herif, Paok'un golünü attıktan sonra formasını köşe gönderine asınca, o bayrağı formayla birlikte münasip ve müsait yerlerine yerleştirmek isteyen benim evet! Ama o ellerimi titreten hırs, göz yaşlarımın kontrolsüzce akmasının sebebi. Sahada, benim üzerimde taşıdığım formayı giyen adamların uykusuysa en "mışıl"ından şimdi, ben ayaktayken.. O başka!

Resmen içimi döküyorum bu sefer, çalakalem de yazıyorum işte, düzeltme müzeltme yapmadan! Eser kaldırırım belki bu yazıyı da..

Çok konuştum, susuyorum bugünlük. Kimse de Aykut'a konuşmasın şimdi, eğer bir fatura kesilecekse, o bu takımın başında dimdik durmaya devam eden adama kesilmesin. Sahaya mı girsin adam, ne yapsın? Topu rakip ceza sahasının dışından, kendi defansına kadar geri taşıyan, bunu da hiçbir rakip baskısı altına girmeden yapan takıma bu adam n'apsın? Ha şunu söyle anlarım; oyuncusunu azarlasın, daha fazla uyarsın, ses çıkarsın! Evet, eksikleri bunlar belki, istediği "makine" bir türlü kurulmuyor sahada, o makine zaten zart dedin mi kurulmuyor, o başka! Ama lütfen.. Gidecekse şu takımdan bir türlü form tutamayan, zaten kumaşı kötü olan, bir stada ancak "seyirci" olarak girebilecek becerideki adamlar gitsin!


25 Ağustos 2010 Çarşamba

Aykut bizi de değiştiriyor!


Birkaç gündür pek sesim soluğum çıkmasa da gayet olayın içindeyim, meraka mahal yok! Stresli bir hafta sonuydu geride bıraktığımız birçok açıdan. "Gollü beraberlik olsun, bizim olsun" mottosuyla sahaya uğurladığım Fenerbahçe, Topuz marifetiyle skoru tutturamasa da umutlarımı yeşertti. N'ooluyorsa?!

Pazartesi günü İstanbul'a dönüş yaptım "civar illerimiz"den birinden, yol yorgunluğu tepeme binmişken, Bıyıksızlar'la bir organizasyona katıldık, önümüzdeki haftalarda duyuracağım nedir, ne değildir'ini. Akşamına da Taksim'de bir mekanda maçı izleyelim dedik kız kıza, öyle de yaptık. İşte o maçlardan ve daha'sından aldığım notları, defterimin rehberliğinde döküyorum ortaya!

Herkes söyledi, konuştu. "Alex'siz başlamak mı? Sus, günaha girersin!" minvalinde yorumlardan, "İyi oldu hocu"lara kadar, gepgeniş bir skalada tonla Alex-Aykut ilişkisi konuşuldu maç sırası ve sonrasında. Onlarınki bir "open relationship" artık anladığımız kadarıyla, en azından Aykut bu konuda "gerekli" açıklamayı "gerektiği kadar" yaptı. Açıkçası beni tatmin etti. "Adamın bir bildiği var, bi' susun" diyorum önüme gelene, 8 kulak Aykut dinliyorum ben!

Şaka bir yana, başlıktan da anlaşılacağı üzere bu maçı benim içimdeki iki farklı "Aslı" bambaşka yorumladı. "Eski Aslı", geçen sezonun son maçında o statta ben vardım, o gözyaşlarının hesabı kesilecek Aykut, başka yolu yok diyordu yumruklarını titreterek. "Yeni Aslı"ysa duruma daha soğukkanlı, olabildiğince sağduyulu yaklaşarak, doğru olan buysa sana göre, yap arkadaş, al, ipler senin diyordu tüm "etkisiz eleman"lığıyla. Bu cümleler kafamdan geçerken "değişim ayağına bizi ayakta mı uyutuyor ulan yoksa bunlar?" diye de düşünmedim değil hani.. Düşündüm de kendime bile çaktırmadım ama düşündüğümü, o kadar inanmıştım yani değişime!

Böylesi bir rotasyon, böylesi yüksek gerilimli bir maçta alınabilecek önemli bir riskti. Yapılacak yorumlara bu denli gözü kör, kulağı sağır bir Aykut insanı ürkütmüyor değil. Mahallenin delikanlısı benim dedi, "alayına gider" yaptı. Bakalım ne kadar sürecek bu iktidar, nasıl sürecek..

Pozisyon pozisyon irdelemeyeceğim tabii ki bu maçı iki gün sonra, sıcağı sıcağına yazsam olurdu elbet, yazarsam şimdi size ayıp. Niang ve Stoch çok önemli transferler olduklarını gösterdiler ve dilerim göstermeye de devam edecekler. Ama yineliyorum, daha önce de dediğim gibi bu takımın en büyük zaaflarından biridir şu "kolay kart görme" mevzusu. Yalvarırım birileri çıkıp şu çocuklara "her naneye konuşmayın, hakemle bu kadar muhatap olmayın" desin.

Bir lafım da Bünyamin'e tabii giderayak.. İpin ucu kaçtı mı kaçıyor işte canım, bir iki hatalı karar verdin mi altında eziliyorsun onların. Topuz, o topu senin kararının arkasından bam güm çarpıyorsa yere, maçalar yiyecek, o kartlar çıkacak mesela.. İki takımın da lehine "olmayacak fauller" çalınmayacak sonra, alakasız penaltılar verilmeyecek falan.. "Hakemlik müessesesi"nde mühim şeyler bunlar Bünyamin'ciğim, evet.

Bir de not;

25 Ağustos 2010 Çarşamba gecesi Lig Tv'de Önder Açıkbaş'ın sunduğu Stat Işıkları programında olacağım. Elinizin eriştiği kumanda Lig Tv ile sıkı ilişkiler içindeyse saat 23:00'te beklerim ki izleyin.

20 Ağustos 2010 Cuma

Adam Haklı Beyler!


Dakika 60, arka masadan bir ses yükseldi, "bal yapmayan arı bu takım!" Adam haklı beyler!

Bizim Bıyıksızlar'dan Aslı ve sevgili eşiyle buluştuk maçtan önce. Bahsi geçen maç Fenerbahçe maçı, zira buluşma amacı PAOK - Fenerbahçe maçını izlemek. Yemeğimizi yedik, televizyon karşısına yayıldık bir Taksim mekanında daha..

Fenerbahçe maçı öncesi Galatasaray'a göz attık elbet bi' yarım saat kadar. Aslı'yla İstiklal Caddesi'nde yürürken konuştuğumuzda -ki sıkı bir Galatasaraylı'dır kendisi- "Korkma güzelim, geçen hafta aldığı tepkilerden sonra toparlanmışlardır, Karpaty'nin canını yakar sizinkiler" dedim. "Yok canım, 4 yerlerse şaşırmam bugün" dedi. Pek haksız da sayılmazmış hani, o 30 dakikadaki darmadağın oyun gösterdi bunu. Ucuz kurtuldular desek yeridir sanki..



Gelelim ana yemeğimize.. Şimdi notlarıma bakıyorum da, bir MFÖ şarkısı dolanıyor dilime, "Nasıl anlatsam, nerden başlasam mmmm"..

- Kura çekimi sırasında "şu PAOK gelmese.." dediğimiz PAOK değildi akşam izlediğimiz takım bana kalırsa. Taraftarı enfes, bu konuda herkes hemfikirdi zaten. Maçın ilk 15 dakikası, kulakları sağır edecek cinsten bir uğultu yayıldı ki Selanik'e, biraz zorlasa Edirne ahalisi evlerinden duyarlardı herhalde!

- Maçın en önemli arıza sinyallerinden biri bence sarı kartlar oldu. Yerli, yersiz, haklı, haksızını bilemem ama daha 5. dakikada ne diye sarı kart görebilir bir insan a Caner? Ağzıma gelen sözlerin haddi hesabı yoktu inan bu sırada. Sonra Semih.. Senelerdir hakemlere konuşmanın ne kadar manasız bir eylem olduğunu söyler dururum kendi kendime. Bunu bir dönemin Galatasaray'ı pek güzel yapar, meyvelerini de toplardı ama yapma bunu arkadaşım işte artık, çirkin yani. Ağlak bir ifadeyle "hoca hoca, ref ref".. Resmen cinlerimi tepeme çıkarıyorlar! Bir de öteki kart, Santos'un gördüğü o "intikam kartı" modeli var bi' de.. Herif seni tak tak iki hareketle geçer, alır ayağından topunu, sen de onu sahana dalıp atak yapmak üzereyken arkasından koşup indirirsin arkadan önden, Allah ne verdiyse! Yapma abi! Azıcık hazmetmeyi öğren, herifi kaçırdın diye dünya başına yıkılacak değil yani, koş, yetişebilirsen ne ala, yetişemezsen takım arkadaşların ne güne duruyor.. Tutup indirmek, tekme tokat dalmak neyin nesi?! O kartlar hak size de, bu takım zaten böylesi bir kadro buhranı yaşarken kimsenin de kalkıp böyle kolay kartlar görme lüksü yok, kusura bakmayın.

- Dakika 19.. Golü yedik de nasıl yedik.. O taraftar baskısına bir iki sallansa da direnmeyi bilen takım, PAOK'un belki de en aklı başında tek atağıyla, biraz da "defans asisti"yle topu ağlarında gördü, yapılacak çok da bir şey yoktu hani. Maçtaki tek gol ister istemez PAOK'un kontrollü ve mümkün olduğunca "çirkinliğe yatkın" bir oyun oynamasına sebep oldu maçın geri kalanında, yalandan itirazlar, oyunu ağırlaştırmalar falan.. Hep "profesyonellik" diye satmaya çalıştığınız naneler yani. Yemiyorum ama. Tiksiniyorum böylelerinden.

- İlk devrenin sonunda takımın fasulye kalecisi iş başındaydı yine. Çat burada, çat kapı arkasında bir insan Gökhan Gönül. Ben bu satırları yazarken odamda, masanın altında, yatağımın ucunda olabilir kendisi diye inceden tırsmıyor değilim. Bu kadar mı ayarlı çıkarılır güzelim o top o kale çizgisinden? Ne dalyan gibi kaleciler yapamıyor senin gibisini.. Sezon sonu Aykut'un yerine düşünebilir Galatasaray seni.. Düşünebilir yani işte öyle.. Uzaktan uzaktan.. (Sataşma kızım!)

- Baroni. Seni sahiden sevmeye çalışıyorum adamım. Ama sen ve senin takım arkadaşın Selçuk öyle meraklısınız ki uzaktan şutlar çekmeye, bazen olmaz ama işte o, anlamanız şart. Arkadaşın bu maçta da benzer şutlara giriştiyse de sana bambaşka bir yerden dalmak istiyorum şu an(!).. Bu kadar topla oynamak neyin nesidir bilemiyorum.. Bu kadar top bekletmek nedir yani? Top sürdüğün yerde gayri safi milli hasıla mı düşünüyorsun da bu kadar bekleme yapıyorsun sen anlamak mümkün değil. Sonra rakip geldi aldı topu gitti.. Alır gider tabii.. Öyle şuursuz tavırlar içine girersen o rakip seni de alır götürür bir gün, fark etmezsin. Dua et saçma bi' sempati besliyorum sana, çok daha ağır konuşurdum yoksa, kıymetimi bilebilirsin, evet.

- Niang. İkinci devrenin başında kanımca Semih'le birlikte sahada olması daha bi' faydalı olacak adammış kendisi. Adammış diyorum, çünkü ikinci 45'in başına kadar hem Fenerbahçe hem de PAOK için fazlasıyla kapalı kutuydu o. Açıldı, iyi de açıldı bana kalırsa. Sayabildiğim kadarıyla ceza sahasının hemen önünde, tek başına 4 faul kazandırdı takımına ki ilk yarıda esamesi okunmuş iş değildi bu.. Hatta PAOK'u o kadar ürkütmüş olacak ki, sakatlandığı pozisyonda yerde yatarken PAOK'lu Lino "değiştir" işareti yaptı bizim kulübeye doğru, sağlık ekibi bile daha sahaya girmemişken! Biz de Lino'ya çok güzel hareketler yaptık tabii oturduğumuz yerden.. Niang'a geleceğim yine. Çok olumlu sinyaller verdiği kesin. Alex'le de uyumlu olacakları gibi bir öngörüm var. Bir iki hafta marine edilmeli bu takımla, güzel gollerini izleyeceğiz sonra.

- Genel olarak bakacak olursak maça şunu söyleyebilirim; göbekten her türlü akını kesebilen, adeta geçit vermeyen adamlara rağmen kör bir ısrarla orta sahadan atağa çıkıp orta sahada kaldık biz maç boyunca. Adamlar 10 kişi kalmadan önce de durum buydu, kaldıktan sonra da. Ancak bir Allah'ın kulu da, yahu olmuyor bu, demek ki kanatlardan bindirmeliyiz demedi, diyemedi, ben çatladım. Kimse "ama Gökhan?" falan demesin şimdi.. Kanatlar etkisiz kaldı. Bunu biraz da şu sebeple söylüyorum. Dana gibi bir kalecileri var maşallah. Boy pos endam gayet yerinde elemanda. Uzun herife ha babam dayandık uzaktan şutları.. Belli ki derinlemesine paslar, yüksek şutlar işe yaramıyor, in çizgiye, sok topu ceza sahasına, yerden çalış bu adama yani. Yok yapamadık. Göbek candır dedik, canlanamadık.

- Rövanş maçı için, maç sonu arkadaşım Stavros'la konuştuk biraz. Maçta olduğunu ve 88. dakikada yaşanan tehlikeyle, Papazoglou'nun kaçırdığı gol pozisyonuyla birlikte maçın %50 - %50 noktasına geldiğini söyledi. Haksız sayılmaz. Kadıköy'de "daha az eksikli" bir Fenerbahçe olacağı kesin.. Ama şu "kulübe eksiği" nasıl hallolacak onu hiç bilmiyorum.

Kendime not: Çizginden çıkma diyorum dinlemiyorsun.. Hem totem değiştirme vaktin gelmiş sanırım, yetmedi o turkuvaz şal sana. Ayrıca maçı izlerken Gökhan Ünal için o kadar konuştun ama burada tek kelime de etmedin ya.. Helal olsun.

İkinci fotoğraf: AP Photo/Nikolas Giakoumidis

18 Ağustos 2010 Çarşamba

12 Dev Adam'ı Antrenmanda Yakaladım!

Mevsim tam futbola durdu derken, dünyalar şampiyonası, Dünya Basketbol Şampiyonası da geldi çattı. Çok da iç açıcı geçmeyen hazırlık maçları ardından Türk Milli Takımı'nın Abdi İpekçi'deki antrenmanlarına Garanti'nin konuğu olarak gittim, enfes antrenmanı izledim.

http://www.12devadam.com/ adresinde, turnuva boyunca tüm gelişmelere, maç sonuçlarına anında ulaşmak da mümkün. Ayrıca ilerleyen günlerde site üzerinde birçok sürpriz etkinlik, hediye olacağı da kulağıma gelenlerden. Takibe değer!

Akşama dönersek yaklaşık 2 saat 30 dakika süren antrenmanda öyle bir hava vardı ki.. Çok da söz bulabileceğimi sanmıyorum anlatmama yardımcı olabilecek.. Birbirinden centilmen, birbirinden yetenekli sporcularımız olduğunu böyle yakından görmek, ne yalan söyleyeyim ki göğsümü kabarttı. Dilerim arzuladıkları başarı gelir, yüzleri gülerken binleri, on binleri de coştururlar!

Başta Sezgi Şensöz olmak üzere organizasyonda emeği geçen herkese ve tüm oyuncularımıza yakın ilgilerinden dolayı teşekkürler! Aşağıda yer alan fotoğrafların emekçisi Mutfak Sırları Nilay'ın dediği gibi, "yüksek yerlerde" tanıdıklarımız var artık! :)







Kendime not: Nasıl bir güleç, nasıl bir ağzın kulaklarındasın! Laf bulamamışsın yazacak, bir de üzerine "smiley" ile bitirmişsin yazıyı! Aferin!

17 Ağustos 2010 Salı

İlk Haftanın Anatomisi

İsmi kendisinden zorlu bir lig başladı, ilk haftası tamamlandı. Benim ilginç bir adetim var, senelerdir ligin açılış maçlarını izlememeye çalışırım. Bu sene de öyle yaptım sayılır. Fenerbahçe maçını izlemedim, her bir maçın özetine uzuuun uzun göz attım, Bursaspor - Konyaspor maçını da artık kendime engel olamadığımdan Tophane'de izledim. Oraya geleceğim ama önce Galatasaray'a bir gidiyorum.


Bırak küçük dağlar yerinde dursun...

Galatasaray'ın üzerinde sıcaklardan mıdır bilinmez bir asabi haller yapıştı. Oyuncusundan, teknik direktörüne, ondan da taraftarına herkes inceden çıldırmışken -ki o kadar "çıldırın"ın sonu hayır olamazdı- birileri sükunetini koruyor. Elbette Adnan Polat ve saz arkadaşları.. Onlar satılık futbolcumuz yok, satılmayacak futbolcu da yok derken acaba "alınık" futbolcularımız da yarım kapasiteyle çalışacak mı demeye çalıştılar satır arasında da biz kaçırdık bilemiyorum. Takımda neredeyse herkesin tel tel döküldüğü, bir tek, belli ki tek başına "yardıran" Arda'nın ayakta ve sağlam durduğu aşikar. Yalnız ona bir eleştirim var ki, o da Emre'yle girdiği o "azar-itiş" tavırlar. Elbet maçın hararetidir, bilmem nedir de.. Ben anlamıyorum böyle onlarca insanın arasında eniğini taşıyan ana triplerini.. Bir hırçınlık, bir ben biliyorum ama sen yapamadıncılık.. Beceriksiz mi adam, dengesiz mi saha içinde, defalarca hata mı yaptı üst üste? Maç durduğunda git yanına, çek kulağını, kaptansın ya, gözümüze sokmadan, karşındakini de ezmeden yap kaptanlığını.

Bu maç hakkında konuşurken herkes Ceyhun da Ceyhun dedi durdu. Ben de cevap verdim, "hığhım, geçer".


Şu Beşiktaş..

Belki de en içimi kemiren maç bu oldu bu hafta. İzlemeyeceğim için en fazla kendimi dürttüğüm maç.. Ben bu sezon bu adamları izlemeyi sevdim, bu kadar. Ha geçen sezon da Galatasaray'a önemli yabancılar geldi mesela ama bunlar başka! Korkarım Guti ve Quaresma benim maç izleme şevkimi yükseltiyor. Sadece beni değil, takımın da futbol aşkını yükselttikleri kesin. Şimdiye kadar her ikisinin de forma giydiği maçlarda herkes ya olağan performansında ya da sahiden birkaç tık üstte takılıyor. Dilerim bu düzen böyle devam eder, futbolun kalitesi de tüm lige sirayet eder.

Ha ama bu maç için söylenecek çok şey yok. Sıcak hava, deplasman, birbirini yolda görse tanımaz, tazecik bir araya gelmiş ve direnci yüksek bir Bucaspor'a karşı olabileceğin en iyisini yaptı Beşiktaş kendini yormadan, istediğini aldı. Maşallah peh peh.


Doğuş! Çek bizim çocuklara da bi' A4!

MP Antalya, bu sezonun ikinci talihsiz isim vakası. İlkine girişte inceden bir dokundum zaten. Olan olmuş, adamları sponsor zaten vurmuş, geldiler Kadıköy'e. Bakmayın böyle şen şakrak anlattığıma. Biz alışkınız öyle sezonun ilk maçlarında çuvallamaya, arkasından teknik direktör göndermeye.. Beklentim de maç öncesi bu yöndeydi, ne yalan söyleyeyim şimdi. Eksiği gediği bol bir Antalya karşısında, kendi oyununu oynamak isteyen, bunu da hayli beceriyormuş gibi duran bir Fenerbahçe varmış sahada. Varmış diyorum, zira maçı gayet banttan izledim ben sonrasında!

Skor çok yanıltıcı her şeye rağmen. "Fenerli temkini" diye bir şey var arkadaş. Bu bir nevi "hill holder".. Öyle her skora galeyana gelmiyorum, sahaya inmiyorum ben! Kendimden bildiğim bu temkin, büyüklüğünden zerre şüphe duymadığım camianın her mensubuna da hafiften değiyor biliyorum da kimse çaktırmıyor. Liderlik var ya serde!

Çok dağıtıyorum mevzuyu, sadede geliyorum. Semih bu maçın adamı, ona şüphe yok. Mesaj kaygılı olduğu da bir gerçek zira bizim yönetimle iletişmek pek mümkün değil, buradan bakıldığında gördüğüm o en azından. Ben, aldığımız futbolcuyu elin başkanından bilmem nesinden öğreniyorsam, kulübün resmi sitesi yalanlama haberleriyle dolup taşıyorsa ancak "yeni haber" vermekten acizse, üzgünüm ama bu iletişimsizlik her türlü asılsız haberi de beraberinde getirir, medyayı ve kamuoyunu da karşına almana neden olur, olur da olur!

Aykut Kocaman konusuna gelince.. Sonuca bağlanacak hali yok bu durumun alınan 4-0'lık galibiyet sonrası. Her şey yeni başlıyor. Takımın pas yapma alışkanlığının güçlendiği aşikar. Ama bu pasların "pas izni veren" bir Antalya karşısında yapıldığı da aşikar. Beklemeye ve inanmaya devam etmeli herkes Aykut Kocaman'a. Gollerden sonra da onun o keskin duruşu gösterdi ki, kendine inanan bir hoca karşımızdaki, yavaş yavaş takımına da inanmaya başlıyor ki yapmıyor hazırlık maçlarının, Young Boys maçlarının arkasından yaptığı açıklamaların benzerlerini.. Sezen'in dediği gibi "zaman sadece birazcık zaman.."


Şampiyon kaldığı yerden..

Bursa'nın stadı çok bi' güzel olmuş, o stat belli ki atmosferin şahaneliğini de katlamış, tribünler enfesti. Insua'nın Bursaspor taraftarına hayran kaldım demesi de bence bu yüzden. Celtic esintili o enfes tribün maç üzerinde sahiden etki edebilecek cinsten, bence bu sezon Bursa deplasmanları çok can yakıcı olabilir ligin geri kalanı için, demedi demeyin.

Sercan'ın inadı ve becerisinin ürünü olan o gol tam gelmesi gerektiği zamanda geldi, takımın fitilini yeniden ateşledi. Rakip kaleye gidip gidip eli boş dönmek rezil bir his hem sahadaki adam hem de tribündeki adam için.. Tam moral olarak düştüler derken ilaç gibi gelen enfes gol skoru da belirledi tabii.

Yalnız maçta en çok ilgimi çeken şey takımdaki Gökçek Vederson "abiliği".. Neredeyse herkesin sahada ona güvendiği çok ortada, paslaşmaları, şutları, gerginlik anında müdahaleleri bunun en somut örnekleri oldu demek mümkün. Yakında kaptanlık falan alırsa şaşırmamak lazım. Nunez'e de dokunmadan edemeyeceğim ki, rot-balans sıkıntılarını aştığı anda 2 değil, 4 gözle izleyeceğim kendisini ve dahi dövmelerini.. (Dövme kalpkalp)

Konya'ya gelirsek birkaç fırın etli ekmeğe maruz kalmaları şart gibi duruyor. Ama en en en altını çizmek, hatta belki birkaç haftaya da üstünü çizmek istediğim bir adam var ki, geleceğin kasabı olur der susarım, Ivan Lietava.. Allah muhafaza, kan çıkarır.

Maçı da Tophane'de izledim dedim girişte, tek başıma yapmadım bunu yanımda B. vardı. Arka masamda da ilkokul arkadaşım K. ve onun güzeller güzeli sevgilisiyle karşılaştım ki pek şenlendim. Dostlarla olmak güzel..

Velhasıl, lig iyi futbol izlettireceğinin sinyalini vermiş bulunmakla birlikte her kanalda birbirinden facia yorumlar izleteceğinin garantisini vermiş bulunmakta, bırakalım sinyali. Gol kaçıran forvetler yerine, eski moda hakemlere, top cambazlarına daha fazla "laflar hazırlayacak" gibiyiz ya.. Hayırlısı.

Kendime not: Trabzonspor ve Teofilo üzerine konuşacakken bi' de Jaja çıktı. Hangi birine açacaksın ağzını merak ediyorum.

Size not: Bu yazı, Bıyıksızlar.com'da da yayınlanmıştır.

15 Ağustos 2010 Pazar

FotoPost #13

Bu fotoğraf inceden ürkütmedi değil tabii.. Sonları benzemesin.
Fotoğraf: OleOle.com

14 Ağustos 2010 Cumartesi

Pencere Açılır, Piştov Patlar..


Lig başladı, siftahı Galatasaray yaptı. Galatasaray maçının hemen arkasından futbolcusunu sahaya uğurlayan, transferlerinden başı dönen Beşiktaşlı da, sudan çıkmış balık edasıyla dolanan, ama bana göre baştan karaya vuran Fenerbahçeli de “ekieki” diyerek gülmesin o Sivasspor’a yenilen takıma. Başına gelecekler çok farklı değil çünkü.

Hepimiz nihayet kendi çöplüğümüzle boğuşuyoruz ama çöplüğümüzün uğraşmaya değer olması için bu kadar kötü kokması, bu kadar “çığ gibi”leşmesi gerekmiyordu. Arızalı yönetimler, hak etmediği payelere boğulan vasat futbolcular geçen sezon da oradaydılar, şimdi de oradalar. Tek sıkıntı bizim biraz gözlerimizi açar olmamız. Bakıyoruz, ne kendi liginde başarılı olmuş takımlarımız, ne Avrupa’da isteneni vermiş. Bana ne elin Gençler’i hırpalarken benim gençlerimi sahada, ötekine ne rakip 10 dakikada 2 gol atınca bizzat kendi evinde! Tabii ki birbirimize çamur atmadan evvel bir posta dönüp kendi takımlarımıza giydiriyoruz artık.

Adını geçirmedim şimdiye kadar diye Beşiktaş’ın durumu da “oh la la, pek harika” zannedilmesin. Evet, benim de başımı döndürüyor Guti, Quaresma falan. Sahiden imrenerek, büyük bir iştahla izliyorum onları. O kadar ki gün sayıyorum İnönü’de izlemek için ya da televizyondan dahi olsa maçlarını kaçırdığımda hayıflanıyorum adamların. Kendi taraftarından geçtim, en önemli rakiplerinden birinin oldukça sıkı bir taraftarını bile sen bu hale getirmişsen helal sana! Hem yönetimin bu transfer hamlesine hem de takımın oynadığı oyuna sözüm elbette. Fakat hepimiz biliyoruz geçtiğimiz sezon ilk haftalardan şampiyon ilan edilen Galatasaray’ın başına gelenleri. Bazen iki sakatlık, üç mağlubiyet bütün ibreleri ters çevirebiliyor. Hele bu memlekette müthiş bir hızla yaşanıyor bu durum ki adam hala ayakları yerden kesikmiş gibi hissederken kazandığı zaferler sebebiyle, bir anda elinde bavulla kendini havalimanında bulabiliyor.

Demem o ki işte, bu yeni başlayan lig Fenerbahçe ve Galatasaray taraftarını hasta edecekti, besbelli. Galatasaray bu durumu tasdikledi, afiyet olsun. Fenerbahçe’yse, yaptığı Niang transferini açıklamaktan aciz bir tutumla yerinde sayarken iki gündür, bombayı Antalya karşısında oynayacağı lig maçından önce patlattı ki bir tampon bölge oluşturabilsin kendine bu haberle. Olacaklar belli yoksa.

Özür dilerim. Bu transfer haberi konusunda gayet art niyetli, yaşanacaklar içinse olası skorlardan bağımsız bir biçimde kötümserim.

Fotoğraf: Link

13 Ağustos 2010 Cuma

FotoPost #12

Bizim kızlar Singapur'da, Gençlik Olimpiyatlar'ında İran'a attıkları golden sonra seviniyorlar.

Fotoğraf: Reuters

10 Ağustos 2010 Salı

Ver Erkeğe Lig Tv'yi!


Milyonlarca para yatır, Süper Lig yayın ihalesini al bir güzel. Buraya kadar her şey hoş! Sonra mümkün olduğunca fazla seyirciye ulaşıp farklı paket seçenekleriyle olabildiğince "para kaldırmaya" bak ki durumu "kurtarsın". Tam bu evredeyken "erkekler ne ister" diye bağıran bir kampanya başlat, evlere şenlik!

Erkekler reklamda gözümüze gözümüze sokulan maç izleme seanslarını isterler, eyvallah. Ancak kadınları bu kadar unutabilirdi bir kampanya! Ha, denilebilir ki, dolaylı olarak kadınlara yönelik bu kampanya, kocalarını, sevgililerini evde tutacak, daha da önce mutlu edecek bir işe imza atsınlar, evlerine Lig Tv alsınlar.. Futbol sevmiyorsa bir kadın ne onca kalabalığı görmek ister evinde, ne de bu sezon tüm maçların yayınlanacağı bir kanalı barındırır aynı evde!

Peki futbol seven kadınlar? Onlar ne ister?
Onları ne güzel es geçtin sen Lig Tv..

9 Ağustos 2010 Pazartesi

Geri Dönüş Lafları..

Pause dedik, yokuz dedik de öyle çok da uzaklaşılmıyor işte. Maçlar izlendi, sinirler hop kalktı hop oturdu falan.. Şurada neredeyse 10 gündür ortalıkta görünmüyor olsak da "biz daha ölmediiiğk!"

Biz daha ölmedik ölmesine ama bu tamamen bizim inadımızdan! Çoğul konuşmayı da bu cümle itibariyle bırakıyorum. Fenerbahçe, Sergen Yalçın'ın kendi ismini taşıyan albümü "Yonkboyz"a paşalar gibi yenilerek Şampiyonlar Ligi'nden oldu bi' güzel. Ölüm gibi bir şey oldu ama kimse ölmedi yani.. Böyle ballandıra ballandıra anlatıyorsam da sebebi var!

Sen deplasmanda dağınık ama yine de Aykut'un deyimiyle "avantajlı" bir skorla evine gelmişsin. Maç sonu açıklamaların "biz her türlü dersi aldık, alacağız da aĞbi, tur bizim"lerle dolu olsun. Sonra sahada krampon topla! Olacak iş değil! Hani oluyorsa da böyle rezil bir oyun, hayırlı Fenerbahçe'nin bir üst turda olmaması, en başta adil değil bu durumun aksi. Tak tak tak pasını yapan, dengeli oynamayı becerebilen "Gençler" durumu paniklemeden öyle güzel kotardılar ki, tertemiz hak ettiler. Olmaz ya, Tottenham bile inceden dizlerini titretebilir onlar karşısında. Bizden geçen davanın yasını tutmayacağım, Fenerbahçe'ye geri dönüyorum o yüzden.

Fenerbahçe'de bir arıza var. Birden çok arıza var ya, temel bir sorun var ama bu çok bariz. Nedir, henüz kestirebilmiş, keşfedebilmiş değilim. Takımın havası, asidi kaçmış kola içiyormuşum hissi veriyor her izleyişimde. Zico paketlenmesi itibariyle -ki başka bir tanım bulamıyorum- oldukça mesafeli yaklaştığım hamleler dolup taşıyor Fenerbahçe Spor Kulübü'nün futbol şubesinden. İyi hoş ama kendine derman bulamaz Aragones'ten, yine yeniden başa getirilen "dilek ağacı" Daum'a kadar her şey falso! Son hamle, yani Aykut'un takımın başına paldır küldür getirilmesi, hem de bunun tam aksinin bağrıldığı bir sürecin arkasından Aykut'un teknik direktörlüğe getirilmesi bana sıkıntı veriyor. Bana verdiği sıkıntıdan geçtim tatsız, huzursuz bir ortama sebebiyet veriyor ki o daha mühim. Bence çok daha zor günler bizi bekliyor.

Dün akşam Beşiktaş maçını izledikten sonra dedim ki kendi kendime, kimi izlemek istersin bu yıl tribünde? Açıkça söylüyorum, bu yıl "spor olsun" diye oynar Fenerbahçe, ben de içim kan ağlayarak giderim Kadıköy'e, tamam. Ama olur da takılmadan tökezlemeden yürür, şimdiki oyununun üzerine de koyarsa Beşiktaş, İnönü'de izlerim ben maçlarını. Bu da böyle biline!

Kendime not: O siyah formaya da tav olmadın değil ama değil mi?