31 Temmuz 2010 Cumartesi

Pause


Biraz ara.. Kafa dinlemek, yaza bakmak, düze çıkmak için biraz ara..
İyi gelsin diyelim, iyi gelsin.
Fotoğraf: Link

29 Temmuz 2010 Perşembe

Ah Bir Plzen!


Maçın başında, moralsiz ve isteksiz bir görüntü çizdi Beşiktaşlı futbolcular, hepsinin suratı beş karış. Dur önce bir sahaya çık, bir şeyler olsun falan. Ama adamların içine doğmuş işte demek ki oyunun seyri, ne bileyim ben!

Korkunç bir “paslaşamama” silsilesi izletti bize Beşiktaş maçın başında. Arka arkaya en uzun paslaşmalarını, 11. dakikada 12 pasla yaparak gözlerimi yaşarttılar yani. Olumsuz hava silinecek gibi durmuyordu maçın başında.

Beşiktaş'ın orta sahası ve forvet hattı arasında bir koridor vardı adeta ilk yarı boyunca. Orada kimse hareket etmediği için kurdukları oyun ileri uçtaki oyunculara gelemeden bozuluyor, top kaybı oluyordu adı bunun da. Boşa harcanan enerji ya da..

Enfes bir duran top organizasyonu ile resmen kendini unutturan bir adamın, Limbersky’nin golü geldi sonra. Yani olabilecek en doğru organizasyonu izledik, en golle sonuçlanabilir serbest vuruşu gördük.

İlk yarının sonlarına doğru, belki de maçtaki en hayırlı hareketini yapan Quaresma, penaltıyı kazandırdı takımına. Bana sorarsanız çok da “buz gibi”(!) penaltı değil o penaltı ama kaptılar işte. Delgado golü getirdi, biraz olsun moral buldu takım.

İkinci devre benzer tatsızlıkta ama biraz daha Beşiktaş’ın ipleri eline almasıyla bitti, maçın skoru ilk devreden belliydi. Maça dair söylemezsem içimde kalacaklar var ama.

Toraman resmen futbol dışında her şeyle ilgileniyor sahada. Bir insan bu kadar rahatsız edici olabilir yani. Rakibin üzerine oynayan bir rahatsız edicilik değil bu. Bildiğin pislik yapıyor yani. Topa yükseleyim derken kaleciye girmesi bir yana, rakibiyle itiş kakış didişmesi, geçemediği zaman yahut topu kaybedecekken tutup indirmesi başka bir yana.. Nasıl Kazım istemiyorsam takımımda, Bilica istemiyorsam ben, Beşiktaşlı olsam şu adamı bir dakika görmeye tahammül edemezdim o formayla.

Bu maçın ardından, dün Aykut Kocaman’ın dediği gibi “beraberlik avantajı” ile dönüyorsa Beşiktaş İstanbul’a tek bir sorumlusu var, o da Hakan ve onun enfes kurtarışları. Dakika 30 itibariyle Hakan'ın kurtarışları olmasa maç 3-0 olabilirdi, çok net.

“Ne?? 2-2 mi??” geyiği yapmayacağım, merak etmeyin. Ama dün o kadar konuştular ki, o kadar konuştular ki herkes, “Fenerbahçe öyleymiş, böyleymiş, oha, yine mi 2-2’ymiş..

Erken öten horozlara sempati beslemediğim doğrudur.

Kendime not: Başlıkta "ay lav Fotomaç sıtayla".

Levent'te Bir Eski Yaren: Vuvu Ömer!


Özledim şimdi Ömer Üründül'ü, ne yalan söyleyeyim. Hissediyorum eksikliğini derinden derinden.. Anmıyorum adını tabii, neredeyse bir ay olacak, vuvuzela değil yani bu, bi ay!

Ama geçtiğimiz hafta TSYD'nin Levent'teki binasına gittiğimde kulaklarım bir uğuldamadı değil şu görüntü karşısında. O kadar da özlemediğimi fark ettim Üründül'ü, aramızdaki mesafe gayet yerinde Allah bozmasın. Lakin içimde bir anda bir soru yanıp söndü pankartı görünce; "Neden?? Teşekkür niyedir?!"

Öğrendim ki sonra, oralar hep onunmuş, yaa.. Hep dediğim benim abartmam işte, göründüğü kadarı onunmuş.

Enteresan..

Aykut'a Zaman Tanımak ve Denenmişi Denemek



En çok neye üzülüyorum biliyor musun? Fenerbahçe’nin akşamki oyununu görüp de, “bak, Aykut efendi yapamaz dediydik biz, ne oldu? Farklı Köln mağlubiyeti, dağınık Galatasaray maçı, sürpriz skorlu Young Boys..” Aykut’un takımın başında çıktığı ilk maçlarda hemen “yok yok, Aykut şapkasını önüne koyup düşünmeli” diyen adamlar türedi. İşte en çok buna üzülüyorum ben, artık neye üzüldüğümü biliyorsun.

Eyvallah, ben de bayılmıyorum yani şu takımın genel transfer politikasına, bugünkü durumuna. Teknik direktörlerle topla oynar gibi oynamasına, Young Boys maçının genel görüntüsüne falanAma Aykut Kocaman’ı da getiriyorsan bu takımın başına ve bunun çok da planlı bir biçimde yapıldığı aşikarsa biraz susmak, bu insanlara da zaman tanımak gerek. Her ne kadar onaylamıyorsan da. En azından bu takımın taraftarı bunu yapabilecek olgunlukta olmalı. Zira takımın başarısıdır aslolan, geçicidir isimler.  

Gözlemlediğim tek bir sorun var, her ne kadar takımın tamamı aksıyor olsa da. Aykut, belli ki sistemli oyun oynatmak istiyor, topun nereden gelip nereye gideceğini çizmek istiyor daha maç başlamadan. Transferlerini de bu doğrultuda yapıyor, yaptırıyor. Bu da, bu anlayışa oldukça uzak olan sahadaki oyuncunun ister istemez hızını düşürüyor. Çünkü oyun kurarken bir sonraki pasın adresi bulup bulamayacağının hesabını yapan futbolcunun ayağındaki top da rakibine tek atımlık lokma gibi görünüyor, al sana top kaybı!

Nasıl ki insanlar gibi toplumların da karakterleri varsa, takımların da karakterleri var. Bu memlekette böyle sistemli, “herkesin görevi belli” takımlar görmek çok da “adetten” değil ne yazık ki. Adam bunu yapmak istediği iddiasında, transferleri de bunu doğrular cinsten. Bırakınız yapsın, bırakınız oynatsın. Şimdi şapşırık şapşırık ortalıkta dolaşan, ne yaptığını kendisi de pek bilmeyen futbolcular mı göreceğiz? Varsın görelim! Bakalım neler olacak..  

Geçtiğimiz hafta oynanan Galatasaray maçı için yazdığım yazıda Bilica, Selçuk ve Kazım’ın bu takımda olmaması gerektiğini söylemiştim. Laflar işittim, yok efendim Kazım’ın nesi varmış. Kazım’ın arızası var efendim. Gram düşünebilen homo sapiens sapiens’in yapmayacağı işler yapabiliyor sahada. Denenmişi denemek benim kitabımda pek yazmıyor işte. Bu adama da karşıyım o yüzden, katlıyor antipatimi her maçta. Ama şu da var elbette, harcamadan, harcanmadan uzaklaştır bu adamı takımdan. Gitsin, uyduğu, uyuştuğu yerde mutlu mesut oynasın topunu. Kah hır çıkarsın, kah kırmızılara boğulsun, dert değil. Adabıyla gitsin ama artık, diğerlerini de alıp.

Sözün özü, Fenerbahçe genel olarak baktığımızda radikal bir işe kalkıştı, takımın kimyasıyla oynadı gibi duruyor. Eksikleri, sakatları var, tamam. Ama biraz zaman, her şeye biraz zaman. Kaçıncı haftada gider Aykut diye sorular sorup bahisler açmak marifet değil yoksa..

Kendime not: Zamanın bol senin.. 

28 Temmuz 2010 Çarşamba

Yetmez Yıldırım Demirören Yeter!


Dün şu transferin görüntülerini izledim baştan sona. Şu transfer dediğim Guti işte. İnönü tıklım tıklım, gürültü, uğultu gırla! Adam biraz da neye uğradığını şaşırmış bir ifadeyle, biraz kasılarak, gerinerek çıktı yeşil sahaya. Yürüdü, yürüdü.. Bir lider nasıl dimdik durur ve gözünün içine bakanları nasıl yüreklendirirdi, işte öyle yürüdü kalabalığa doğru.

Tribün zaten coşmuşken, birkaç el kol hareketiyle o da bu coşkuya ortak oldu, katladı. Sonra birden bir ses yükseldi tribünden o masaya oturmak üzere, Demirören’e doğru yürümüşken “Guti  Fener’in anasını sik!” Açıkça yazmamda bir mahsur yok. Zira açıkça söylendi orada.

Anlamıyorum bu kafayı. Sahiden, bu raddeye gelebilmek için ne yapıyor bu insanlar onu da anlamıyorum. Bu transfer sezonunda biri istikrar abidesi, diğeri de deli fişek iki adamı alsın kulübün, ortalığın tozunu atsın, sen bu abidenin imza törenine git, rakibine say söv, adamı da bir nevi “araç” olarak kullan.. Yakışıyor mu? Bana kalırsa hayır.

Orada konuş Beşiktaş’ın büyüklüğünü bilmem nesini.. Böyle bir zamanda, öyle tarihi bir anda sen hala yeni gelen adama Fener’i siktirme derdindesin ama.. Dar kafalı olmanın, vizyonsuzluğun göstergesi bu, başka bir şey değil! Ben olsam bu yaratıcı Beşiktaş taraftarından beklerdim ki “Guti Madrid’in anasını sik!” gibi bir tezahürat çıksın, çıkmadı.  

Dalgayı bir kenara bırakırsam işte.. Olmuyor olamıyor. Tam böyle tüylerim diken diken, güzel iş yaptı adamlar diye izlerken imza törenini sen benim keyfimin içine limon sıkıyorsun, olmuyor.

Yıldırım Demirören konusu ise ayrı bir başlıkta incelenecek hale geldi yavaş yavaş. Quaresma ile birlikte” yoook, göz boyamaya çalışıyorsun ama yemezler tüpçü” diyen taraftar, bir anda dizlerinin bağını çözüverdi Guti transferiyle. “Yetmez Yıldırım Demirören yetmez” diyerek şakalaştı, Robinho da istedi, “Yeter Yıldırım Demirören yeter” diyerek ironi yaptı..

Tanıdığım çok sıkı Beşiktaşlılar var. Birçoğu bu transferleri takdir ederken bir yandan da geçmişte olanları unutmadıklarını beyan ediyorlar çekinmeden. Transferleri takdir etmeyen adamın ağzına herkesten önce ben vururum bi’ kere, büyük işler bunlar. Ama kimileri iki gram göz boyamaya kanıyor, tazecik futbolcusuna ana bacı dövdürüyor ya.. İşte böyle adamlara fazla bu kadarı diyorum. 

Fotoğraf: Burak Güven

22 Temmuz 2010 Perşembe

Dost mu? Ne dostu? Dostluk ne arar la bazarda?!

Bir notlar aldım bir notlar aldım şu maçı izlerken, sormayın gitsin! Ben zaten anlatacağım.. Bi yandan içimden içimden bir monologa başladım, bi yandan yazdım, maçı izledim. Sonra aklıma düşüverdi bizim meşhur amca, dostlukmuş! Tırnağımın dostluğu!

Maç başlamadan önce çoook güzel bir gün geçirmiş, Beşiktaş’ta bizim Bıyıksızlar’la toplanmış, kahve içmiştim. Eve de geldim hani Beşiktaş’tan, dedim ki dinlenirim, Bursa maçını izlerim falan.. Bursa maçını izlerken içimdeki kurdu durduramayacağımı anladım ben, çıktım evden Bursa maçının ilk yarısının bitiminde. Nereye mi? Koştur koştur Nevizade’ye, Fenerbahçe – Galatasaray maçını izlemeye! Hem de tek başıma..

Blogun takipçileri bilir Fenerbahçeli işte bu kız, yapacak bir şey yok bu saatten sonra dönmüyor oradan, elden de bir şey gelmiyor. İşin şakası bir yana, bildiğin deplasmanda izledim bu maçı ben! Nevizade geceleri’nin orta yerine düştüm yani tabiri caizse! Bir yanımda Sami Yen atmosferini cebinde taşıyan abiler, onların yanında küfürbaz yeni yetmeler falan.. Yanı başımda sövüp durdular da gıkımı çıkarmadım dakikalarca. Ama girişte bahsettiğim monolog var ya, ondan yaptım işte bi’sssürü!

Aman işte yiğitler(!) çıktı meydane. Tribündeki adam aylar yıllardır, belki de ömr-ü hayatınca gönül verdiği o formayı taşıyan futbolcuları o kadar yakından görmemiş. Sahadakiler, “lan bu maç hazırlık maçı mı, karşımızdaki de ezeli rakip falan, bi terslik olmasın hacı” tedirginliğinde. Taze yabancılar durumu ağabeylerinden dinlemiş, en şapşırık onlar.. İlk düdük derken, o düdüğü çalanın bir nevi düdük olduğunu idrak etmiş olduk. Sarı kartları uçuşturmaya başladı havada. İlk o zaman dedim işte kendi kendime, hani dostluk maçıydı arkadaş bu, kart çıkar, adamları, seyirciyi ger, 8’e 8 bitir madem maçı diye monologumu geliştirmeye başladım ben.

Derken derken bu Selçuk –Chelmetacarus olarak da bilinir- gösterdi hünerini, attırdı kendini. Onun öncesinde Bilica’nın eli var bir de, es geçemeyeceğim. Bilica, tüm o “eşeleme” durumlarında bile yanında durduğum, “bu adamın agresifliğini seviyorum ben arkadaş” dediğim adamdı. Ta ki bu maça kadar. Keza Selçuk konusunda birçok Fenerbahçeli, daha doğrusu futboldan anlayan insanla aynı görüşü paylaşıyorum, ona şüphe yok. Ama Bilica hakikaten bu takımın defansının, Lugano’yla birlikte, bir saatli bomba olduğunu kanıtladı artık. Saatli bomba dediğim de, estiği zaman patlıyor yani! Velhasıl bu maç üç ismi bu takımda görmek istemediğimi gösterdi bana, Bilica, Selçuk ve Kazım. Geldikleri yere geri dönebilirler.

O kadar “mahalle baskısı”na maruz kalan ben, takım on kişi kalınca bi’ tutuşturdum etekleri, ne yalan söyleyeyim şimdi. Tam totemlere başlamışken de o “çıkması zor” gol geldi. Çıkması zor’luğunu açmak gerek ama o kadar leziz bir gol ki, sözlerimle ezip geçmek istemiyorum yani onu. Dos Santos’un, gol öncesi topu ayağında tutabilmek için gösterdiği o muhteşem çaba da ayrı bir yazının konusu olabilir. Dirençli, savaşan adamı seviyorum ben sahada işte, mümkünse dışkısıyla kavga etmesin ama kimse, canımı yesin oturduğu yerden!

Tribüne hasret gurbet kuşları da bir anda hoop gaza gelip lay lay lay yaktılar meşaleleri, sonra bir çizik kamber abi gördük ki anlam veremedim kendisine kendi çapımda. Hakem "keserim topunuzu ama o top da benim" kasıntılığıyla yürümeye başladı soyunma odasına, bizim çocuklar da, kastettiğim iki takımın da futbolcularıdır, "hoca ya bişi yok ki bu hep olur bizde, ref ref calm down" yapmaya başladılar, işlemedi Alman’a, çekti gitti! 

"Hay hakem gibi" derken, "hani dostluk şeysiydi bu" derken geri geldi Thornistan! Bir nevi uzun su molası verip, maçı üç devreden oynattı cancağızım. "Dostluk maçı, Bundesliga maçı arkadaş, taviz vermem ben" duruşu takdir toplasa da, kendisine sallanan küfürlere mani olamadı bu durum, duysun buradan beni.

Ha tabii bu arada, ben bi yandan maçı kesip bi yandan da Twitter’da dolanmaya başladım Alex konuya ilişkin bir şeyler yazdı mı diye, yazmamıştı, rahat olabilirsiniz.

Maçın izlenebilir birkaç ismi vardı diyerek bitirmek istiyorum bu maç hakkındaki CSD bıdırdamamı. Zira bu maçla ilgili iki yazım daha olacak, hem Bıyıksızlar’da hem de NationalTurk’te, rastlarsanız onlara da bir göz atın derim. O kadar doldum ki aslında bu maça ben her bi’ taraftan, taşacak delik arıyorum!

Ha ne diyordum, futbolcular. Stoch, Cana, Bekir, Arda, Santos sahiden seyir zevkimi katladılar. Özellikle şu Bekir, geçen sezon Manisaspor’la oynanan kupa maçında yakaladığı o ivmeyi yükseltme çabasında, olur da bugünlerinden daha iyi olursa bu takımın as adamlarından biri olur sahiden. Ama Gökhan Ünal.. Sen hala birkaç fırına uğramalasın gibi geliyor be canım!

Kendime not: N’olur gol olunca avuç içlerini bi yerlere vurma, hala sızlıyor, saat gecenin bi yarısı olmuş! 

19 Temmuz 2010 Pazartesi

"Dünya" Fenerbahçeliler Günü


şu yaşadığımız pek enteresan gezegende bir şekilde cüzdanımızdaki nüfus kağıdının aynısını taşıyan o kadar çok insan var ki.. anası, babası türkiye cumhuriyeti vatandaşı olan, üçüncü göbekten bir türk'e değen sürüsüne bereket adam var `yeni delhi`'de, `honolulu`'da, `papua yeni gine`'de..

`işte` bu insan evlatlarının bazısı da futbola düşkün biliyor musunuz, çok ilginç bu da. yani adamlar futbol seviyor! bu futbol seven adamların bir kısmı beşiktaş'a gönül vermiş mesela "`çarşı buda'ya karşı`" diyor uzaklarda, öbürü galatasaraylı, hakan şükür formasıyla lincoln'e küfrediyor `champs elysees`'de.. bir kısmı da fenerbahçeli. daha geçen gördüm, bir tanesi big ben'in altında taraftar formasıyla fotoğraf çektiriyor..

`işte` bu gezegen türkler, gittikleri her yere taraftarı oldukları takımı da götürüyor. "dünya" diye çağrılan bu gezegende de bir şenlik havası esiyor aldıkları galibiyetten, kazandıkları şampiyonluktan sonra.. bir de tabi o başta bahsettiğim nüfus kağıdını taşımayan milyonlar da sevebiliyor futbolu, şeker de yiyebiliyorlar.. ben nasıl westham'e sempati besliyorsam, sen nasıl ajax'a karşı boş değilsen onlar da bizim üç büyüklere beş küçüklere yakınlık duyuyorlar..

`işte` tüm bunları toplarsan aslında, 'fenerbahçeliler günü'nün başındaki "`dünya`" ne demekmiş, az çok, hani yani "tamam" deyip kabullenecek kadar anlıyorsun.. gerisini de deşmeye "ahaha sen edirne'yi bi geçsene lan" demeye, çirkinleşmeye hiç lüzum kalmıyor..

kutlu mutlu ola.

13 Temmuz 2010 Salı

Casillas KalpKalpKalp!


İlla yazacağız dahasını, Allah’ın emri şimdi kocca şampiyonu, Avrupa’dan çıkan en taze şampiyonu yazmak.. İlla ki! Daha maçı nasıl izlediğimi yazacağım, maç yorumlarımı yazacağım ama bunu yazmadan duramadım.

Facebook’ta, orada burada kırk defa karşıma çıktı şu Casillas’ın yediği nanenin videosu. Bayıldım Sara’yı küttedenek öpmesine, oh be dedim, böyle kutlanır kupa!

Ama benim yurdumun güzide kızları, geçen hafta Behlül kaçar paylaşırken Facebook profillerinde, şimdi onun yerinde “Casillas kalpkalpkalp”.. Bi de bunu gaflet ve dahi hıyanet olarak isimlendirebileceğimiz bir biçimde “Kasillas” olarak dillendiriyorlar ki, değmeyin keyiflerine! “Erkek dediğin böyle olur işte..”, "Ah benim beyaz atlım kör talihim" minvalinde bi’ ton mıgırtı, Casillas da Casillas! Mübarekler, öpücüğü görünce Falım reklamı amcaları gibi oldular hep bir ağızdan!

Kendime not: Görseli tüm 40’ına merdiven dayamış ev kızlarına armağan ediyorsun değil mi? Yalan söyleme. Gülme de kıs kıs.

10 Temmuz 2010 Cumartesi

Yeni Bir Söyleşi Haberi


Bloglar arası ilişkilerin güçlenmesi taraftarıyım. Biz birbirimizi daha doğru anlıyoruz zira diğerlerinden.. Mini mini bir söyleşi yaptık işte Scarf Around My Neck ile.. Benim takip etmekten büyük bir haz duyduğum bu blogda, şimdi bir CSD söyleşisi okuyabilirsiniz!

İki alternatif link mevcuttur,

Bu ilki, bu da ikincisidir.

Teşekkür teşekkür. .

9 Temmuz 2010 Cuma

Ele Güne Karşı Yapayalnız...


Tadım kaçmıştı zaten. “O” gece, sokaklarında şarkılarla yürümeye alıştığım caddenin tüm vitrinleri içimde kırılmıştı. Bugün, biraz daha yandı canım. Hani, artık daha fazla yanmaz dediğin yer vardır ya, işte ben orayı çoktan geçtim zannederken, baktım ki henüz görmemişim orayı. Bugüne kadar.

“Telsim” başkadır benim için. Adımımı attığım anda, o herkesin bildiği Aslı’yı dışarıda bıraktığım bir yerdir orası artık. O merdivenler, koltuklar, hatta duvarlar hepsinin anlatacak onca şeyi vardır da bir dili yoktur, işte öyle bir şey! Önce CK, sonra komşu Vamos Bien, bugünse benim de içinde yer aldığım ve varlığından tıpkı Fenerbahçeli olmak kadar gururlandığım 1907 UNIFEB’den bir açıklama geldi; biz artık tribünde yokuz.

Bu şu demek, futbolcular sahaya çıkarken saha içi kameraları tribünleri taradığında siz sağ tarafta, kale arkasında sarı polarları içindeki o coşkulu, pırıl pırıl gençleri göremeyeceksiniz. Futbolun sadece “spor” olmadığından bahsettiğiniz anlarda, gözünüz “tribün şovu” aradığında kale arkası sessiz sakin kalacak.. 90 dakika takımına sesi, nefesi, teriyle destek olan o insanlar, grup olarak orada olmayacak artık.

Duygusala bağladın Aslı yine, romantik yapma” diyene çelme takarım, burnuna vururum. O adamlarla omuz omuza duran bendim çünkü “santrada”, neredeyse on saat süren yolculuklarla İstanbul’dan Ankara’ya 6 otobüsle giden bendim, o yüzden bağlarım her türlüsüne!

Hadi beni geçtim, binbir emekle, aşkla elindekini, avucundakini, yüreğindekini döken öyle güzel insanlar tanıyorum ki bu oluşumda ve elbet CK'da, Vamos'ta da.. Belki bu kararla, grup olarak maçları izlemeyecekleri gibi, onların büyük kısmı stada da gitmeyecek, çünkü biliyorum, haksızlıklara tahammül edemeyenler çok.. İşte o adamların içi yanacak ekran karşısında, adım gibi biliyorum!

Geçtiğimiz sezonun son maçı, Fenerbahçe'm için çirkinliklerin başlangıcı olmasın tek dileğim. Saraçoğlu’nda da Demet Akalın, Bengü falan çalmasın artık devre arasında Maraton Alt çekirdeğini çitletirken. MFÖ söylesin de dinlesin tribünlerin en şereflisi, duyanı duymayanıyla: Ele güne karşı yapayalnız, böyle de olmaz ki!

Fotoğraf:NKÜ UNIFEB'den, manevi okulumdan canlar..

8 Temmuz 2010 Perşembe

Maç Sonu Monologu..


İzledik Almanya – İspanya maçını. Tam tahmin ettiğim gibi seyretti her şey, sıkı ve kontrollü futbol oynayan iki denk takımdan, maç süresince daha “takım” olan İspanya kazanmayı bildi. Duran toptan atılan bir golle, hem de “saçı saçıma, huyu huyuma” benzeyen Puyol’un kafasından gelen golle..

Maç sonunda çılgın atan bir dolu yorum vardı sağda solda. Yok efendim aslında Almanya abartılmış balon bir takımmış falan! Yahu iki gün önce sen değil miydin adam, “bu ‘Alman takımı’ durdurulamaz” falan filan diyen? Ne oldu da bi maçta anında ters U dönüş yaptın sen? Arjantin’e, İngiltere’ye arkayı dörtlerken iyiydi de, İspanya’ya bir gol atamadı diye mi tü kaka oldu bu panzerler? Böyle konuşan adamlara sahiden ağır konuşmak istiyorum ben de ama “hanım kişiliğime” yakıştıramıyorum(!)

Maç sonu aklıma tek bir şey geldi benim. Şu başarıyı yakalayan takım, 2008’de Avrupa Şampiyonu olduğunda da aşağı yukarı bu takımdı. Bu adamların yine büyük çoğunluğu Barcelona’da forma giyiyordu. Dün gece de maç başlarken sahadaki İspanyol oyunculardan 8’i Barcelona forması giyiyordu. Yani Villa hariç, bu adamlar geçen sezon “höylölöy” bir arada oynadılar kocca sene! Aklıma gelen şeye geliyorum şimdi; diyelim ki bizdeki o ezeli rekabetin taraflarından birinde forma giyen 8 kişi milli takımın böyle bir maçında sahaya çıkıyor. Eminim ki birçok şuursuzdan çatlak sesler çıkacaktır, “O kazma ne iş yapar ki orada”, “hayatında kaç kere oradan gol attın sen?”.. Başarısı da başarısızlığı da beladır o takımın!

Kupayı kaldırsalar “aşırı fanatik radikal güçler”(!) kendi formalarını giyer sokağa dökülürler, kupadan olsalar rakipleri “sizin yüzünden oldu her şey” diye çemkirir durur. İspanya basınında henüz rastlamadım böyle haberlere, ama Katalanlar da coşar mı bilmem!

6 Temmuz 2010 Salı

Ben Tek, Siz Almanlar!

Turnuva’nın başında iki favorim vardı, Hollanda ve Arjantin. Arjantin’i Almanya, hunharca eledikten sonra, benim turnuva süresince gözüme pek bir hoş görünen diğer iki takımla, İspanya ve Uruguay’la yarı finale çıktılar. Çıktılar çıkmasına da o Almanlar yok mu…

Bi’ Büyük Fest’i işittiniz mi bilmem. Yeni Rakı’nın Kuruçeşme Arena’da gerçekleşen ve sanki “gelenekselleşecekmiş” izlenimi veren inanılmaz hoş organizasyonundan bahsediyorum. Emre Aydın, Yeni Türkü ve Emel Sayın’ın akla gelmez bir ahenkle sahne aldığı, rakıların mezelerin havalarda uçuştuğu, su gibi aktığı enfes bir etkinlik oldu. Hem de 1515 çeşit meze ile Guinness Rekorlar Kitabı’na da giriş yaparak. İşte oradaydım geçen hafta sonu ben de. Eğlendim, dostları gördüm, uzun zamanın yorgunluğunu bıraktım orada. Ama gelin görün ki Almanya – Arjantin maçındaydı aklım.

Sevgili S. azılı bir Almanya taraftarı. Sağ olsun, turnuvanın başından beri didişiyoruz bu hususta. Ben de Arjantin’i destekliyorum elbet fakat umutsuzum bu kontrolsüz Almanlar karşısında. Telefon geldi S’den. An be an skor bildirmeleri de devam etti ben festivaldeyken. 1 dedi, 2 dedi, 3 dedi, höh dedim, 4 dedi o da. Arkadaş, sen zaten devirmişsin İngilizleri, ağlatmışsın gençleri, bu sübyanlardan ne istedin? Paşalar gibi oynadılar toplarını, kenarda bir "ayaklı efsane", karizma paçalarından akıyor adamın! Hoop darmaduman ettiniz 90 dakikada! Yazıktır günahtır.

Ha işte o yüzden, istiyorum ki İspanya affetmesin sizi, hadi dört olmaz da şöyle 2-1’le falan geçsin istiyorum. İnşallah dinimiz amin!

Kendime not: Bu akşam öyle fena ki.. Ah Uruguay’ım, ah Hollanda’m!

3 Temmuz 2010 Cumartesi

Günün Anlam ve Ehemmiyeti..




Ne demiş büyük Türk düşünürü Soner Sarıkabadayı; Hak eden daim olur.
Akşamın enfes maçına dair bir şeyler karaladım, onlar da burada!

2 Temmuz 2010 Cuma

Turnuvanın "Rengi" Olmaktan Fazlası..


32 takım belli olduğunda benim gönlüm yine her zaman olduğu gibi en çok Hollanda’dan yanaydı. Hatta o kadar ki, maçlar başlamadan Twitter profil fotoğrafıma Hollanda bayrağını iliştirmiştim bile! Lakin Brezilya eşleşmesini duymadan önce bile benim kolum kanadım kırılır gibi olmuştu onlar yüzünden.. Bir de Robben’sizlik!

Önce Danimarka’yı geçmeyi başardılar ama seyrettiğim futbol güven vermiyordu. Japonlar, biraz olsun sarstılar onları kontrolsüz dirençleriyle ama unutmuşlardı ki “kontrolsüz güç, güç değildi”.. Ve son olarak Kamerun.. Artık herhangi bir iddiaları kalmamasına rağmen, seyirci üstünlüğünü de arkalarına alıp Portakalları soyup baş uçlarına koymak isteseler de bizimkiler “ite kaka” aldı maçı, derin nefesler aldım.

Fakat bir şey eksikti bu takımda. Bir “dağınık” hal vardı. Yani bugün bile isimlerini Almanya ile aynı cümlede geçirmeye çekinirim ben. "Bugün bile" diyorum, Brezilya’yı saf dışı bırakmışken!

Ne maç oldu ama!

İlk yarısı ve ikinci yarısı bu denli “zıt” çok maç izlemedik biz Afrika 2010’da. Brezilya erken gelen golle “moral motivasyonu” tavan yaptırınca, “a-ha” dedim, “yolun sonu görünüyor!” Robinho, benim bu maçta patlama yapmasını beklediğim isimdi. Fabiano’nun öne çıkmaya başladığı takımda “artık benim de bir şeyler yapma zamanım gelmedi mi” diyerek gaza geleceğini düşünüyordum ki, Robinho beni yanıltmadı sağ olsun. Gaza gelmiş. Fazla gelmiş ama, gaz sinir yapmış Robinho’da. Gol iyi, hoş, defansın “mübarek” bir hatası da var ama her pozisyonda da bi’ rakibe, bi’ hakem’e konuşulmaz ki canım!

“Japon hakem üçlüsü” de bi’ acayip, bir nevi “komedi dans üçlüsü” oldular gözümde. Biri tutar “nal gibi ofsayt” olan pozisyonu “saygısından” kesmez, biri taç atışını tekrarlattırmaktan zevk alır, bu zevk alan bi’ de elini cebine atıp kırmızı kartını bulur, “huop hacı?!” tepkisini görünce de sarıya döner. Tabii ki dalgınlıktan gitmiştir eli kırmızıya da, beni güldürmüştür bi’ kere, uzun olsun ömrü. Fakat “fazla adil” olma sevdalısı Japonlar olmuyor hakemlik işinde, futbol oynasınlar tamam, hepsi Tsubasa gözümde!

İkinci devre, Brezilya’nın üstünlüğüyle başlasa da bu üstünlük sadece tabeladaymış gibi görünüyordu. Zira Hollanda, biraz “titreyip kendine gelmişti”, durum onu gösteriyordu. Çok da arayı açmadan, yine de beni biraz sinirden zıplatarak da olsa bir şut geldi uzaklardan, ki ne gelmek! Sneijder, kanımca kendisine yazılması gereken bir gol attı, fakat onu Melo’ya kaptırdı. Bir “leziz” kornerin ardındansa kendi hanesine yazılacak o “şahane” golü attı, kendime getirdi beni.

Brezilya romantik takım. Gençler hassas. İlk golle devrilmeye yüz tutan takım, hoop ikinci golün ardından devrildi, on kişi kalınca da çöktü. Bu konuda futbolcuların karakteri, takımın karakteri elbette önemli ama Dunga’nın ayakta kaldığını görseydik keşke, yok, o da beceremedi. Turnuvanın başından beri “güçlü takım” dediğimiz takım, sadece “fizik” açıdan güçlüymüş demek, yazık..

Robben’e gelmeden olmaz. “Gol atamadı ki yea” diyenin ağzına vururum, bu bir. İkincisi, Kamerun maçında gördük ki, bu adamın bi yerinde bir sihirli değnek var, neresindedir bilmem fakat olduğu kesin! Bu maçta da ikinci golün “korner”inde o vardı. Maç boyunca da kah uydurmaca, kah sahici faullere maruz kaldı, bizi inandırmasından önce, daha geçer akçe olan şeyi yaptı, hakemi inandırdı. Bu durumlar biraz olsun lekeliyor büyük isimleri kanımca, hani o haybeye düşmeler kalkmalar, rakibe oynamalar falan ama.. Neyse, “banadokunmayanyılanbinyaşasıncı” bir tavır içindeyim şu an, değmeyin keyfime!

Kendime not: İçin, için için Uruguay’ı istiyor finalde, değil mi? Arjantin – Uruguay diyorsun değil mi, yalan söyleme bana!