30 Haziran 2010 Çarşamba

HaberlerHaberlerHaberleeer!

Çeyrek finalistler erdi muradına, biz çıkalım kerevetlerine.. Çok da sürprizli haller olduğu söylenemez ilk dört takımdan sonra da. Biraz kafa dinlemek, "len, maç başladı mı, hay aksi trafikte sıkıştım kaldım" daralmalarından uzak zamanlar yaşamak istiyorum azıcık.

Haberlerim var size. Ceza Sahasının Dışı, birbirinden keyifli isimlerle beni yakınlaştırdı, yazdıklarımı onlara eriştirdi. Bu sayededir ki üç farklı mecrada daha futbol yazmaya başladım, duyurmazsam çatlarım.

Evvela, Bıyıksızlar'dan bahsetmek istiyorum. Benimle birlikte 11 "hatunun" daha futbol konuştuğu, Ömer'ciğimin deyimiyle "enteresan" bir hareket başladı. Farklı takımları destekleyen, futbola farklı uzaklıktaki 12 dişiden futbol okumak hem erkekler hem de kadınlar için eğlenceli olacak kanısındayım. Bıyıksızlar'da yayınlanan yazılarıma erişmek için buradan yola çıkabilirsiniz. Gelecek zamanlarda bu projeden sık sık bahsedeceğim, bilesiniz.

Bir diğer duyurum Cafe Ruj'la ilgili.. Cafe Ruj, Turkuvaz Medya Grubu'nun kadınlarla en haşır neşir oluşumlarından biri. Sevgili Ahmet, Özlem ve Miray'a burada afili birer teşekkür sunmalıyım satır arasında da olsa. Bu "dişital platform"un bloggerlara inanılmaz kıymet verdiğini söylemek mümkün. Benim de yazılarım CSD'den bağımsız olarak orada yer buluyor kendine. Kadınlara futbol okutmak.. Şen ola düğün yani.

Son olarak da NationalTurk'e gideceğiz. NationalTurk.com, son zamanlarda sıkça takip edilen bir haber sitesi olmaya başlamıştı. Ben de keyifle uzaktan izlerken, Sevgili Yusuf'tan bizde yazmak ister misin teklifi geldi, pek sevindim. İlk yazım dün itibariyle yayınlandı, yazıyı okumak isteyenler buradan erişebilirler. Artık her hafta yepyeni bir yazım da NationalTurk.com'da arz-ı endam edecek.

Haberleri izlediniz anacım.

Kendime not: Güzel oluyor sanki böyle değil mi, bi' tebessümler falan.. Hadi bakalım.


29 Haziran 2010 Salı

Sarılalım Kocaman!

"Dertli kulüplere gelen, işte benim Aykut Kocaman" duruşu içime su serpti mi?
Hayır.

Hayırlı, uğurlu olsun.

Ha bu arada sanılmasın ki bu hatun maçları izlemeyi bıraktı falan, yok öyle bir şey. Gayet izliyor, izletiyorum. Sadece şu sıralar günde 3 yazı yazma limitlerimi zorluyorum, futbol ile alakalı şüphesiz. Çeyrek finalistler bir belli olsun tamamen, topluca çekeceğim kulaklarını.

Yarın yine birkaç günlüğüne İstanbul'u terk ediyorum.
Cumartesi de buradayım.

Kendime not: Oldu olacak cep telefonunu da yaz, merak edenler arasın sorsun, ne dersin?

24 Haziran 2010 Perşembe

FotoPost #11




Sevmezdim Ben Dünü, Mesut Olmasaydı...

Dün akşam beni sevindiren tek bir şey vardı, o da Mesut'un performansı. "Aman adı Mesut, ondan öyle seviniyorum, aslan parçası Türk" falan dediğim yok adama. Sadece dirençli ve sağlam bir futbolcuyu izlemek keyiflendirdi beni o kadar. Yoksa Slovenya yasım sürüyor akşamın ilk dakikalarından beri..

ABD fizik gücü üst düzey bir takım, şaşkınca da istekliler bu kupa için, en azından ellerinden gelenin bana kalırsa üst limitlerini zorluyorlar. İyi oyun, bazen de iyi skor demek oluyor işte bu. Dün akşam son anda gelen "kurtarıcı" golle birlikte kendilerini ipten almayı başarmaları da bunun bir kanıtı. Güzel bir maç izletecekler kanısındayım ikinci turda.

İngiltere, maçı "çılgın gollerin kaçtığı" bir maç olmuş. Olmuş diyorum, çünkü maçın tek golünü gördükten sonra evden çıktım, akşam duydum olanları, izledim. Sevmiyorum bu adamları, Fransızlar'dan beter olsunlar diyorum ama bana mısın demiyor kimse, bir çelme takan yok bu adamlara adam gibi! Zerre desteklemediğim Almanlar biraz canlarını yaksın istiyorum şimdi.

Gana kör topal, şut tercihleri çok başarısızdı özellikle dün akşamki maçta. 20. dakika itibariyle canım kuzenim E. ile "3 numara kim? Gyan mı o?! Çıkar baba onu!" deyip durduk. Sesimiz işitildi sonra.. Bu Afrikalılar'ın bi' sıkıntısı var, rakiple oynamak yerine kendilerini rakipleştiriyorlar adeta, topu alıp "Allah Allah" nidaları atarak koşturmaya başlıyorlar ciğerleri yettiğince. Hani iki çalış atayım, duvar pası yapayım falan yok. Hepsi löngür löngür koşuyorlar. Fizik estetiği de bir yere kadar hani, koşan adam iyi hoş da, futbol da atletizm değil nihayetinde! Finish'i görmek 3 puan getirmiyor yiğitler!

Velhasıl ilgilenmediğim adamlar çıktılar gruplardan dün akşam. Kuzenlerle maç izlemenin tadı başkaydı ama her şeye rağmen. Gerçi bu evin bir uğuru var Almanlar için, hangi maçlarını izlediysem burada kazandılar! En vahimiyse, bizi yendikleri maçtı.. Unutulur gibi olmayan hani.. O. Evet..

Kendime not: Hala karar veremiyor musun sen? Hollanda, Arjantin, Uruguay, Brezilya.. N'olcak senin halin?

23 Haziran 2010 Çarşamba

"Messi görmüş masum Karagounis"


İnsan gazla çalışan bir yaratık. Bunu Afrika 2010’u izlerken biraz daha yüksek sesle söylemeye başladım. Futbolcuların kalitesini elbette tartışabilir, konuşabiliriz. Ama böyle turnuvaları biraz da teknik direktörlerin belirlediğini düşünüyorum ben. Bir ulusal takımda, farklı birçok takımda forma giyen, ülkenin en yetenekli oyuncularını bir araya getirip koordine etmek, yönetmek meziyet isteyen bir iş. Tabii burada da teknik direktörlerin “yöntem”leri ön plana çıkıyor. Kimi ağırlığını koyup emirlere boğuyor oyuncusunu en diktatör kılığıyla, kimi onlardan biri oluyor antrenmanda, maç sırasında.

Maradona, biraz da o sahadaki adamların yerinde olma şansına erişmiş bir adam olduğundan sanki bu işin üstesinden pek de güzel geliyor. Raymond gibi "höt-zöt ve bi' o kadar kof" hallerden uzak. Kadrosuna dil uzatmak da pek kolay değil. Aksamalar olsa da takım bunlara direnmeyi şimdilik biliyor. Kanımca şu anda turnuvanın mental açıdan en iyi durumda olan takımı. Bunda aldığı galibiyetlerin payı şüphesiz var, fakat baskın faktör bence Maradona’nın turnuvanın başlamasıyla birden değişen vizyonu. Adam takım elbiseye girdi, bi şekiller falan! Son sözüm, işin şakası…

Yunanistan içimi bayıyor, yemin ediyorum. Yani şu memlekette onları benim kadar seven az insan bulursunuz ama Avrupa Şampiyonu olmasına oldun da, iki gram bir şey koyaydın arkadaş o takımın üzerine, “futbolcu koydum” deme bana, mantığı değiştir biraz derim sana! Defans defans, ölümüne defans.. Artık maçı attıkları golün kazandırdığını unutmuş neredeyse takım, neredeyse maçı santranın sadece bir cephesinde oynayacaklar sanrısındalar!

Karagounis’e getirmek istiyorum sözü. Bu adamların hepsi bizimkilere benziyor da bu adam daha bir benziyor hepsinden. Hali, tavrı, yürüyüşü, mimikleri falan. Sevmiyorum sevemiyorum ama. Bir de bugün “Messi görmüş masum Karagounis” hali vardı ki tadından yenmezdi sahiden, yemedim ben de ama bolca güldüm. Her top durduğunda Messi’nin yanında bitip sataşmalar falan. Şortunun cebinden “afyon”unu çıkarıp “açılı emo fotoğrafı” çekecek diye korkmadım dersem yalan söylemiş olurum!

0-0 biten ilk yarıdan sonra ikinci devre başlarken Arjantin’in Yunan oyunculardan sonra sahaya hep birlikte çıkması bence birçok şeyin göstergesidir. Bu adamlar sahiden inandıkları bir yerdeler, birbirlerine ve kendilerine inanıyorlar, takım olmuşlar. Yine Maradona’ya getirmeyeceğim lafı, korkmayınız.

Messi güzelliklerin habercisidir. Bu maçtan sonrası biraz da onun maharetlerini gösterecektir biz fanilere. Dilerim goller atsın, ayağından geldiğince!

Nijerya – Güney Kore maçı... Aslında her ne kadar gruptan çıkmasını istediğim iki takım çıksa da gruptan Nijerya’ya yanmıyor değilim. Özellikle Yunanistan’a kaybetmeleri hala yara içimde, ölsem unutmam herhalde. Yine söylüyorum, bu turnuvada çok söyledim bunu ama “olmadı mı olmuyor.”

Şimdi eşleşmeler belli; Arjantin – Meksika ve Uruguay – G. Kore.

Gönül şiddetle Arjantin ve Uruguay diyor ama.. Kimi seçsem diğerinin hatrı kalıyor.

Kendime not: Bugün bile 14:30 maçı yok diye bir boşluk hissettin ya, final maçından sonra salak salak dolanacaksın ortalıkta boşluktan, haberin var değil mi?

22 Haziran 2010 Salı

Uruguay - Mexico!


Şu maçların aynı saatte oynanması işi hiç güzel değil bi' kere. Yani futbol ne zaman tatsızlaşır sorusuna yanıt anlarından biridir bana kalırsa maçların eş zamanlı yayınlanması. Açıkça söyleyeyim, bu son grup maçlarından gram tat almayacağım. Ha bugünkülerden aldım mı? Tabii aldım. Hem malzeme hem hadise güzeldi çünkü!

Ben hiç şüphesiz grubun en zevkli maçlarını bize izleten Uruguay – Meksika maçını seçtim izlemek için. Raymond’ın o meymenetsiz yüzünü görecek halim yok yani. Futbolun en itici yüzlerinden biri bana kalırsa. Farkındaysanız bıraktım “vukuat”larını, sadece tipine oynuyorum adamın.

Gülcemaline saatler harcanabilir Lugano’mu ve en az onun kadar "şirinşeker" Dos Santos’u izledim uzun lafın kısası. Maçta tek gol oldu, güzel de gol oldu. Golü bulduktan sonra her ne kadar rahatlamış da olsa savunmayı bırakmayan Uruguay gol yemedi, rakibini kontrol altında tutabilmeyi başardı. Fazla yormadı, yorulmadı. Zira 1-0’lık skor bile bu iki takımı gruptan çıkarmaya yetti de arttı.

Suarez beni sürekli “kararsız” bırakan bir oyuncu, iyi mi kötü mü nedir bilemiyorum yani. Bazen öyle akıllıca işler yapıyor bazen de o kadar saçmalıyor ki, “çıkar git o formayı ya” diyorum. Forlan ilginçti bu maç yalnız. Sanki görünmez oldu, gezdi. Bu görünmezliğin kimseye bir faydası olmadı ama yani. Sahada dinlendi diyebiliriz. Ya iyi marke ettiler bu adamı, 3 kişi birden bastılar ya da o rölantiye aldı kendini, sezdirmeden takıldı maç boyunca. Ne olursa olsun, Diego Forlan sevdiğimiz bir topçudur tabii, ben söylerim bir şey söylenecekse, siz aleyhinde konuşmayın rica ederim.

İtiraf da edeyim hadi, maç öncesi S. İle iddaa oynadık. Onu da yaktım, kendimi de. Daha doğrusu onu ruhsuz Fransızlar yaktı. Ben dedim ki son maç, malum. Hazır Fransa bu kadar karışmış ve Fransız kamuoyu duruma okkalı tepkiler verirken, bu adamlar gaza gelir, Ribbery’dir, Cisse’dir, biri atar da golü bulurlar, hiç değilse kendi vatandaşlarına affettirirler kendilerini dedim, Fransa’ya oynadım. Ama içten içe de ev sahibi olması sebebiyle gözler üzerinde bir Güney Afrika var, adamlar belli ki son maçlarını oynuyorlar, onlar da Afrika kıtasını mutlu edebilmek için asılacaklar maça diye düşünüyordum.

Koca Afrika kıtası, hele de Fransızlara “fazlasıyla dolu” Afrika bırakır mı maçı, alır hıncını. Bunu, kuponu hazırlarken düşünemedim tabii. Ama fakat lakin, ikimiz de üzülmedik bu skora, bir de 10 kişi kalınca Fransa, daha bile sevindik hatta. “Şimdi onlar düşünsün!” de dedik Fransa milli takımına el sallarken.

Kendime not: İyice "ciciş" oldun sen be, ne o öyle "şirinşeker" falan?? Adam gibi izle şu maçları!

21 Haziran 2010 Pazartesi

Pique'ye Günün Mektubu



Biricik Gerard,

Nasıl yorgunsun biliyorum ama sana bugünümü biraz anlatmam lazım. Zira bu bir "açık mektup" olduğundan ve yayınlayacağım yeri de 7'den 70'e okurlar ziyaret ediyor olduğundan, onlara birkaç söyleyecek sözüm var. Bir nevi Pique sana söylüyorum, okurum sen anla durumu yani, idare ediver canım!

Geceden beri ne dualar ettim o Portekiz bıcırları kaybetsin diye, bilsen! Hele o köylü güzeli Ronaldo ve onun o pis sırıtışını görmemek için ne dualar ettim! İşte biraz da bu yüzden, totem yapayım deyip maçı izlememeyi seçtim. Ha, işim de vardı biraz, o başka. İlk devreden sonra, "hadi be Aslı" dedim, "aç şu maçı da izle, ne var yapacağın şu saatte bundan daha iyi??" İyi ki de demişim. Açar açmaz 2-0 oldu, 3, 4, derken 5, bir baktım 6, -izninle- çüşünüz 7! "Buldunuz mazlumu, bir de siz vurun" dedim Portekizli işgalcilere Gerard.

İlk maçıyla gönlüme "sempatik enerjiler" yollaran Kuzey Kore'mi bir çırpıda perişan ettiler, elebaşları Ronaldo ile. Hadi goller güzel, tamam. Ama bu "artiz"in "ben attırdım oğlum bu golleri hepinize, Portekiz demek Ronaldo demek huleeeyn" bakışları, alaycı mimikleri, içimdeki vandalı uyandırdı. Biliyorum, ben böyle dedikçe bir korku sarıyor seni, "benim minicik papatyam nasıl böyle konuşur, iyice Mahmut'a bağladı" diyorsun ama ne yapayım Pique'm, nazlı kuşum, sinirleniyorum.

Sonra kuzenim geldi, lafladık biraz. Pembe oje almış, çılgın! Oturdu bana oje sürdü, bir yandan erik yerken biz. O arada bir taraftan da onun Kars seyahatinin fotoğraflarına bakıyoruz. Göz ucuyla da olsa Şili'nin merakla beklediğim maçını izliyorum ben de tabii kaçak kaçak. Yer yer kuzenciğimin "dürtmelerine" ve "Aslııı, fotoğraf gösteriyorum, bana bak" demelerine rağmen iki golü de gördüm. Ofsaytlar, kartlar, falanlar.. Pis maç oldu da, sevindim adaletsizliğin böylesine ben, Şili candır. Sen de benim gibi düşünüyorsun biliyorum. "Canlarına okurum onların" dediğini duyar gibiyim, hınzır!!!

Bir de sen.. Senin çektiğini kimse çekmedi şu turnuvada şimdiye kadar. Kart gören de çekmedi, eliyle gol atan da, penaltı kaçıran da.. Kramponlar seni sevdi be Pique'm, kaşını gözünü derken, bu gece de ağzını dağıtıverdiler. Kıyamam! Fakat sen oyuna döndüğünde dedim ki, "evet işte benim Gerard'ım!" Villa da sağolsun yüzünü güldürmüştür eminim. Bağladınız Honduras'ın elini kolunu, aferin.

Artık dikkat et kendine. Son grup maçlarında dişlerin avuçlarında soyunma odasına inmeni istemiyorum canım.
Beni sorarsan ben iyiyim diyeceğim ama ben bu kadar kendimi anlattıktan sonra beni sormazsın diye düşünüyorum..

Hadi bakalım, yat dinlen biraz şimdi. Kalbim seninle, annemlerin selamı var, babam "Ömer'i bulursa benden bir vuvuzela ısmarlasın Johannesburg'da" diyor. Dikkate alırsan istikbalimize zeval gelmez.

Öperim.

20 Haziran 2010 Pazar

Faciadan Hallice...


Belki de gecenin en şanslısı oydu.
Skor temiz, takımı galip, oh mis!
Ne Fabiano'nun eli var, ne Keita artistliği!
Dinledi maçını radyoda, dostlarına sarıldı, sevindi!
Oyuncusundan hakemine, turnuvanın şimdiye dek oynanmış
en facia maçıydı gözümüzün gördüğü..

Uğurlu olsun..

Mamma mia!

Pierre, Luigi, Collina..
Evinize dönün artık canlarım.
Zaten karnım aç, en güzel Italiano'larınızı yapın benim için bebekler, hadi.

Geçen Güne Kısa Kısa...

Su kaynamaya yüz tuttu. Son maçlar öncesinde gruplar kızıştı, tam da benim sevdiğim kıvama geldi atmosfer. Tonlarca iş arasından, gözümün ucuyla da olsa izleyebiliyorum şu maçları ya, kendimi öpüyorum bunun için, her gün!

İngiltere sürpriz olmaya devam ediyor. Takımdaki kopukluğu görmek içinse göze ihtiyaç yok. Sahadaki huzursuz halleri, belki de içeride bir şeylerin yolunda gitmediğini söylüyor. Capello da Rooney’nin fizik açıdan hazır olduğunu ancak mental olarak sıkıntı çektiğini bu nedenle de gol kaydedemediğini söylemiş. Be Capello demek geçiyor içimden, bir tek kanımın zerre ısınmadığı Rooney mi var senin elinde İngiltere adına gol atabilecek? Şaşarım yani.. Bir de bunun üzerine kupadan futbolcuların çekindiklerini, inanılmaz stres altında olduklarını söyleyen Capello’yu Gerard da desteklemiş, olan oldu, bunu değiştirebilmek için son şansımız demiş, baskıyı bir kat daha artırmış. Elbette ABD karşısında bir galibiyetle başlayabilselerdi kupaya, her şey daha farklı olacak, kimse de kimseye yüklenemeyecekti bu kadar. KısFmet!



Slovenya ABD maçıysa enfes bir maç oldu sahiden.. Benim şimdiye kadar izlediğim en arzulu maçlardan biriydi, iki takım da deliler gibi istedi kazanmayı, Slovenya kazanmaya da çok yaklaştı fakat ABD bırakacak gibi değildi maçı. Tam ben Coniler eve dönsün dediğimde golleri geldi, bir puanı kurtardıklarına üzülerek çıktılar sahadan. Yarım saat daha olsa, oynarlardı şüphesiz!  



Sürprizi bol bir Dünya Kupası izliyoruz, malum. Benim hiçbir zaman favorim olmayan, fakat 2010’da herkesin “fena” desteklediği Almanya da bu sürprizlerden birine imza atarak Sırbistan’a yenilmeyi seçti. Kanımca iyi de yaptı. Ben biraz bu mağlubiyette ilk maçtaki farklı zaferin etkisi olduğunu düşünüyorum.  Gazı “fazladan” alan gençlerin bir nevi duvara toslaması. Dilerim devamı gelsin.


Gana – Avustralya maçı özellikle Galatasaraylılar tarafından beklendi beklendi durdu! Zira Kewell’ın forma giyeceği belli olduktan sonra herkes bir Galatasaray yönetimine dönerek el kol hareketi yapmaya başladı. Bu el kol hareketlerini gören Kewell geri durur mu? O da yaptı da pahalıya mal oldu onunki, erkenden çıktığı odaya geri dönmek zorunda kaldı cancağızım. Seviyorum bu adamı, hırsını da seviyorum, o hırsa kurban olduğu zamanları da seviyorum. İstekli, arzulu oyun sonuç getirmedi, 10 kişi kalan rakibine basa basa bi’ hal olan Gana golü bulamadı, bir maç daha tükendi gitti böylece.


Ah Hollanda! Canım Hollanda! Japonlara karşı dağınık bir futbol oynamasına rağmen kazanmayı beceren Hollanda’m biraz olsun ümitlerimi yeşertti, ilk maçtan çok daha haz veren bir mücadele izledik. E tabi bir de enfes bir gol. Yalnız golden sonra Japonya’nın kalecisinin Jabulani’ye mi kendisine mi küfür ettiğinden çok da emin değilim. Aklınızda bulunsun, Taksim Bambi’ de maç izlemeye kalkarsanız ara ara at yarışlarına “zaplayıp” insanda “tepe tası atması”na yol açıyorlar, kavga falan ediyorsunuz maçın son beş dakikasını izleyebilmek için, haberiniz olsun.


Gecenin maçı. Afrika temsilcisi Kamerun, Danimarka karşısında belki de elinden gelebileceğin en iyisini yaptı. Sadece gol şutlarındaki şanssızlık ve biraz da beceriksizlikleri yüzünden beceremediler galip gelmeyi. Eto’o’nun attığı gole Rommedahl “muh-te-şem” bir golle yanıt verdi ki, gözlerimi kapatıp bir gol düşündüğümde çok az görüntü gelir gözümün önüne, onlardan biri oldu bu gol de, “hayatımın futbol jeneriği”ne girdi. Kamerun da bu maçla kupaya vedasını imzalamış oldu.

Slovakya – Paraguay.. Vallahi sözüm yok. El ele uzansınlar Kuzey sahillerine artık, yazın tadını çıkarsın bunlar. Mümkünse de bi 16 sene görünmesinler kupalarda falan canım. Tamam? Öptüm. Bye! 

18 Haziran 2010 Cuma

Dünya Kupası'nın 36 Saati!

Neler oldu öyle ya! Şurada iki gün es verdim neler neler oldu. İlk maç bayıklığı takımların üzerinden kalktı, hem de ne kalkmak! Slovenya – ABD maçını izlerken yazayım geçen günü madem, içimde kalmasın..

Günlerdir feci bir yorgunluk ve uykusuzlukla mücadele eden bünyem, en olmayacak maçta, Uruguay maçının ikinci devresinde kendine yenik düştü. Diego, açılacak dediğim maçta açıldı. Gerçi ben göre göre ilk golü görebildim ama içten içe desteklerken heyecandan çırpındığım bir iki takımdan biri olan Uruguay farklı kazandı, gruptan çıkacağını da gösterdi böylece. Lakin Forlan’ın neredeyse her golden sonra forma çıkarıp sallama alışkanlığını Dünya Kupası’nda rafa kaldırması iyi olmuş. Elbette takımı için. Yoksa biz onu karın kaslarıyla seviyoruz!

Ah Argentina.. Ömer’ciğimin "hiçbir şey yapmadı ki" dediğin Higuain’in attığı üç gol ve Kore’nin kendi kalesine gönderdiği bir gol tertemiz bir skora götürdü bizi. Maradona’nın takımı karşısında çok da direnç gösteremeyen Kore takımı (Sergen’ciğimin kulakları çınlasın) her ne kadar direnmeye çabaladıysa da karşısında pek de “insan olmayan” Messi bulunduğundan elleri kolları bağlandı, kaderlerine razı oldular. Arjantin’e karşı ofansif futbol oynayan onları zorlar diye düşünüyorum şimdi bundan sonra. Onlara karşı, açık ve gol atmak için çabalayan bir takım, defansında açıklar verip Arjantinli golcülerin yapabileceklerine rağmen risk alırsa kazanır. Yoksa, herkes Arjantin’e boyun eğmek zorunda kalabilir gibi…

Yunanistan Nijerya maçı’na gelirsek.. Daral futbol örneklerinden güzide demetler sunan Komşu, yine pek de farklı olmayan bir görüntü çizdi. İstekli ama yetersiz Nijerya istediğini alamadı ve bir Afrika takımı da zora soktu kendini. Başından beri berabere biter dediğim maç, Yunanistan’ın bir farklı üstünlüğüyle bitti.

Akşam.. Akşam.. Fransa.. Öyle güzel oldu ki, yazarken bile yüzümde beliren gülümsemeye mani olamıyorum! Meksika, adeta “kilitledi” Fransa’yı, ağzına ağzına vurdu!

Turnuvanın başından beri bir maçı ilk kez dışarıda izledim, yanımda T. vardı. T. ile birlikte izlediğimiz ilk maç, o da bir futbolsever, lakin fena bir Galatasaraylı. Söz bir onlara bir bize geldi gitti ve nihayet başladı maç. Başlarken "Marquez’den gol bekliyorum" dediğimde “höh gol ne arar la Marquez’de” dese de bana T., maç boyunca didişmek bir yana dursun, ikimiz de Meksika’nın refahı için gözümüzü kırpmadık!

Şimdiye kadar bu kadar yüksek tempoda ve böyle arzulu çok az maç izledik turnuvada. "İki takımın da kazanması şart maçlar" oynandığı için artık, görüntü çok daha farklı, daha “futbol”. Bir penaltı bir de “şahane” golle 2-0 gibi net bir skorla devrilen Fransızları gördükçe “İrlanda’m İrlanda’m cennetim, benim eşsiz milletim” diyerek meşaleler yaktık. Dos Santos, ki memlekete yakın adam diye söylüyorum, kalsın ülke sınırları içinde. Onu izlemek çok zevkli!

Ayrıca Henry gibi fark yaratan bir adamı da maçı kaybederken kulübede, yamacında oturtan teknik direktör, ancak teknik bir traktör olabilir! Haktır sana mağlubiyet.. Henry dediğimiz adam, eliyle falan da atar golünü, hiç değilse(!) senin kuyruğunu dik tutmanı sağlardı adam..

Almanya maçınıysa kaçırdım. Yenilmiş diyolla, ne güzel söylüyolla!

Kendime not: Ayrıca Daum konusunda da bir iki lafın vardı, unutma. Ayrıca Slovenyalı futbolcular apaçiymiş! O nasıl gol sevinci öyle?! Coni'ler de 2-0 mağlup durumdalar an itibariyle. Bırakın futbolu canlarım siz..

17 Haziran 2010 Perşembe

Nasıl bir 24 saat!



Bugün yazacaklarım o kadar birikti ki!
Uruguay şenliği, Arjantin festivali, Daum sıkıntısı..
Hatta Hellas, ki canımdır..

Hepsini biriktiriyorum.
Elimdeki, avucumdakini dökeceğim gece yarısı.

16 Haziran 2010 Çarşamba

Por Que??


Şimdiye dek tek kaçırdığım maç da Honduras – Şili maçı oldu ki en heyecanla beklediğim maçtı Şili’den dolayı. Amma izleyemedim, henüz özetini bile göremedim. Olsun. İspanya maçını pek de rahat maç izleme olanağımın olmadığı bir yerde izledim de n'oldu, şaştım.

Del Bosque, takımı “pas manyağı” yapmış. Bir yandan vuvuzelalar vuvularken, bizim çocuklar da gözler yerde ha babam paslaşınca iyice maymun oldular. Ne şutlar kaleyi buldu, ne ikili mücadelelerde ayakta kaldılar. Hadi ben abartıyorum biraz, tamam. Hep yaptığım şey yani. Ama çoklarınca tek favori gösterilen İspanya’nın oynayacağı oyun mudur bu? Şunu da söylemeden geçemem, top sevecek bir takımı, bu 1+1’in 2’ye eşit olması kadar net benim gözümde. Alonso’nun Navas’ın yaptıkları da karşılığını bulsa ne olurdu yani? Olmadı mı olmuyor. Top bazen bir tarafı daha fazla seviyor.

Eren’i çok başarılı buldum. İlk kez adam akıllı izledim desem yeridir fakat beni çok tatmin eden bir oyun sergiledi, eminim çok daha iyisini de yapabilir. Sürekli çeşitli polemikler doğurulmaya çalışılıyor bu çocuklarla ilgili, Mesut gibi, Eren gibi Türk oyuncuların farklı ulusal takımlarda oynamasıyla ilgili. Bunu yapmak, bu adamların kalitesinin üzerine çamur atmaktan başka bir iş değil. Ha elbet ben de görmek isterdim bu çocukları Türkiye formasıyla, o başka. Ancak onları Türkiye formasıyla sahada görmek istemek, Puyol’u, Heinze’yi Türkiye formasıyla görmeyi düşlemek gibi tıpkı. Türk asıllı Alman, Türk asıllı İsviçreli adamlar bunlar. Elden bir şey gelmez. Ama dediğim gibi, bu insanların yaptığı işi de “kuru milliyetçilik yaygaraları” arasında boğmamak gerekir, adil olmak adına hiç değilse.

Velhasıl.. Favori İspanya, turnuvanın en büyük sürprizini yapmıştır gün itibariyle. Şenlikli günler başlıyor demiştim dün, ahan da başladı!

CK Tribünü Bıraktı

Böyle satır arasında söylediğime bakmayın. Bir kanadım kırıldı gibi. Cefakar Kanaryalar, Grup CK tribünü bıraktığını açıkladı. Telsim’de, taze Telekom’da hep onları arayacak gözler. Önemli bir renkti onlar sarı-laciler içinde.. Açıklamalarını okumak isteyen de buyurabilir buradan..

Kendime not: Bu aralar bu "topçular" ne çok "olmadı mı olmuyor" dedirtti sana beybi..

Finali Finale Bağlamak!

Tam oldu derken, hadi bu sabah şampiyonu bilip öyle dökülelim yollara derken Celtics adeta kaybetmek için oynadı!

Maç o kadar da kötü başlamadı şimdi, haksızlık etmeyelim. Ancak Perkins'in sakatlığının ardından "guard"ı tamamen düşen Boston'ı, ev sahibi Lakers ne yazık ki affetmedi.

1962 ve 1966'da, yani eş zamanlı olarak tıpkı şimdi olduğu gibi Dünya Kupası oynanırken, benzer bir durum olmuş iki takım arasında. Final serisinde iki takım da 3-3'e gelmişler ve son maçları hep Celtics kazanmış.

"Tarih tekerrür etsin" der dileklerimiz.

Okura not: İngiltere ve Brezilya şampiyon olmuş o tarihlerde de ayrıca. Bakalım bu da tutacak mı..

Afrika 2010 Yeniden Açılış Maçı(!)


Sabır tükenirken demiştim.. İşte sabır tükenirken Brezilya ve hatta Kore bana çok iyi geldi! Başkaları ne der ne düşünür, hiç bilmem!

Brezilya'nın havası suyu başka canlarım. Etrafımda o memleketten insanlar olduğundan, bunların bir kısmı çok da yakınım olduğundan biliyorum ki bu adamların hamurunda henüz çözemediğim bir sihir var. Lakin çözmek kimin umrunda?! Mühim olan onlardan tat almak. Dunga'ya rağmen ben bu tadı aldım mı akşamki maçta? Evet aldım!

Maç öncesi yaptığım iki yorum vardı, üst olur, Maicon gol atar. Bunu işiten arkadaşlarımdan "Haha Aslı abarttın sen iyice, turnuvada üst olan kaç maç var ki, bu da berabere biterse şaşırmam. Hem Maicon nasıl gelip de gol atsın allaasen, Robinho desen neyse!"ler işittim. Rabbim, şükürler olsun en bin'inden, yüzümü kara çıkarmadı.

Kore, kimsenin beklemediği bir dirençle, canını dişine takıp sıkı bir defansla korkuttu Brezilya'yı, yer yer rakibinin oyununu da bozdu. Ama en çok ulusal marşlar okunurken ağlayan o futbolcu bitirdi beni. Nasıl bir "yükseliş" yaşadığını tahmin etmek çok da güç değil, lakin elbet yaşayan bilir..

Maicon fena bir adam, çok fena. Diri, dayanıklı, hırslı.. Görevinin çizgilerini bilen ancak yaratıcılığıyla o çizgileri çok da yerinde esneten bir adam.. Gönül ister ki beni benden alan formayı giysin bir gün.. Rüyalarda buluşuruz!

Hadi kısa kesiyorum. Gerçi bu turnuvada 4 gollü maç da oldu, bu kadar uzatmadım lafı! Şunu söyleyebilirim ama, beni dirilten maçtır Brezilya - Kore maçı. Neredeyse tüm maçlara bakıp "size de, oynadığınız oyuna da" derken bir anda "oyun yeni başlıyor" diyerek bana heyecan zerk eden bir karşılaşma oldu. Bereketli olsun!

Kendime not: Hiç maç kaçırmadın kızım, aferin sana! Slovenya maçı bile izledin yani bayılmak pahasına, anlatırsın yıllar sonra..

15 Haziran 2010 Salı

Sabır Tükenirken...

Bir yazıda iki maç toplamda ise dört takım vurmak istiyorum ki, bildiğin vurmak istiyorum ben bunlara artık. Bu ne be?!

Günün ilk maçı Yeni Zelanda – Slovakya maçı.. Ne yazsam diye düşünüyorum ama sıkıntıdan gözlerimin kapandığı bu maç zerre bir şey bırakmadı zihnimde. Ne Stoch gördük adam gibi, ne başka bir şey.. Formalite icabı çıktı top çevirdi işte gençler. "Koştular" bile demiyorum fark ettiyseniz. Yeni Zelanda aslında sempati beslediğim güzide ülkelerimizden biri. Son dakikada aldıkları puansa haklıdır. Böyle dandik bir maç oynanmamış sayılsın böylece bu skorla.

Fildişi Sahili - Portekiz maçını da eşekler gibi bekledim ben. Ne o, deli mücadele görecektim. Fizik ve teknik çarpışacaktı falan. N’oooldu? Hiçbir şey. Ronaldo’nun çirkefliği, Portekiz’in resmi küfrü “Fuck off”u gördüm dudaklarda. Ha bir de Keita denen adam neden yedek kulübesinde oturur koca maç onu anlamadım. Girdiği gibi değişti oyunun yönü. Sonraki maçta Brezilya karşısında 11’de olmalı Keita. Aklı varsa Eriksson’un.

Yalvarıyorum tüm takımlara. Artık ümidimi diri de tutamıyorum, Brezilya’ya da bel bağlayamıyorum ama son defa olsun akşamı bekliyorum. Şu korkak oyundan vazgeçin yeter, gol yememek için kasarken, içine ediyorsunuz üç kuruşluk keyfimizin. Santrası çökecek o sahaların top gezdirmenizden..

Kendime not: Hiç sevmeyeceksin şu Ronaldo’yu değil mi? 

FotoPost #10

Ters hareket sakatlığa davetiye çıkarır Sig. Buffon.

Paraguay İtalya El Ele..

Biraz Almancam olsa durumu size çok daha güzel açıklayacağım inanın. Paraguay – İtalya maçında Almanca nerden mi çıktı? RTL’den!

Gidip Cape Town’da pankart açacaktım kendimi tutmasam “maç RTL’de izlenir!” diye. Neden mi? Vuvu Ömer yok bir kere, mis gibi, öte yandan HD yaptım ben diye kendini eyleyen TRT’den misli misli daha kaliteli görüntüler, canlarım benim!

Bir de adamlar maç sonunda ortalık yerde yayın yapıyorlar, Almanya’nın bugün maçı olmamasına rağmen onlarca insan da orada bayraklar sallıyor falan. Gerçi ben de 4 atsam bi gün önce ben de bayrak sallarım, o başka.

İtalya – Paraguay maçı tam da beklediğim gibi geçti. Ha ben 1-0 İtalya alır diyordum, onlar paçayı zor kurtardılar ayrı. Ama Paraguay’ın kalecisinin katkısını da es geçemeyiz o golde. Utanmasa kotra atağa çıkacakmış kendi kendine, dursana kalende evladım! Zamanlama, planlama, yorumlama hatası.. Ömer’imin deyimiyle, “enteresan” bir kaleci!

İtalya da gruptan çıkar ama çıktığıyla kalır. Hollanda’yla birlikte “farklı” bir sempati duyduğum İtalya’ya yol görünür sonrasında diyorum. Son şampiyon deyip rica ederim daha fazla şişirmeyelim adamları. Zira yaşlılar da zaten, gidip tatil yapsınlar azıcık.

Kendime not: Sergen Hollanda’nın grubu için kek mi dedi ben mi öyle duydum?!

14 Haziran 2010 Pazartesi

"Japs!"

Japonya - Kamerun.
Öyle bir "daraldı" ki..
Güzel bir şeyler görsün gözümüz..


Kendime not: İşte şimdi Hürriyet oldun! Bir de kadın olacaksın..

Hollanda-ah!

Çok istiyorum şu Hollanda maçını yazayım biraz ama Vuvu Ömer bırakmıyor ellerimi.

Yavrular kazandı. İstemediğim bir oyunla, içimi bayılta bayılta, bir de rakibin kendi kalesine attığı golle falan ama.. Olsun. Ha gerçekçiyim de, bu performansla ancak gruptan çıkarlar, Robben de kurtaramaz onları. Hep destek tam destek lakin..

Maçın sonunda feci spikerimiz ve ondan feci yorumcumuz arasında geçen bir diyalog vardı ki, boşluk dolsun diye söylenmiş bir laf, ancak bu kadar kocaman bir boşluk yaratabilir, "mavi ekran"a sebebiyet verebilirdi.

- Afrika'da yemek pişirilen özel bir kabın ismi verilmiş bu stada Sayın Üründül..
- Evet.

Kendime not: Sakın yorum yapıyorum diye birilerine evet ya da hayır deme. Ağzına vururum!

92 - 86 Celtics!


Sabaha karşı Celtics, Lakers karşısında "çılgın attı".
Rondo'nun "oynadığı" her maçı kazanıyor Celtics.
Eğer LA'de de oynamaya devam ederse, şampiyonluk kaçınılmaz!

Ceza Sahasının Dışı HaberFabrikası'yla Söyleşti!


Ceza Sahasının Dışı, HaberFabrikası'nın sorduğu sorulara yanıtlar verdi. Tamam tamam üçüncü tekil konuşmuyorum, sevgili Sarphan Uzunoğlu bana sorular sordu, ben de cevapladım zevkle.

Daha çok Dünya Kupası konusunda atıp tuttuğumuz röportajı okumak isterseniz,

13 Haziran 2010 Pazar

Oh Almanya Varmış!


Bana maçtan önce Almanya 4 atacak deseler, elimi vuvuzela yapar vuuooo sesi çıkarırdım bunu diyenlerin yüzüne yüzüne! İki farklı galibiyet falan tamam da 4 gol de atılmaz güzelim Avustralya'ya.

Şimdiii bu maçın neresinden başlamak gerek bilmiyorum. Bir kere oh be dedim futbolu görünce maçın ilk dakikalarında. Tamam dedim, turnuva başladı. Dengeli ve kontrollü ataklarla yokladı birbirlerini gençler. Almanlarsa "önce o eli indir" kıvamında yerini gösterdi Avustralya'ya.

Mesut Özil'i izlemek çok zevkli. Keşke üzerinde başka bir forma olsaydı demeyeceğim. Adam bana kalırsa doğru tercih yapmış, iyi de yapmıştır. Lakin o kendini yerlere bırakmaları henüz "ham" olduğunun göstergesidir korkarım. "Yerse"ler bir futbolcuda en haz etmediğim özellik. Zamanın oyuncuları da pek seviyor bu oyunları.

Dört gol de birbirinden güzeldi, onlar için tek bir söz söylememeye gayret ediyorum. İzlediğimiz bunca kısır maçtan sonra böyle gol görmüşken, açın izleyin.

Son olarak hakemler gözümü korkutmuyor değil. Cahill'e çıkan kırmızı kartın asla haklı bir kart olduğunu düşünmüyorum. Bu kartla birlikte şurada dün başlamış turnuvada toplam 4 kırmızı görmüş olduk, sarılar daha bi çok.. Gruptan çıkan takımlar için zorluk çıkarır bu "eli bol" hakemler ve kartları..

Vuvu Ömer Köye Döner

Bu turnuva heyecanla beklendi, baygınlıklarla başladı, burada oturup da her şey süt liman, yehuu futbol ateşi falan yapmayacağım zıpır zıpır. Keyfimi kaçırıyor vuvuzelanız, Ömer Üründül’ünüz, yaratıcılıktan uzak yayın anlayışınız..

Vuvuculara müdahale edemiyorum oturduğum yerden. Güney Afrika maçında bir öneri getirdim, dedim ki “bir aklıselim de çıkıp tribünde Meksika dalgası yapsa bari, eller kalksa vuvular sussa”.. Yok, o da kar etmiyormuş, bugün Gana maçında yaptılar gördüm, hala vooouvouu hala vouuvouu! Hayır işin görsel şöleninde falan değilim bu Meksika dalgasını isterken, inanın tek derdim bu işitsel eziyetin bitmesi. Fekat ama lakin.. Çaresizim.

Tek bir şey biliyorum ama. Bu vuvucular zayiat verecekler, yakındır. Artık diyaframları mı patlar, gözleri mi pörtler yuvalarından bilmiyorum ama bir şekilde “kupa şehidi” olacak bu arkadaşların. Voouuvouu taşıyacaklar omuzlarda!

Ömer’e geleyim. Ömer de bir tür vuvuzelaymış, bize bunu gösterdi Afrika 2010. Hani senelerdir dinler dinler bir yer bulamazdık ya ona, vuvuymuş, öğrendik. Maç sırasında yaptığı yorumlar, sıradan bir kahvede oturup okey oynarken maçı kesen amcanınkinden farksız yorumlar olmaya başladı iyice. “Duran toplar günümüz futbolunda önemli” tespiti sahiden eşsizdir benim için, "İnanılır gibi değil, top kaleyi geçse gol olacaktı"ysa ufkumu açmıştır.

Yorumcuya da katlanırım da, n'olurdu şu maçları Okay Karacan'dan, Murat Kosova'dan, Güntekin Onay'dan, hatta Ersin Düzen'den, hiç olmadı Ertem Şener'den dinleseydik..

Bak nasıl çaresizim, Ertem diyorum.

Gana'nın Kuyruğu Kopmadı!

Gana, benim gözümde sürpriz bir skorla ayrıldı sahadan. Sırbistan’a –nedendir bilinmez- çok daha fazla güveniyordum Gana’dan, özellikle oyunun genelinde teknik anlamda daha başarılı bir profil çizerler dedim, olmadı.

İki takımda da baskın olarka hissedilen bir şey vardı ki o da bencilliğin ta kendisi. Herkes bir “ben gol atayım” peşinde gezdi durdu, 84’e kadar gol olmaması da bundan belki biraz.

Gana, belki biraz da “evine yakın” olmanın avantajıyla Sırplar’dan daha rahat bir oyun sergiledi. Bu rahatlığı kimi zaman abartıp saçma sapan şut ve top kayıplarıyla taçlandırsalar da, Sırplar’ın o “gergin” havalarından daha izlenir durumdaydılar.

Krasic ise bence Sırbistan’ın ilk maç için en büyük şokuydu. Olabildiğince(!) etkisiz olan gencin yanına bir de şanssız Zigic eklenince işler yoldan çıkmaya yüz tuttu. Hepsinin üzerine bir de Lukovic’in kartını ekleyince, yazık oldu.

Gyan’ın penaltısı, ki çok da haklı olan o penaltı skoru belirledi ama yine de Gyan’ın penaltıdan sonraki şutu gol olmayı çok daha hak eden bir hadiseydi. Lakin olmadı mı olmuyor..

Akşama gözüm Almanlar’da. Kalbim Avustralya’da..

Kendime not: Yıllarca Kingston dedikleri adamın Kingson olduğunu görmek bir nevi aydınlanma..

Ayrıca şu yazının başlığını da "seksi fotoğrafları için tıklayınız haberciliği" tadında attığım için kendimi öpüyorum!