31 Mayıs 2010 Pazartesi

Kim demiş?!


Günlerdir tutturdular bir Aykut Kocaman Aykut Kocaman… Sonda söyleyeceğim sözü başta söyleyeyim. İstemiyorum ben. Günlerdir şişirilen “suni Aykut Kocaman özlemi”ni gördükçe daha bir istemiyorum onu takımın başında görmek.

Aç bütün gazeteleri, köşe yazarlarına bir bak, televizyondaki spor programlarına göz gezdir, hepsi aynı şeyi söylüyor. “Daum gidecek, Aykut gelecek, çünkü taraftar böyle istiyor!

Ben ve benim etrafımda ikamet eden herhangi bir taraftarın ağzından bugüne kadar “Aykut da geçse şu takımın başına ne güzel olur” cümlesini ben niye işitmedim acaba? Bunu zerre almıyor bîçare kafam. Bu taraftar bir söz söylüyorsa o da doğru yanlış, ‘Daum gönderilsin’den ibarettir ve bunun arkasından kurulan cümlede Aykut'un adı geçmez. Ha kimin adı geçer? O konuda para konuşur, ben değil.

Bugüne kadar kulübe vermiş oldukları için teşekkürü sonsuz herkesin. Ama iddiam da şu, Oğuz’dan Rıdvan’dan fazlasını veremez Aykut bir teknik direktör olarak bu takıma. “Yabancı” çığırtkanlığı da yapmıyorum hani, bu takımı adam gibi oynatabilecek adam gelsin artık, tükenecek halim kalmadı. Ha bu ismin Aykut Kocaman olduğuna inanıyorsa bu kulüp, peki, o gelsin.

Bu söylence biraz da “kuyruk sıkışması”ndan mıdır bilinmez. Yani taraftar Daum’u istemez, e yönetim de kör değil, görmüştür hataları, eksikleri, Daum yerine biri getirilecektir, yeni bir “yıldız transferi”nden artacak kuruşlarımızı “idareli kullanmamız” gerektir falan filan… Sebebi ne olursa olsun birileri Aykut’u o kulübeye yerleştirecekse, lütfen “taraftar istedi, yaptık”a getirmesin işi. Kamuoyu oluşturmanın da böylesi!

Son sözümü başta söyledim, buyurun bir daha. İstemiyorum ben.

Kendime not: Monolog iyidir. Sağduyu daha iyidir.

30 Mayıs 2010 Pazar

Ve Final...

Ah ah.. Yaram derin. Şurada günlerce haykırdım Suns Celtics finali istiyorum diye.
Yok, olmadı. Çocukluk aşkım Lakers Phoenix'imi harcadı gitti!

Gerçi Lakers'a kadar tak tak oynayan Suns'ta da kabahat var.
Bi afallamalar bir saçmalamalar.. Şurada, Avrupa'nın kültür başkentinde bir yürek pır pır sana atıyor, sen iki sayı atamıyorsun Nash!

Bedbahtım evet. Artık dilimde sadece Suns'ın yokluğundan sonra bir şarkı var, "Hayatın draması varsa Rondo'nun kreması var!"

Go Rondo go!
Go Celtics go!

25 Mayıs 2010 Salı

Çıkart Çıkart Nereye Kadar?!

Sahiden kafayı bununla bozdum bu aralar, hayır yani, bütün çıkartmaları topladım da n'olacak, ne geçecek elime? "Yaptım, oldu" hazzından başka bir şey değil! Bir de "bilmediğimiz futbolcuları" tanıyoruz, budur. Ama Panini'nin "Virtual Sticker Album"u benim için Dünya Kupası heyecanını bir başka türlü başlattı.

Bana da %80'i biten albümümle ona buna hava atarak dolaşmak, bir yandan da eksik çıkartmaları bulma telaşı kaldı.

Oyuna fifa.com adresinden ulaşmak mümkün. Bunun dışında bir de "bilgi yarışmaları" var ki, tadından yenmiyor inanın. Henüz görmediyseniz, fifa.com sizi bekler.

England: 3 - Mexico: 1

Bu skora bakıp da fiyuu ne maç olmuş hacı, nasıl kaçırdık demeyin sakın birbirinize eğer izlemediyseniz. Şu dört golü, taş çatlasın, hani marşlarla birlikte falan 20 dakikaya sokarlardı da adetten diye 90'ı tamamladılar. Ne felaket ne rezalet ne daral bir maç!

Gollerin yarısı "şansa" diyerek yumuşattığımız cinsten, ama biri var ki, kanımca enfes. O da İngiltere'nin üçüncü golü. Glen Johnson'ın attığı şahane golden bahsediyorum. Tek merakım, vurmadan kaleye baktı mı bakmadı mı bu arkadaş, onu kaçırdım ama böyle düzgün şutları pek sık görmüyor gözlerimiz, şen oluyoruz.

Santos'u görünce bir sevindim ama ben, söylemeden edemeyeceğim. Böyle önemli maçlar öncesinde ve dahi önemli maçlarda, ligimizde "öyle ya da böyle" forma giyme şansı bulmuş oyuncuları görmekten "tarifsiz" bir haz duyuyorum.

Meksika da toparlanacaksa toparlansın kupaya kadar. Böyle oynarlarsa bu kadar saçmalayan İngiltere'ye karşı "önemli olan katılmaktı" der dönerler evlerine. -Aksini bekleyen de yok ya.. -

24 Mayıs 2010 Pazartesi

CSD vs. RM

Real Madrid'i biraz daha sevmemek için kocaman bir sebebim daha var artık. Madalyalı, kupalı falan...

Ne saadet!

FotoPost#7


Şu fotoğrafa baktığımda aklımda beliren cümlenin "atan alır" olması ve yerdeki Louis Vuitton valizle zerre ilgilenmemem...

Kanımca hayra alamettir.

21 Mayıs 2010 Cuma

Oradaydım#4


Bunca hikayeyi kime, neden yazdım, Oradaydım’lar ne için? Çektiğim sıkıntıyı, benimle birlikte gözyaşlarına boğulan onlarca insanın acısını ne diye taze tuttum? Sebebi açık. Bugün bir nefret varsa içimde, o Fenerbahçe’ye değil asla. Fenerbahçe benim.

Bazen sen ne kadar istesen de şans yanında olmaz. Kaleye giden yolları arşınlamaktan anan ağlar ama o aşığı olduğun top, adresini bulmaz bir türlü! Kaleci “panter” kesilir, forvet “balta”… Şans istemez senin sevinmeni, Allah istemez, memlekette seninle aynı camiaya gönül vermemiş olanlar istemez… Bir dostun dediği gibi, “senin sevincine gülen de 35 milyondur bu ülkede, ağlayan da”.

Şansı anladım, olmazı anladım. Zaten Fenerbahçeli olmak biraz da bu hali anlamaktan geçiyor. Sokaklarda o akşam karşıma çıkan “beni Fenerbahçeli yapanın ta…” küfürlerini anlamaktan geçiyor o yol biraz da. Ama o yol aynı zamanda “yine gidip iki gün sonra alacağım o kombineyi” diyen taraftardan geçiyor. O taraftar ne Alex’i tanır çünkü, ne Guiza’yı, ne Yıldırım’ı.

Unutulmasın. “Ruhsuz köpekler” diye diye yürüdüğüm o koridorlar benim. Elimdeki su şişesini fırlattığım merdivenler, üzerinde gol sevinciyle zıpladığım, dostlarıma sarıldığım koltuklar benim. Ne bugün böbürlenen ve camianın tek hakimiymiş gibi davrananların ne de o formayı rüyasında görmesi bile zorken “kazara” üzerine giyenlerin.

Tribünde “benden görünüp benden olmayan”, sahaya koltuk fırlatıp elini ateşe bulayan adam. Çek elini ayağını oradan. Atma da adımını artık. En büyük ihanet seninkidir.

O stat benim. Fenerbahçe de öyle. Sen gidicisin, kulübedeki, “deri koltuklardaki”, her kimsen…

Ben, benim babam, benim oğlum burada.

Unutulmasın.

Fotoğraf: Getty Images falan değil. O gece Kadıköy’den bir otobüs durağı.

20 Mayıs 2010 Perşembe

Oradaydım#3


Son düdük. Erken çalan düdükten sonra saha kalabalıklaşıyor. Sahada, bir anons yüzünden takımının şampiyon olduğunu zanneden onlarca taraftar, koca bir takım, iki de teknik direktör var. Bunlardan biri, zaten lider başladığı maçta şampiyonluk hesapları yaptığından ve bu hesapların da tuttuğundan emin sevinirken, diğeri iddiasını yitirdiği ligin son maçında berabere kalıp çılgınlar gibi koşarak kel alaka bir şampiyonluk turu atıyor(!).

Az önce 2-2 diyerek Bursaspor – Beşiktaş maçının skorunu beyan eden ses, bu kez “yanlış bilgi” diyor, kulaklarımdan uzun süre silinmeyecek dört sözcüğü sıralıyor. “Yanlış bilgi, Bursaspor şampiyon.”

Söyledim size diyorum etrafımdakilere, hıçkırıklarım artık bedenimden çıkıyor.

Zaten karışmış olan Maraton Üst’te olaylar tırmanıyor. Telekom’dan bir dolu insan aşağı doğru koşmaya başlıyor, hedef: saha. Sahadaki taraftarsa dağılmaya başlıyor ama özel güvenlikler yavaş yavaş etkisiz kalınca polis takviyesi geliyor. Sahaya eline geçeni atıyor taraftar, eline geçen bir şey bulamıyorsa da yaratıyor, koltuğu kırıp atıyor; cep telefonunu, yanan meşaleyi atıyor…

Yapmayın” diyorum, kendim duyuyorum. "Yapmayın bunu, yakışmıyor"

Anons yapan ses değişiyor. “Boşaltın sahayı, lütfen” diyor. Boşaltın sahayı anonsu “stadı boşaltın” olarak revize ediliyor sonra o ses tarafından. Önümden beş altı kişi koşuyor. Anons yapanı bulmak üzere, bulup ne yapacaklarından bahsetmiyorum ama onlar adlı adınca söylüyorlar bunu. Gözleri dönmüş, aksi mümkün mü? Hepsinin yüzü kıpkırmızı sinirden, ağlamaktan, yarı çıplak koşuyorlar. Bense oturduğum yerde “bu insanlar bunu hak etmedi” diyerek ağlıyorum, stadı boşaltmak üzere önümden geçen ve aynı renklere gönül koyduğumuz herkes saçlarımı okşuyor. “Ağlama” diyorlar bana gözleri nemliyken.

Biraz zaman geçmiş, şiddet henüz dinmemişken çıkmaya karar veriyoruz artık stattan, yapacak bir şey yok.

Telekom E blokta bir alev topu görüyorum sonra, yürüyüp yanından geçiyorum. Allah biliyor ya, o an ağzımdan tüm sağduyuma rağmen bir iki cümle dökülüyor; “Ruhsuz köpekler, bunlar size az bile…” Küfürlerimi sakınmıyorum.

Dışarı çıkıyorum. Çıkışta ambulansın sedyesinde bir taraftar üzeri paramparça, belli ki bir arbededen kurtulmuş. Bir yanda özel güvenliklerle yumruk yiyen taraftar ve onun arkadaşları arasında ağız dalaşları, itiş kakışlar… Dışarısı daha büyük cehennem.

Yürümeye başlıyorum, yanımda arkadaşlarım, yerler alabildiğine cam kırıkları. Stadın altındaki Fenerium’un kepenkleri tekmeleniyor. Polis kifayetsiz. Ya da öyle sanıyoruz biz, şimdilik.

Koşarak gittiğimiz yönden birileri geliyor, “gitmeyin şişeler havada uçuyor” diyor. Bu maçta ölmedik ya, şişeden ölmeyiz diyerek yürümeye devam ediyoruz. Ayakkabıma camlar batıyor.

Copları elinde, elleri havada onlarca polis üzerimize yürüyor. Aramızda 20 metrelik bir mesafe kalmışken bir anda polislere doğru alevli bir şişe uçuyor. Yok artık, Molotof mu bu diyorum kendi kendime. Polis, yönetim aleyhine tezahürat yapan taraftarla dalaşırken kendimizi korumaya çalışıyoruz.

Sesler sirenler dinmiyor. Gözyaşlarım aksine dinmiş.

Otobüslerin bulunduğu otoparka geliyorum; İzmir’den, Ankara’dan, Adana’dan kalkan, onlarca Fenerbahçeli taraftarı “Şampiyonluk şölenine” taşıyan otobüslerin olduğu otoparka… Durum kritiği yapıp Migros’ta maç izleyen arkadaşlara ulaşmaya çalışırken bir anda bir dumana teslim oluyorum, gözlerim ve boğazıma biber gazı doluyor.

Arap yağı bol bulunca malum yerine sürer olduğundan, bizde de “ihraç fazlası”(!) biber gazı “deodorant” niyetine püskürtülüyor tabii. Zaten onlarca tatsızlıkla boğuştuktan sonra bir daha gözyaşı bir daha tıkanmalar geliyor, ilk gördüğümüz otobüse atıyoruz kendimizi.

Herkes renktaş. Ama herkes yabancı. Bir süre oturup bilmediğimiz otobüste, kendimize geliyoruz. Sonra Migros’tan arkadaşımız geliyor ve stat çevresinden uzaklaşmaya başlıyoruz. Olaylar susar mı? Susmuyor.

Boğa’nın önü arkası sağı solu insan kaynıyor, şangır şungur eksik olmuyor, şişe, camlar Allah ne verdiyse kırılıyor. Bu kabus bitsin artık diyorum, bitmiyor.

Yürüyoruz, öylece olaylara seyirci, yürüyoruz.

Saat 23:30. Maç bitti. Şampiyonluk gitti. Şimdi eve dönme vakti.

Devamı Cuma...

19 Mayıs 2010 Çarşamba

Oradaydım#2


Gözler tribünleri tarıyor. Gözler inanan gözler buluyor, bir adam yanımdan geçerken endişesini düşürüyor; “geçmişi unutup geliyoruz” diyor arkadaşına, coşkusunu eksik etmeden. Gözlerim gökyüzünde sonra, dualar dolaşıyor dilimde, “Allah’ım yüzümüzü kara çıkarma”, tek derdim bu.

Maç öncesi şenlikli, her zamanki gibi. Şafak Sezer tribünde gösteriyor kendini, “amigo”luk yapıyor adeta bir süre, kahkahalar havalarda. Birkaç tanıdık simayla karşılaşmak yine, bu kez tribünde, sarılmalar, öpüşüp laflamalar…

Trabzonspor sahaya çıkıyor. Uğultu kulaklarımı zorluyor. Sonra bizimkiler, ısınmalar başlıyor. “Alfredo Lugano Moreno” geliyor , Alex gidiyor, Selçuk “parmak kaldırıyor”. Tadımız yerinde, kaçmasın hiç.

İçimi kemiren kurt mesaisini henüz bitirmemiş ama. Akşam sonunda basacağım üzerine, Cadde’ye bırakacağım kendimi. Tırnaklarımı yemeye başlıyorum.

Ve düdük. Tribünler yıkılıyor. Uzun zamandır görmediğim kadar coşkulu herkes. Yaklaşık on dakika süren bir tezahürat fırtınası başlıyor. Benim sağ kolum havada, ağzımda “Fener gol gol gol”e karşılık tek bir cümle “Şampiyonluk geliyor!”

Çok maç izlediğim Saraçoğlu’nda, Guiza’nın attığı golle birlikte ilk kez “ezilme tehlikesi” atlatıyorum. Herkes coşkuyla birbirine sarılıyor, hadi’ler peşi sıra… Arkasından anlık bir sessizlik getiren ve sonradan da şampiyonluğun ipini çektiğini anladığımız gol geliyor. Dilimde; “Her maç aynısınız, bi’ kere de kanser etmeden kazanın!” Küfürler şiddetini artırıyor..

Devre arası. Yüzler ifadesiz. Hava o kadar sıcak ve stres o kadar yüksek ki, herkes suya veriyor kendini. İlk devreden hatırda kalanlar, tribünde Guiza’nın golü sonrası yakılan meşaleler yüzünden tutuşan pankart, “ayaklı damacanalar”, Fenerium Üst’te çıkan tartışma ve iki gol.

Tribündeki yerime çıkıyorum, elimde sular, içiyoruz arkadaşlarla birlikte, kimseden ses çıkmıyor. Herkes kilitlenmiş bir kapı gibi hareketsiz bir ağızla bekliyor ikinci 45 dakikayı. İkinci 45 başlıyor.

70 gibi sesimi neredeyse tamamen kaybediyorum. Söylemedim ama maçı izlemek gibi bir derdim yok. Zaten göremiyorum da, sette bir sürü insan var, birçoğu “bizim çocuklar”. Onlardan birinin bacaklarının arasından izliyorum maçı.

Bursa maçından da haber geliyor, babam telefonda, 2-0 diyor. Artık kazanmak şart. Bu sırada maçın gerginliğinden mi bilinmez her yerde irili ufaklı tartışmalar çıkıyor, bu kez de Maraton Üst karışıyor.

Bir anda stadın hoparlörlerinden 100. yıl marşı yükseliyor. “12 Numara”yı gaza getirmeye çalışan ses, sahadaki futbolcunun psikolojisini “dürtüyor”. Şiddetli küfürler alev alıyor artık.

Son on dakika korkunç bir sessizlik getiriyor. Kendimizi paralasak da bağırmak için aklımızı maçtan alamadığımızdan konsantrasyonu kaybediyoruz, tezahüratlar susuyor. Gözyaşlarımsa mesaiye başlıyor. Şampiyonluğu kaybetmekten çok, nasıl olur da koca devre bir gol olmaz, o direkte patlayan şutlardan biri bile nasıl içeri girmez hayıflanmasından bu yaşlar.

Ve "o anons" geliyor sonra, 90+4 oynanacakken, 90+2’de gelen ve maçı sonlandıran 2-2 anonsu…

Tribünde herkes şaşkın. Herkes birbirine soruyor maçın kaç kaç olduğunu, gelen anonsa ne tepki vereceğini kimse bilmiyor. Ne sevinç var doyasıya yaşanan ne hayalkırıklığı... Telefona sarılıyorum. Babam açıyor. “Kaç kaç Bursa maçı?” diye soruyorum. 2-1 devam ediyor bitmek üzere diyor. Yapma olamaz, anons yaptılar diyorum. Vallahi bitmek üzere bitti hatta, Bursa şampiyon diyor.

Bu sırada taraftar sahada. Futbolcular omuzlarda. Birileri bir şeyler kutlarken aşağıda, ben hıçkırıklar arasında çöküyorum.

Devamı Perşembe...

18 Mayıs 2010 Salı

Oradaydım#1


Söz çok. Bir o kadar da yok. Ben oradaydım. Sen de orada neler olmuş onları okuyacaksın. Birkaç gün yalnızca, mevzu belli.

Bazı zamanlar insanın bedeni kendine ağır gelir, mide yanmaları, dinmek bilmez baş ağrıları, kasılmalar, kramplar… Taraftar olan bilir ki, bu haller her önemli karşılaşma öncesi kendini gösterir. Atkılar, formalar hazırlanırken bir yandan geri sayılır, bir yandan da gelsin ağrı kesiciler, gitsin kramp çözücüler…

İşte öyle başladı hafta. 10 Mayıs itibariyle daha oynanmamış bir maçın sonucu manşetlerden verilir, Fenerbahçe şampiyon ilan edilir olmuştu. Biz temkinli insanlarız, biz kısacık ömrümüze bir Denizli faciası sığdırmışız. Kulak tıkayıp her sese, bir hafta sokak sokak gezmişiz İstanbul’u sarı laciler üzerimizde. İnanmak, kendimizi inandırmak istemişiz yeni şampiyonluğa.

Bir bilet krizi başlamış sonra, Biletix’e sövmüşüz ağız dolusu. Nihayet ellerimizde biletlerimiz, gözler sevinçle bakmaya başlamış hafta sonuna. Kim hangi tribünde olacak onun araştırması yapılır, maç öncesi neredeyiz sorulur olmuş, sonrasının adresi belli.

Cumartesi gecesi heyecandan yatak batmış, yastık batmış, uyutmamış. Bir göz çubukluya bakarken uyuyakalınmış, iki saat sonra uyanılmış. İş güç yetiştirmek bir yana dursun, kahvaltı bile edilememiş gerginlikten, evde bir iki saat zor geçirilmiş, yola çıkılmış.

Beşiktaş’tan Üsküdar’a bir yolculuk sonra. Üzerimizde sarı lacivert bir gölge, dilimizde dualar, yüzümüz asık, kulaklarımızsa tıkalı atılan her lafa. Üsküdar’a varmak ilk kez bu kadar zaman almış, Üsküdar – Kadıköy arası desen, o da bir o kadar uzak sanki…

Nihayet Grange’a varıp eş dostla buluşulmuş, kimileriyle hasret giderilmiş, kimileriyle yeni tanışılmış. Günün ilk birası kana karışmaya yüz tutmuşken dillere yeni marşlar dolanmış, inlemiş köşesi bucağı Anadolu’nun. Maça üç saat kala yola düşülmüş, stada varılmış.

Saraçoğlu heybetli, Saraçoğlu mağrur duruyor ayakta ve güneş parıldatıyor yüzünü. Gözlerim o gün ilk defa doluyor o kalabalığı da görünce, o inanan kalabalığı…

Maça iki saat kala stada giriyoruz yavaş yavaş. Aklımız fikrimiz saatte. Başlasa da bitse şu maç, başlasa da bitse! Başlamıyor, başlamadığı gibi tribünde yer bulmak mesele, adım atacak yer bulmak güç Telsim’de, Telekom yani işte. İtiş kakış buluyoruz yerimizi, duruyoruz orada. Tam 4 saat sürecek bir “ayakta durmak” başlıyor sonra. Tam 4 saat. Ayakta.

Devamı Çarşamba...

15 Mayıs 2010 Cumartesi

Sarı Kırmızı Bir Söyleşi: Romanista Bukowski

Oturduğumuz kafe Galatasaray Lisesi’yle Tarihi Yarımada’yı birlikte görüyor, eşsiz bir açıyla. Mekanın önemi büyük, zira Galatasaray ve Tarih dediğimizde akan sular duruyor onun için. Bir de Roma… Ceza Sahasının Dışı’nda bu hafta Romanista Bukowski konuk. Benim tabirimle “Romanowski”, bilinen adıyla Yağız Gönüler.

Onunla ilk bir araya gelme nedenimiz yine bir söyleşiydi. Sohbeti öyle ısıttı ki ortalığı, kalmadı söyleşi falan, kitaplardan, aşklara, oradan uzak uzak mekanlara aktı gitti sözler. Bir diğer söyleşi maksatlı bir araya gelişimiz ise bu yazının doğmasını sağladı.

Romanista Bukowski, birçoklarınızın da bildiği üzere sarı kırmızı bir futbol blogu. Futbol blogu diyorum ama her şeyden bir tutam bulmak mümkün futbolun yanında. Sarı kırmızılığını ise açmak lazım biraz. İflah olmaz bir Galatasaray taraftarı olan Yağız’ın bir diğer tutkusu ise AS Roma. “Romanista Romalı demek. Sadece Roma yazıları yazarım diyerek açtım blogu aslında. Bukowski kısmıysa malum… Underground edebiyata meraklıyım. Tüm bunlardan dolayı, Romanista Bukowski” diye açıklıyor blogun güzel adını, ekliyor, “Tıpkı Bukowski gibi lafı dolandırmadan, kalabalık yapmadan yazmayı amaçlıyordum, öyle de oldu.”


Krizlerin de mutlulukların da zirvesi Galatasaray

İlk aşkı Galatasaray elbette Yağız Gönüler’in. “Nasıl başladı bu aşk?” diyorum.

Sanırım televizyona olan yatkınlık başladığında çocukken, Galatasaray’ın yabancı takımlarla olan maçlarına denk geliyor olmamla başladı. Babam da Galatasaraylı tabii. Maçları izlerken babamın tepkileri, Prekazi sonra… Kağıttan yaptığım toplarla oynarken “Top Prekazi’de” diyerek koşturmalar falan derken bir bağ kuruldu aramızda Galatasaray’la, kopmaz bir bağ elbette. Manchester United’la oynadığımız ve 3-3 biten maç da ilk izlediğim Galatasaray maçıdır ayrıca, özeldir.”

Peki bugün Galatasaray dediğimizde Yağız nasıl bir tanım yapıyor dersiniz? “Yaşadığım krizlerin de mutlulukların da zirvesi Galatasaray.” oluyor yanıtı. “Vespa tasarımlı bir t-shirt alıyorum diyelim, mutlu oluyorum, ayaklarım yerden kesiliyor. Ama Galatasaray’a dair en ufak bir izi olan başka bir t-shirt beni defalarca kez daha fazla mutlu ediyor.” Ne kadar tanıdık bu cümle… Her taraftarın ortak noktası bu belki de, renklerine vurulduğu kulübe dair bir şeylere sahip olduğunda yeryüzündeki en mutlu çocuklar oluveriyoruz hepimiz.

Fenerbahçe’ye gelmezse söz çatlarız. Galatasaray adı geçtiyse bir yerde, Fenerbahçe’yi de anacağız. Aksi de geçerli illa ki. Rekabet peki, “ezelden ebede” sürecek olan?

“İstanbul’dan 3. ya da 4. bir takım olmaması durumunda çok daha güzel yaşanırdı bu rekabet aslında. Daha çekişmeli, dünyanın çok daha hatrı sayılır derbilerinden biri olurdu o zaman. Benim kadar da takımı hakkında ağır konuşanı bulmak zordur. Ezeli rekabet hoş da yeniliyoruz işte, ne söymeli daha. Derbiden önce ve maç günü nasıl bir psikolojiye giriyorlarsa artık…” Yine bir söyleşi klişesi olan o an geliyor; gülüşmeler.

Yağız’la aramızda sezilen ama açık edilmeyen bir didişme de söz konusu tabii renklerimiz farklı olduğundan. Ama asla ters şeyler çıkmıyor ağzımızdan, seviyemiz gayet yerinde. Daha çok ben gidiyorum üstüne ama orası gerçek. Ne yapayım, malzeme çok!

Sözlerini sürdürüyor sonra. “Şunu söylemek lazım, lisanslı ürünler konusunda Fenerbahçe çok daha önce dikiş tutturmuştur. UEFA ve Süper Kupa ürünleri çıkarmıştık zamanında. Güzel işlerdi onlar, onların hakkını yememek lazım. Sonra bir dönem çöküş oldu diyebiliriz bu konuda. Ben hala bugün 98 idman eşofmanı almak için koşturuyorsam bunun bir nedeni var. GS Store’larda satılan ürünler için taraftara kulak vermek önemli. Bunu yavaş yavaş yapıyorlar.”

Türkiye’deki favori tribünlerini ve taraftar gruplarını soruyorum “Romanowski”ye.

“10 yıl önce Göztepe, 8 yıl önce Sakarya, 6 yıl önce Bursa, şimdiyse Beşiktaş. Koordine ve yaratıcılar bunlar. Böyle tribünlerle maç izlemek çok keyifli.”


Kadınlar “Numaralı”ya!

Ceza Sahasının Dışı malum, bir dişinin “spor monologlarını” okutuyor okuruna. Futbol dünyasındaki kadınları soruyorum, tribündekileri bilhassa. Sorunun yanıtından sonra bir didişmenin içine giriyoruz biz de.

“Kadın taraftarlar aktif değiller. Açıkçası tribündeki adamların gözünde de pek yerleri yok. Gruplaştılar da kadın taraftarlar ama sonuç vermedi. Tribün erkeksi bir olgudur. Ani reaksiyonlar, dalaşmalar, itişmeler, adamlar hayatında kurban kesmemişken her maç kafa keserler –sözde-! Kadınlar numaralıdan kombine alsın arkadaşlarıyla, orada otursun eğlensinler, maçlarını izlesinler derim. Şimdi karınla, kızınla, sevgilinle gidiyorsun maça, arkadaki adam sinirlense küfredemez, rahat hareket edemez falan… Sıkıntılı yani, kendimden biliyorum.”

Tabii bu sözleri şakayla karışık gibi söylese de ciddi Yağız, şaşırtmıyor değil hani. Sözü, biz daha fazla tartışmadan bloglara getiriyorum, en çok takip ettiklerine özellikle.Aceto Balsamico en iyi bloglardan biridir. Ben de onunla aynı dönemde başladığım için çok mutluyum açıkçası. Üslup anlamında feyz alıyorum ondan. Neredeyse aynı zamanda blog açmak da büyük şans oldu elbette Aceto ile. Haberi nasıl koklamak gerektiğini babamdan sonra bana o göstermiştir diyebilirim. Yazarken her ne kadar objektif olmaya çalışsak da sonuçta taraftarız, futbolu sevdik, futbolu yazdık. Kadınları sevmek gibi bu, öylece kendiliğinden oldu. Bloglarda bu öznelliği göstermek mümkün. O yüzden seviyorum biraz da. Kimi blog yazarları gazetelerde, dergilerde kariyer yaptılar, iyi mevkilere geldiler, önemli bir şey bu. BİY var sonra, Blog İdman Yurdu Spor bloglarını gruplaştırmak adına oldukça önemli ve desteklediğim bir oluşum. Galatasaray blogları da diğer taraftarların bloglarına göre açık ara önde, onu da söylemek lazım.”

Taraftarlıktan arınamadığımızı ve arınamayacağımızı da bu son sözüyle perçinledi Yağız. Bir iki sataşmadan sonra “Taraftar olmak nedir o zaman Romanowski, söyle?” dedim. Enfes bir tanım yaptı o da.

Taraftar olmak sorumluluk almaktır. Takımına bir şeyler kazandırmaktır. Sonra etrafındaki takımdaşlarını ‘taraftar’ yapmaktır. En son olarak da diğer takımları destekleyenleri… Konuşulabilsin istiyorum iki rakip takımın taraftarı arasında bir önceki maçlarının koreografileri örneğin, ‘ya sizinkinde de şu güzeldi de bu kötüydü’ denebilsin. O zamanlar da olacak inancındayım.”

Romanista’ya geri dönüyorum tam ısınmışken. Anlat şu Roma aşkını!

“Ortaokulda bir tarih hocam var o zamanlar. İtalyan mimarisi üzerine bir kitap geçiyor elime onun sayesinde. İnanılmaz etkileniyorum ben de. Bunun üzerine Roma tarihi okuyorum. Zamanla gelişti diyebilirim. AS Roma’ya gelince, dünya üzerindeki en iyi üç taraftardan biridir onlarınki. Batistuta, Cafu, Totti, Capello’lu dönemler ise enfestir. Bir Roma hayalim var ayrıca, yalnızca iki kez gitmek istiyorum Roma’ya. İlk gezimi tek başıma yapmak, notlar ala ala şehri gezmek, yaşamak istiyorum. Bir diğeri ise hayatımın kadınıyla birlikte balayında orada olmak. Şimdi balayı mı? Rize’ye gitmem balayı için!”

Ah… Onunla aşk konuşmak başka. Aşka girmemekte ise fayda görüyorum şimdilik.

Söyleşinin başında da söylediğim bir tarih merakı var Yağız Gönüler’in. Gizlenen Tarihimiz ise onun bir diğer blogu. Ondan bahseder mi biraz?

“Tarihçilik önemli ve takdir edilesi bir iş. Seyyah olmak, mimar olmak, filolog olmak gerekiyor tarihçi olabilmek için. Diploma değil kastım, bunların hepsinden anlamak gerekiyor yani. Gizlenen Tarihimiz’i oluşturmaya başlarkenki amacım, okuduğum kitaplarda altını çizdiğim satırları, tuttuğum notları derlemek ve paylaşmaktı. Bununla birlikte ders kitaplarında anlatılmayan tarihi de aktarmak istedim. İ. Ortaylı, H. İnalcık, M. Armağan ise önemli tarihçiler, yazarlardır benim için. Özellikle Ortaylı, tutkusu, kinciliği, gerçekçiliği ve hazırcevaplığıyla büyülüyor beni. “

Romanista Bukowski’nin sarı kırmızısı, Ceza Sahasının Dışı’nda konuştu. Söyleşinin sonunda da bir Bukowski kitabına anısını bıraktı. Bu güzel sohbet, nicelerine de vesile olsun. Benim Romanowski diye çağırdığım, çoklarının Yağız Gönüler’ine sonsuz teşekkür ve sevgiyle.

FotoPost #6


Garnett, Glen Davis'e ders veriyor. 
Nihayet işe yarayacaksa, sahalarda görmek istediğimiz hareketler. 

Bençler, yedek kulübeleri de tadabilir.  

14 Mayıs 2010 Cuma

CSD Futbol Dergisi'nde!

Ceza Sahasının Dışı, Futbol Dergisi'nin Mayıs sayısında!

İnternet üzerinden okunabilen en dolu futbol içeriğine sahip Türkçe yayınların başında gelen Futbol Dergisi yeni sayısını okurlarıyla buluşturdu. Futbol Dergisi'nin Mayıs sayısında bahsi geçen bloglardan biri de Ceza Sahasının Dışı oldu.

Teşekkürler!

Alex? Sakız?

Bu sefer rakip taraftardan önce konuşsun bir iki Fenerbahçeli istiyorum. Alex, canım benim oldu mu hiç?

“Kömür kalsın”ı komik bu reklama konuk olan Alex, “sakız karşılığı” transfer oluyor. Hikaye bu. Yattara, Arda ve Rüştü’yle de temas halinde olan Karadenizli “kulüp başkanı”mız, Alex’i kafalamayı beceriyor.

Şimdi herkesten “bi sakız versek…” esprileri fışkıracak. Ürküyorum.

A benim güzide kulübümün güzide başkanı, teknik direktörü…

Biriniz de mi mani olamadınız şu güzelim çocuğa?

Okura not: Reklam filmini izlemek isteyen buyursun.

Rabbim Bana Boston Dedi

Uykusuz gecelere biraz olsun ara verdiğimizin resmidir Celtics galibiyeti! Dün akşamki maç, durumu 4-2’ye getirdi, Cleveland’ı bertaraf etti! Rabbim bana “Boston” demişti…

Maçın başında ev sahibi Boston ipleri elinde tutacağını gösterdi. Cleveland ise neredeyse kaybedeceğini bile bile gelmiş bir ruh halindeydi, en azından görüntüleri bunu söylüyordu. Zaten son üç maçtır LeBron’un bir derdi olduğu aşikar. Sakatlık falan fıstık… Anlarız bunları da, belli ki durum daha derin sakatlıktan. Daha önce burada LeBron James hırsı yazan insanım ben, adamımı tanımaz mıyım?!

İkinci periyotta biraz olsun durumu dengelemeye debelense de Cavs, olmadı olamadı. Celtics, oyunu tek bir oyuncu üzerine yıkmadan, biri iki skorerle değil, neredeyse sahadaki ve bençteki herkesten faydalanmayı bilerek kazanıyor. Seviyorum bu oyun anlayışını. Velhasıl, yine güzel oldu zira hak eden kazandı.

Şimdi Magic karşısında izleyeceğiz yarı finallerde “ sıkı” iş çıkaran Celtics’i.

Kendime not: Gönlün Suns - Celtics diyor değil mi?

Fotoğraf: NBAE - Getty Images

13 Mayıs 2010 Perşembe

Pascal'la Sohbet

Bugün 1903 Radyo’da Ali Ece ve Pascal Nouma’yı dinliyorum. Sohbetleri öyle lezzetli ki yanlarında olup araya girmek istiyorsunuz. Benim gibi telefona yakınsanız eğer, arayıp dahil de oluyorsunuz!

Ali Ece, benim son zamanlarda televizyonda görüp blogunda, dergisinde okumaktan yüksek perdeden haz aldığım bir adam. Taraftarlığından eksilmeden ara sıra “şuuru kapatarak” da olsa söylüyor içinden geçeni dilediği gibi, en çok da bu hali özgün kılıyor onu.

1903 Radyo’da Pascal’la yaptıkları programı dinlemeye başladığımda yarım saat dinlerim dinlemem, işime dönerim diyordum ki kahkaha atmaktan geri duramadığım gibi, programı da bitirdim öyle kalktım masa başından.

Ha bir de tabii, şu ahir ömrümde Pascal’la sohbet de ettim iki kelam da olsa. "Peki ya Beşiktaş’a gelmeseydin, ne farklı olurdu hayatında" dedim. O da her zaman olduğu gibi Beşiktaşlı taraftarları çok sevindirecek bir son cümleyle özetledi durumu bolca konuştuktan sonra: Ben Beşiktaş’a geldiğimde yeniden doğdum.

Büyük ve bir o kadar da enteresan adam…

Ticket'ımın Master'ı!

Memleket işini bilmeyen “erbaplara” doymuyor, doymayacak.

Birazdan okuyacaklarınız “sağlam” filtrelenmiş sözlerden ibarettir.

Gerisini dinlemek isterseniz iletişim bilgileri için sayfanın sağ alt köşesini bulunuz.

Kulüpten gelen açıklama Perşembe sabahı saat 10’da biletlerin satışa çıkacağı yönünde. Biz bunu Salı’dan beri biliyoruz, eş dostla konuşuyoruz, öyle yapalım böyle edelim... Tüm sıkıntılı taraftar kartlarımızı güncelliyoruz, falan filan…

Perşembe sabahı saat 9’da oturuyoruz bilgisayarın başına, telefonumuz elimizde, organize işler peşindeyiz. İlk yoklamayı 9.30 gibi yapıp ilk “ince” küfrümüzü sallıyoruz; “şebeke meşgul”

Arkası benim 12’ye kadar tahammül edebildiğim bir “meşgul sinyali”, “HTTP 1.1 Service Unavailable”…

Yapacağınız işe!

Bir işe kalkışırsın, baktın bir iki yapıyorsun güzel, geliştirirsin kendini yoluna devam edersin. Ama baktın bir iki’den fazla çuvallıyorsun çekilir gidersin, becerebilen gelir yapar. Sen Türkiye’nin “ticketmaster”ı geçin, ne internet siten çalışsın ne telefonun açılsın, olacak iş mi bu? Sana bu kadar paye verende kabahat. Seni üniversite şenliklerine bile “biletçi başı” yapanda...

Rekabet denen şeyi sadece sahada görmek istemiyorum.

Şu Ticket’ımın Master’ına da adam akıllı bir rakip gelsin artık!

Kısa Bir Aradan Sonra


Birkaç gün ara verince uzun yazılarla geri dönüyorum. İtiraf et, o zaman hiç sevmiyorsun burayı değil mi?

Biraz kaçtım İstanbul’dan. Bu arada da blogda olmasından büyük keyif aldığım o yazıyı, Bozkurt K. Yılmaz söyleşisini ekledim, gözler önünde kalsın, dursun istedim birkaç gün. İlk röportajı olunca buraların heyecan veriyor tabii ki.

Çok uzakta değildim. Trakya’nın birkaç köşesini gezdim geldim. Baharın yaza durduğunu da işte bu seyahatte gördüm. Yemyeşil her yer ve gökyüzü mavi bir yerlerde. İstanbul’da olanlar sözüm size, kaçın biraz buradan. Döndüm ama aklım bu yolda kaldı işte…

Maç izlemedim, maç yorumu okumadım. Dananın kuyruğu koptu kopacak, dana endişeli. (Şair burada Fenerbahçe ve Bursaspor’a sesleniyor) Herkes beklemede.

Yarın büyük bir “bilet” savaşına gireceğim sabahın köründe, benim için dua edin.

Söz söylemeden olmaz.

Phoenix, cânım Phoenix 4-0^lık tertemiz bir seriyle efsane Spurs’ü delik deşik ettikten sonra Boston da Cleveland’ın canını yakıyor. Dün gece oynanan maçta 3-2 öne geçmeyi bildi Celtics ama ne maç oldu o öyle! Sanki iki takım da “nasıl aynı takımda iki farklı performans sergileyebiliriz”i sergiledi bize. Maça hızlı başlayan Cavs, çabuk yoruldu. Rondo ise ayrı bir yazı hak ediyor, özellikle 4. Maç performansıyla…

Ve UEFA Avrupa Ligi Kupası Atletico Madrid’in

Yalan yok, maçın sadece uzatmalarını izledim, tek golünü gördüm. İspanya’nın en çok kupa sahibi olan üçüncü takımı o kupalara birini daha ekledi müzesine kondurdu. Kanımca hak eden de kazandı. Diego Forlan gözümde efsaneleşmeye devam ediyor.

Kendime söylüyorum Diego sen anla notu: Ay lav yu Diego.

9 Mayıs 2010 Pazar

Anneee? Bitti!


Ne kadar büyürseniz büyüyün...
Başarılarınızın boyu sizinkini geçsin...
Hatta sizin boyunuz da annenizinkini...

Annelerimizli nice zamanlara...

8 Mayıs 2010 Cumartesi

Fenerbahçeli bir söyleşi: Bozkurt K. Yılmaz


Bu Aşk Bizi Canlı Tutacak” kitabının yazarı bir Fenerbahçeli. Lig Radyo’da “Unutulmaz Maçlar”ı konuşan bir Fenerbahçeli. Sohbeti benzersiz lezzette bir Fenerbahçeli. Her şeyden önce ve sonra bir Fenerbahçeli Bozkurt K. Yılmaz. Ve o, Ceza Sahasının Dışı’na konuk şimdi…

Bir akşam, bundan neredeyse 5 yıl önce edindiğim, okuduğum o kitabı karıştırırken buldum kendimi. Ceza Sahasının Dışı’nda paylaşmaktı niyetim kitabı ama kuru kuru da paylaşmak gelmedi içimden. Kitabın havası bambaşka. Bir taraftara -gönül verdiği rengi ikinci plana koyarak söylüyorum bunu- birçok heyecanı yeniden duyumsatacak güçte bir “günce”. Maç öncesi, maç sonrası sıkıntılar, hayaller, hayal kırıklıkları, kaçan fırsatlar, kazanılan kupalar… Aklına gelip gelebilecek her şey var, tribüne bir koltuğundan bulaşmış, bir formayı bir defa da olsa giymiş herkesin.

İşte ben kitabı karıştırırken aklıma Bozkurt Bey’e ulaşmak geliyor ve birkaç mail gönderimi sonrasında randevulaşıyoruz! Ben şok oluyorum elbette, çünkü içimden bir ses “Aslı boşuna uğraşıyorsun” diyorken, Bozkurt Bey’den sıcacık bir “Olur” geliyor, havalara uçuyorum. Bir akşamüzeri Beyoğlu’nda buluşuyoruz. Her daim sakin olan mekan, “vıgır vıgır” çocuk kaynamasıyla beni biraz utandırsa da başlıyoruz tatlı sohbetimize, sorularım çok, nereden başlayacağımı ise bilmiyorum. Piknikte Dömivole ve Fenerin Bahçesi’nden açılıyor söz. Her ikisinde de yazıyor Bozkurt K. Yılmaz. Fenerin Bahçesi aslında bir mail grubunun blog olmuş hali diyor. Neredeyse 10 yıldır var olan bu grup bir blog olma kararı almış, ne de güzel yapmış! Şimdilerde gruba mensup herkes yazar değil, iş güç, çeşitli sebeplerden ama iyi gidiyoruz diyor. İyi de gidiyorlar sahiden.

Fenerbahçeli olma hikayesi olup olmadığını soruyorum, hani hep vardır ya, “Aslında ben Beşiktaşlı’ydım da, amcam beni maça götürdü, Fenerbahçeli oldum”lar… Onlardan biri var mı hayatında, soruyorum. Aslında Beşiktaşlı bir “anne tarafı” olduğundan bahsediyor, fakat baba Fenerbahçeli. 77 yılında ilk defa maça gittiğini söylüyor. O zamanlar Ankara’dayız ve Fenerbahçe Ankara’ya ya Ankaragücü deplasmanına ya da ceza meza durumlarında geliyor diyor. Faruk Ilgaz’la o maçta tanıştığını da eklemeden geçemiyor Bozkurt K. Yılmaz. Öyküm yok sanırım diyor, ben kendimi bildim bileli bir Fenerbahçeli’yim.

Bizi bir araya getiren kitabına, Bu Aşk Bizi Canlı Tutacak’a getiriyorum sözü, nasıl yazıldı kitap, soru bu. “Aslında yazmak hayatında her daim yer tutan biri oldum ben. Maçlara dair notlar da alıyordum illa ki. Fakat o sezon bu notlar bir kitap olsun niyetiyle başladım yazmaya. Sezon bittiğinde, kitap da bitmişti demek mümkün. Editoryal çalışmaları kalmıştı bir tek, bunu da bir yayınevi yürütmeliydi. O dönem Parantez Yayınları’ndan sevgili dostum Can Barslan ve Gani Müjde’yle görüştük, tamam yayımlayalım dediler. Bir hafta içinde neredeyse tüm çalışmalar tamamlandı. Öyle ki, büyük bir heyecanla kitabın kapağının fotoğrafını bile çektim verdim. “ diye yanıtlıyor sorumu.

Eski bir yayıncı, bir editör olarak “Türk futbolseverin bir okuma özrü olduğunu düşündüğümü, bizim yayınevi zamanlarında ‘satmaz’ kaygısıyla futbol kitapları yayımlamaktan çekindiğimizi” söylüyorum. Basılır kitap, yani yayımlanır illa ki ama “satar mı” diye hiç düşünmedim diyor. Aslında belki de bu ticari kaygıdan uzak kaleme alınması böyle samimi olmasında katkı sağlıyor bu kitabın diye geçiriyorum içimden. “Ama haklısın” diye devam ediyor sözlerine. “Büyük yayınevleri bu konuya çekinerek yaklaşıyorlar. Geçenlerde bir kitapçıya girdim, spor kitaplarını sorduğumda ‘satmıyoruz’ yanıtı verdiler, bir de bu sanki bir marifetmişçesine bakarak yüzüme. Londra’da bir futbol kitapçısı var, yalnızca futbol yayınları satan iki katlı, kocaman bir kitapçı… Düşün işte.” diyor, karşılıklı serzenişler sonra…

Futbol, Bozkurt K. Yılmaz’ın kitabıyla birlikte aslî mevzumuz elbette, uzak duramıyoruz. O sahici bir Fenerbahçeli, bu her sözünden anlaşılıyor. Bir Fenerbahçe Kongre Üyesi aynı zamanda. Hep şu yargı vardır, “kulüple yönetim düzeyinde ilişkili olan kimseler, kulüp başkanı ve yönetiminin her ‘he’ dediğine ‘he’ derler”. Bozkurt K. Yılmaz, bu yargıyı şiddetle yıkıyor. Bir söz arasında “Aziz Yıldırım’a söylenen her söz Fenerbahçe’ye söylenmiştir, ona karşı gelmek Fenerbahçe’ye karşı gelmektir, nihayetinde kongre tarafından seçilen başkan o. Ancak bu demek değildir ki Yıldırım’ın hataları olmamıştır.” diyor. Bu tavır, gözlerimi ışıldatan cinsten. Bununla birlikte sohbetimiz süresince birçok objektif ve dahi eleştirel yorumlar getiriyor pek çok konuda.

Tribün gruplarını ve dernekleri soruyorum, bir dönem oldukça sıkıntı doğuran hadiseler ya bunlar… “Tribündeki tek sesliliği sağlıklı bulmuyorum. Derneklerse her yerde, Moskova’da da var, Kütahya’da da… Önüne geçilmesi mümkün değil bunun, kaldı ki geçilmemeli de. Bugünün tribün grupları arasında en sevdiklerimse CK ve Unifeb. Keşke benim öğrenciliğim döneminde de olsaydı benzer bir oluşum da yer alabilseydim içinde” diyerek devam ediyor sözlerine. “Benim öğrenciliğimde KFY vardı gerçi, onlar da çok iyilerdi. Ancak sonra sırtına yazıyı yazan tribün grubu oldu çıktı! Bu da art niyetli bir durum değil hani, aitliği hissetmek istiyor taraftar. İyi niyetli bu oluşumların hepsi.”

Bundan sonraki yazılarımdan birine de konuk olacak “totem”lerden açılıyor konu. “Eskiden çoktu bende de; maç izlerken yanımda şu olacak, su şurada duracak, stada bu yoldan gidilecek… Şimdi sadece uğurlu formalarım var birkaç tane” diyor. Laf bir arkadaşına geliyor sonra, “Asla Fenerbahçe – Galatasaray maçlarını izleyemez, maç başlar duşa girer, bitiminde çıkar, yıllardır böyle, değişmedi” diyor. Ben de buraya bir söyleşi klasiği yerleştiriyorum “Gülüşmeler”.

"Maça geç gel ama erken gitme!"

Lig Radyo’daki programı Unutulmaz Maçlar’a geliyoruz sonra, program nasıl başladı?

“Şubat 2009’da başladı program. Birkaç kez konuk olmuştum radyoya. Program yapmak ister misin diye sordu bana Mehmet Ayan, Fenerbahçe üzerine olursa olur dedim. Benim oldukça geniş bir görüntü arşivim var. O arşivden hareketle Unutulmaz Maçlar konseptini oluşturdum. 1985’ten bu güne, pek geri gitmemeyi tercih ediyorum, birçok maçı konuşuyoruz her hafta Salı akşamları. “

Sen değerli okur, eğer buralara ilk kez uğramıyorsan senin de bildiğin üzere benim şiddetle taktığım “75’te stat boşaltan çekirdekçi taraftar” hadisesini soruyorum Bozkurt K. Yılmaz’a. Biraz gülüştükten sonra başlıyor içinden geçeni söylemeye: “Taraftar profili elbette değişti. Ben de Maraton Alt’ta maç izledim, bir daha izlemem. Pozisyon oluyor, otur diyorlar. E pozisyon olmuş yani! Yavaş yavaş stadın geneline yayılan bir durum bu, o açıdan kötü. Sadece maçı izlemeye gelen ama 80’de çıkan adamlar var. Bu adamlar, Zico dönemindeydi yanılmıyorsam, bir İBB maçı var 2-0 mağlupken 2-2’yi yakaladığımız son on dakikasında, o iki golü evlerine gidince duydular. Ama bu durumun sadece futbolda yaşandığı düşünülmesin, ben tüm basket maçlarını da izliyorum. Adam uzatmaya giden maçtan “geç oldu” deyip çıkıyor. Basket maçının uzatmasını izlemeyeceksin de neresini izleyeceksin? O maça geç gel ama erken gitme!” Haklı olduğunu söylemekten başka bir şey gelmiyor dilimden… Seyirci konusunda bir konuya daha değinmeden olmaz diyerek, “Tezahürat birçok spor dalında çok önemli bir şey, seyirci faktörünün asla göz ardı edilemeyeceği sporlar var. Bir maç boyunca aynı tezahüratı yapmak ya da maçın başında “yenilsen de yensen de” yapmak kadar feci bir şey yok. Hele basket maçında “beraber ıslandık yağan yağmurda” demek… Ona hiç girmiyorum!

Basketbola gelmişken konu, Ülker ve Acıbadem meselelerine de geliyor kuşkusuz.

“Aslında Fenerbahçe’nin kemikleşmeye yüz tutmuş bir Basketbol seyircisi vardı. Basketbol tribünü kültürü oluşmaya başlamıştı ancak reklam alınması ve sonrasında bu reklamın Fenerbahçe’nin isminin yanına eklenmesi birçok insanı gücendiren bir durum oldu. Öncelikle şu bilinmelidir ki Fenerbahçe’nin ismi değiştirilemez. Sponsor alınabilir elbette ancak “Fenerbahçe Acıbadem”, “Fenerbahçe Ülker” çok da doğru gelmiyor. Ben bu konuda en muhalif yazılarımı Jetpa reklamı alındığında yazmıştım. Daha sonra da Telsim’le anlaşıldığında Cem Uzan’ın o dönem Galatasaray başkanlığı için adı geçmesi falan… Belki de sıkıntı şu, Türkiye’de bu sponsorluk ve reklam pastası küçük, o marka olmasın öteki olmasın diyemiyorsun belki bu yüzden ama yine de dikkatli hareket etmek gerekiyor.”

Hazır söz “sıkıntılarımıza” yanaşmışken, hiç de göz ardı edilmemesi gereken bir yere geliyor söz, “yıldızlar”a. “Ben kitapta da yazmıştım, her formamın yıldızlarını kapatırım. Neymiş, Fenerbahçe’nin 3 yıldızı varmış! Bu yıldızı veren kim? Haluk Ulusoy. 1959 yılından önceki şampiyonlukları silecekler, sonrasındakileri sayıp yıldız hesabı yapacaklar! Biz de bunu kabul edeceğiz ama bir yandan da 59’dan önceki şampiyonluklarla, o dönem forma giyen yıldızlarla övüneceğiz, bu ne yaman çelişki. Bu yıldız hesabı 59’dan öncesini de kapsadı diyelim, 5 yıldızı olacak Fenerbahçe’nin. Ama şunu da söylemek lazım, yıldız denen şey pazarlama unsuru olarak görüldü biraz da. Yeni forma, 3 yıldızlı forma lafları dönmeye başladı. Ne 3’ü ama 5 tane var senin aslında! Kimsenin işine gelmeyen bir durum da var fakat, naklen yayın gelirleri falan üzerinde de etkili bir olay bu. Trabzon, Gençlerbirliği, Göztepe de girecek topa 1959 öncesi de dahil edilirse.” diyerek yıldızlar konusunun pek de göründüğü kadar masum olmadığını açık ediyor.

"Fenerbahçe bir Anadolu kulübüdür"

Son yıllarda yükselen bir Fenerbahçe antipatisi olduğundan bahsediyorum. “Diğer takımlar ve Fenerbahçe” gibi bir kutuplaşmaya doğru gidildiğini ve kişisel görüşümün, bu durumda Aziz Yıldırım ve onun yönetim politikalarının da payının olduğu yönünde diyorum. Hemen araya giriyor Bozkurt K. Yılmaz, “Aziz Yıldırım hatasız değildir, benim de çok kez söylediğim hataları elbette vardır ama bu durumu ona mal etmek de doğru değildir. Bunun sebebi Fenerbahçe’nin uzun yıllardır süren federasyon mücadelesidir. Fenerbahçe otoriteye karşıdır. Ali Şen zamanında da böyleydi, öncesinde de, şimdi de. Bir antipati varsa söylediğin gibi ‘dişli yönetimler’ sebebiyledir bu. Fenerbahçe bir Anadolu kulübüdür, Anadolu’da kurulmuş, bugün stadı da yönetim binası da Anadolu’da olan bir kulüptür Fenerbahçe. Bu yüzden aslında Anadolu’da Fenerbahçe’ye karşı bir sempati vardır. Öte yandan şunu da söylemek lazım, Fenerbahçe’ye mülayim bir başkan gelse herkes sevinebilir. Ancak elbette başkan hak savunmalıdır, dişli olmalıdır biraz. Aziz Yıldırım konusunda en çok eleştiri alan noktaysa transfer politikasıdır. ‘Onu beğendi kalsın, onu beğenmedi gitsin’ olursa, üç yılda bir şampiyon olmaya devam eder. Zico gidiyor, Aragones geliyor. 70 yaşında tek bir şampiyonluğu olan bir adam Aragones, taraftarı da futbolcuyu da heyecanlandırmıyor. Demek istediğim Fenerbahçe’nin potansiyeli bu değildir, her yıl şampiyonluğu yakalayabilmelidir.”

Hazır söz teknik direktörlere gelmişken, Daum’dan açıyorum lafı, ilk geldiği zamanlardaki heyecanından pek de eser olmadığından bu durumun da beni ne denli deli ettiğinden bahsediyorum… “Daum Türkiye’de şampiyonluğa oynayan her kulüp için önemli bir isimdir. O Türkiye’yi de Türkleri’ de tanır, gerekirse başkanı soyunma odasına da alır, sözlerinin yarısını dinler yarısını yapar. Türkiye’de düşünüldüğünün aksine gençleri de önemseyen bir adamdır Daum fakat bunun yanında antrenmanda kim iyiyse onu oynatır. Ama unutulmamalıdır ki bugün liderse Fenerbahçe Daum sayesindedir. Şubat’ta düşüşe geçtiğinde de aynı takım, o da Daum’dan dolayıdır.”

Fenerbahçe futbol takımı hocasının üzerine iki kelam etmişken bir fenomen olan Guiza’yı sordum Bozkurt Bey’e, çok iddialı konuşacağım dedi, öyle de yaptı. “Benim hayatımda gördüğüm en kötü santrafordur Guiza. Aragones için söylenenler onun için de geçerli. İspanya’daki gol krallığı beni hiç mi hiç ilgilendirmiyor. İlk defa şampiyonluğa oynayan bir takıma gelmiş hayatı boyunca. Guiza’nınki sistem sorunu falan da değil ayrıca. Futbol bilgisi de kısıtlı bir adam. 90. dakikada, maç 0-0’ken taç kullanmaya gidiyor, korner kullanmaya gidiyor. Sen içeri girip gol atacaksın, işin bu senin! Geçen yıl İspanya’ya gidiyor, açıklama yapıyor, ‘yabancı bir ülkeye gittim, çok güzel bir yıl geçirdim’ diyor. Akıl alacak iş değil. Ama adamların pazarlaması iyi, başka bir şey değil. Bizdeki Semih, Gökhan Ünal ondan kat be kat daha iyi adamlar. Sezon arasında Guiza’ya 13-14 milyonluk teklifler gelmişti. İnşallah Dünya Kupası’nda iyi oynar da… İnşallah yani."

Bu keyifli sohbete konu olan birçok şey vardı, Volkan Ballı’dan, Fenerbahçe – Galatasaray rekabetine kadar, daha pek çok şey… Onlar bana kaldı. Ama “tadı damağımda kaldı” desem yeridir bu sohbetin. Gün gelir, tribünlerinde karşılaştığımız stat dışında da karşılaşırız bir yerlerde umarım. Değerli zamanını ve fikirlerini esirgemeden paylaşan Bozkurt K. Yılmaz’a sonsuz sevgi, saygıyla…