31 Mart 2010 Çarşamba

Açık Bulundu!

Benim bir "futbol blogu" konusuna girdiğimi öğrenen arkadaşlardan bazıları "ensendeyiz, açığını bulacağız, ne anlar hatun futboldan?!" demişlerdi. Aranan açık bulundu!


Bu akşam oynanan iki CL maçı için tüm skor tahminlerim, bu gecenin kaybedenlerinin kazanacağı yönündeydi.

Artık hepimiz bulduğumuz açıkla önümüzdeki maçlara bakacağız.

Kendime de siz de not: Yarın gelecek detaylar. Loading...

30 Mart 2010 Salı

Çök Çök'çülük

Sene 2006. Fenerbahçe’nin 100. Yılının ilk maçı Saraçoğlu’nda Kayseri Erciyesspor’a karşı. O maç, benim Fenerium Üst’teki ilk ve son maçım oldu. Daha da olmaz herhalde!

Kalabalık geldik stada, daha yeni yeni tanıştığım bir sürü insan vardı aralarında. Ben daha önce “kale arkası” tabir edilen yerde, Telsim’de izliyorum maçları. İlk Fenerium Üst tecrübem olacak, heyecanlıyım biraz. Stada farklı bir açıdan bakacak olmanın heyecanı işte.

Erken gidiyoruz, hayli. Sezonun ilk maçı olmasına rağmen kimse bizim kadar erken gelmek istememiş, belli. Ben biraz dolaşıyorum, bir çocuk gibi adeta, yeni bir şey keşfetmenin coşkusuyla. Sonra geliyorum yerime, bakıyorum kalabalık artmış. “Telsim de ne güzel görünüyor buradan!” diye geçiriyorum içimden!

Sonra bakıyorum, birden yaş ortalaması yükselmeye başlıyor tribünün. Amcalar akın akın! A-ha diyorum bu da güzel. Bilmiyorum ki az sonra başıma gelecekleri.

Sahaya çıkıyor kanaryalar. Herkes ayakta, alkış kıyamet! “Appiah Appiah” sesleri kulaklarda, dillerde, tüyler diken diken.

Maç başlıyor. Kayseri Erciyesspor çok da "kaderine razı deplasman takımı" gibi değil, sağlam ataklar yapıyor yapmasına da golü bulamıyor bir türlü. Onlar atak yaptıkça bizim tribünde inceden hareketlenmeler başlıyor, sonra herkes oturuyor yerine. Bu oturmalar karşısında "Allah Allah" diyorum bu sefer ben de, Appiah yerine. Gol geliyor, bir daha geliyor, bir daha. Toplam 6 kez geliyor o gol, takım çılgın atıyor! Tribünde hakim bir ses var gol sevinçleri dışında “çök çök çök”…

Hay anasını satayım, çökeceksem evde çöker izlerdim ben bu maçı diyorum! Kızıyorum, sinirleniyorum, daha çok bağrıyorum. Ama çöktüğüm yerden, abiler maçı izleyecek ya, çekirdekleriyle!

Sonra sonra görüyorum ki bu durum “yukarıdan aşağılara inildikçe” daha fena Kadıköy’de. Çekirdek ve “otopark” tribi bu bahsettiğim. Bunu diyorum, çünkü bu gözler, sahada İbra koşuyor, Deivid’in golüyle takım Inter karşısında 1-0 galipken, 80. dakikada “hadi kalkalım yavaş yavaş, trafiğe kalmayalım” diyen hareketlenmeler gördü de ondan diyorum.

Stada gittiysen bağıracaksın. Bunun pek lamı cimi yok. Oradaysan, destek için oradasın. “Ruhsuzluklarına tepki için sustuk” diyen birkaç Galatasaraylı arkadaş, eş dost var etrafımda derbi sonrası konuşan. Yazıktır, kendi sahanda susmak, hele böyle önemli karşılaşmalarda susmak, katıksız ihanettir bana kalırsa.

Sözüm herkese, kimse “bana dedi” demesin sakın.

Sözüm, stadı “ev konforunda” yaşayan taraftara.

Yay Şu Maçları!

İki kuruşluk zevk benimki, hani hafta içi evde oldun mu ne yapacaksın akşamları? Kitap okudun, film izledin, tamam. Maç varken de bunlar olmuyor işte, aklım kalıyor hiç değilse skorda! Tat bırakmıyorlar ki insanda!

Futbolun endüstrisi, ekonomisi, vıdısı bıdısı dedik, hepsine de zamanla inandık, inandırıldık. Bu da beraberinde yeni bir kavram soktu hayatımıza, "yayıncı kuruluş"!

Ha kurulmamış olaydı da benim de Şampiyonlar Ligi gecelerimi benden almasaydı.

Başıma bir iş gelmeyecekse sevmiyorum seni DeSımart; Dicitürk, sen hiç çıkma yoluma!

Bu akşam maç var, açın izleyin anacım, bana da telefon açın, çağrı bırakın gol olunca!

Kendime not: Sen de ara birilerini, izle dışarda maçını, olur mu canım, he?

Go Home Venus!

WTA Miami’de Venus Williams - Daniela Hantuchová karşı karşıya geldi. Ben tam heveslendim, hazır Williams’ların biri yok, diğeri de gidiyor diye, üçüncü sette toparladı durumu koca Venus, aldı maçı!

Sevmiyorum sizi koca kafalar!

Uyuyamazken hastalıktan ve baş ağrısından gece devam eder; Dallas-Denver, 03:30, NBA TV

Fotoğraf: Kirsty Wigglesworth, AP

29 Mart 2010 Pazartesi

Ceza Sahasının Dışı Kampüs'te!

25 Mart 2010 tarihli Hürriyet Kampüs'te'ydi Ceza Sahasının Dışı.
Hürriyet Kampüs ve Nihan Bora'ya teşekkürler!

Çin Açık Başladı

Sanyuan Foods 2010 World Snooker China Open olarak da bilinen Çin Açık bugün başladı, snooker'ın dev isimleri bir bir gösterecek kendini.

Benim kalbim her zaman olduğu gibi Ronnie ve Mark Selby'nin arasında gidip geliyor.

Turnuvanın finali ise 4 Nisan'da, gözüme kestirdiğim maçları yazacağım buralara. Kalınız takipte.

Kendime not: Sen bu Ceza Sahasının Dışı'nı pek sevdin, değil mi? Daha önce niye yazmadıysan...

Bir Derbinin Daha Sonuna Geldik

Böyle maçlar bende “neresinden tutup başlasam da yazsam” hissi oluşturuyor. Başından beri “gollü beraberlik olur” dediğim maçı Fenerbahçe kazandı; hem de yolculuk esnasında uyuyakalıp da gözünü açtığında “geldik mi?” diye soran bir çocuk sayesinde.

Ben bu iki takım karşı karşıya geleceği günlerde, maç bitimine kadar “kesif bir huzursuzluk” duyuyorum. Yani anlayın ki, benim tüm günüm, bir gün öncesinden zehir olmaya başlıyor. Oturduğum yerde oturamıyorum, yaptığım hiçbir işi tamamlayamıyorum, konsantre olup film bile izleyemiyorum, düşünün, o kadar! Bugün yine aynıydı. Uyandım, aklıma gelen ilk şey telefonuma uyandığım anda gelen mesaj ve hemen arkasından bu maç oldu. Bütün gün minik minik söylendim kendi kendime. Ama yazının başında da dediğim gibi büyük bir inançla ”berabere bitecek bu maç” demekten geri durmadım.

Fenerbahçe’nin Sami Yen’de alkışlandığını görmek de bize kısmetmiş. Sebep acı yalnız. Bir sonraki alkışlanma merasimi için kimin hayatını yitirmesi gerek, bilemiyorum. Daha da vahimi, şimdikilerden biri “giderse” alkış falan olmaz sittin sene!

Maç boyunca, “bu ligde iş yok” dedim durdum. Çünkü ligin en çok şampiyon olan iki takımı, aralarındaki “deli” rekabete “rağmen” ruhsuz, tangır tungur futbol oynadılar ki, “bu mudur?!” dedim birçok kez. Ama ilk 15 dakikada Fenerbahçe’nin kazanmayı daha çok istediği, bunu isterken de soğukkanlılıklarını adam akıllı sağladıkları görüldü, belki de ilk kez.

"Selcuk? Man of the match?! C'mon!!"

Selçuk, yani yazının başında “geldik mi” diye soran çocuk, ilk devrede golüne benzer mesafeden bir şut denedi, olmadı, biz de şaşırmadık zaten. O arada yanımdakilere dönüp “Selçuk azalarak bitsin ya” dedim. Çünkü açık konuşmak lazım, futbolcu olması şans eseridir bana göre. Bu kadar yakışmaz, oturmaz yaptığı işe bir insan! Olmuyor olamıyor yani benim için bir türlü.

İlk yarıdaydı sanırım yine, Süleyman diyerek ismini verip rencide edeceğim dördüncü hakem, Daum’a gelip horozlandı! Bildiğimiz horozlandı yani! Daum sinirlenmiş kulübede, yürümüş. Çizgisini geçmiş mi bilmiyorum ama sana yaklaşmadan durmuş, sen hakemsin be Süleyman, kontrolü sağlamak senin görevin, işleri çığrından çıkarmak değil. Sen neye dayanarak burnunu kenardaki teknik direktörün burnuna dayıyorsun? Yerini ve mümkünse duracağı yeri de bilsin herkes.

Giovanni Dos Santos önemli adam. Birkaç koşusu ve şutu var ki kalitesini kanıtlar cinsten. Ne olursa olsun kalmalı kanısındayım Galatasaray’da. Servet’e getireceğim bir de sözü hazır Galatasaray’a uğramışken. Sen nasıl bir hırs küpüsün, öylece yontulmadan, "kaynağından soframıza" gelmişsin? Rakibin yüzünü avuçlamak diye bir eylem soktun lügatıma, büyüksün(!).

Maça dair notlar verir gibi oldum, yazı bütünlüğünü kaçırdım, gördünüz mü? Olsun yazayım, uyumam lazım.

Selçuk, tüm sezon boyunca benden en fazla olumsuz eleştiri işiten futbolculardan biridir. Uyuyan prens olacak, bir şey değil, bu şutla Hiddink’in favorisi olacak diye ürküyorum. Risk almaktır yine de o şut, şansın da yardımıyla goldür. Leo Franco faktörünü de unutmamak lazım tabii. Ama kendi taraftarınca yuhalanmayı da hak ettiğini söyleyemem şimdi, hele maç daha bitmemiş, kalecin hala senin formanı terletirken, adama ne diye aleyhte bağırırsın a taraftar? Olmaz, kim yapıyorsa yapmasın bi’ daha, zararı dönüp yine bağırana kaçıyor sonra.

Guiza… Bir Fenerbahçe maçı söyle ki bana söz sana gelmesin. İyi kötü illa ki sana laflar hazırlıyorum hep. Arkadaş, bir top sürekli bir futbolcunun “uzağına mı düşer”, o futbolcu bir topu sürekli “ayağından mı açar”, hep “ofsaytta mı kalır”??? Bir takımı tek maçta ipten almak mesele değildir ama bilesin, istikrar mühimdir ve ben bunu ana dilinde ekleyeceğim yazının sonuna, okursan unutmazsın belki. Gökhan Ünal’ın senin yerine oyuna girmesi sana en büyük cevap..

Keita’nın şutu öyle güzeldi ki, Volkan o şutu içeri alsaydı bile “ne güzel yedi” diyebilirdim! Kurtardı, ne güzel kurtardı dedim. Kırılma anlarından biriydi maçın, şüphesiz.

Son sözüm, Volkan’a olacak.

O “oturduğun yerin"le yumuşattığın top da neyin nesi? Rakip tribünde olsam delirebilirim bu görüntüye evet. Peki üzerindeki forma bu durumu değiştirir mi? Hayır. Sadece görüşümü bi-iki kahkahayla yumuşatıyor, "höh Volkan, bu ne şimdi?!" diye gülümsetiyor. Ama yıllara yaslanmış rekabetlerde bu ve benzeri hareketler olduğunda bir tarafın taraftarı çok eğleniyor, diğeri ise kuduruyor. Bu bir damara basma yöntemi, aksi iddia edilemez. Şık mı? Değil. Orası kesin. Bu duruma "lölölö" diye "çirkince çemkiren" kimi Galatasaraylılar'ın da bence Volkan'dan farkı yok. Eğer 1-0 Galatasaray önde olsa ve Leo Franco böyle "yumuşatsa" topu, yarına kalmaz, bu geceden "wallpaper"ı çıkardı o görüntünün, kapışırdı herkes. Kimse yüklüce yüklenmesin bu nedenle kimseye. "Olmamış" diyoruz, geçiyoruz.

Çok şey var daha, herkes yazacaklarımı da yazamadıklarımı da yazmıştır bir yerlerde okuyunuz itinayla. Belki ben de bir iki satır daha kondururum buralara.

Gecenin devamında bir derbi daha vardı İspanya’da; Real Madrid – Atletico Madrid. 3-2 Real Madrid’in kazandığı sıkı bir maç oldu o da. 5 gol. Bizde bi’ tane, Allah bereket versin!

Guiza’ya not: Estabilidad – İstikrar

Kendime not: İyi oldu bağırmadığın, yalnız alkışlarken dikkat etseydin biraz da kırılmasaydı o tırnak.

28 Mart 2010 Pazar

Dırınırım!

Malum gün geldi çattı. Beni en hasta eden iştir horozların erken ötmesi. Didişmek iyidir hani maç öncesi eşle dostla da, daha formaları görmeden zafer turu atmak da neyin nesi?

Ben gelemiyorum böyle şeylere işte. O yüzden de hayatım boyunca Fenerbahçe - Galatasaray derbisi ile ilgili sayılıdır maç öncesi konuşmalarım. Kısa tutacağım, tek dileğim arızasız bir maç olsun, Eti Cin gülsün, dünya gülsün!

Sporx'te bir videoya rastladım. Paylaşmadan edemezdim.
PES'te oynatmışlar bizimkileri derbi öncesi. Ne yalan söyleyeyim, Guiza'nın PES performansını takdir edebilirim biraz zorlarsam!

Kendime not: Çok bağırma akşam, zaten çıkmıyor sesin.

27 Mart 2010 Cumartesi

Metroda Bir Osman Tanburacı!

Bugün enteresan bir gün oldu, bol koşturmacalı bir gün. Baksanıza, saat 3 olmuş ben ancak yazabiliyorum!

Metrodayım, akşamüzeri. İstikamet Taksim. Üç genç bindi metroya, ellerinde GS Store poşetleri, boyunlarında belli ki taze atkıları. Boşalan yan koltuğuma, biri gelip oturdu. Ben de bir yandan gençlere bakıyorum, gençler benim yanımdaki adama bakıyor. Adam bir anda ağzını açıyor: “Aldınız mı bilet?” Gençlerden anında cevap, “aldık abi

Ses tanıdık, bir de dönüyorum ki Osman Tanburacı!

Gülümsüyorum. Çocuklar “abi fotoğraf çektirsek bulmuşken” diyorlar, geri çevirmiyor, ben kadraja girmekten kaçıyorum. İki üç fotoğraf çekildikten sonra bana dönüp elimdeki cep telefonuna gönderme yaparak, “sen de mi çektireceksin?” diyor, sataşmak için biraz da. “Hayır ben çektirmeyeceğim” diyorum, gülüşüyoruz. Bir iki sohbet açıcı konuşmanın ardından laf bloglara, buraya geliyor. Şaşırıyor, “futbol yazmak nereden çıktı?” diyor, dişiliğime konduramıyor anlaşılan. Kombineli bir taraftar olmaktan bahsediyorum, bir Fenerbahçeli olmaktan. “Oo uzak duralım o zaman!” diyor. Gülüşüyoruz yine.

E nolur peki maç?” diyor. “İyi olmadı bizim için geçen hafta kaybetmeniz, farklı bir motivasyon sağlayacak bu” diyorum, "haklısın" diyor. İnanmıyor Galatasaray’ın kazanacağına. Değişmiyor bu senelerdir diyor, şaşırıyorum. “Orası Sami Yen, kestirip atmamak lazım, kazanacaksınız bence” diyorum, biraz da nezaketen! "Rijkaard’a söyleyeceğim, maçtan önceki son çalışmada takımın yarısına sarı-lacivert forma giydirsin de fobilerini yensin bizimkiler" diyor, daha çok gülüşüyoruz.

Söz en son Aziz Yıldırım’a geliyor, “Sadece başkanlık yapsa keşke” diyor. Bu sıralar ben de doluyum birçok konuda, ben de ona haklı olduğunu söylüyorum. “Ceza sahasının dışı” diye tekrarlıyor biricik blogumun adını. İyi akşamlar dileyip vedalaşıyoruz. Enteresan günün en enteresan sohbeti de sona eriyor böylece benim için yürüyen merdivenler üzerinde.

İBB: 2 - Bursaspor: 1

İBB – Bursaspor maçını izliyorum sonra Nevizade’de arkadaşlarla, çok söz söylemeyeceğim maç hakkında. Bir şehir takımının deplasmanda böyle “akın akın” destek gördüğünü görmeyeli epey(!) olmuş. Gözüm gönlüm açıldı. Öte yandan bu sezon izlediğim “en didişmeli” maçtı bu diyebilirim. Sanki, kazanan şampiyon olacakmış gibi bir hava vardı maç boyunca, tat aldığımı söylemeliyim!

26 Mart 2010 Cuma

"Booca Sen Bizim Her Şeyimisssin!"

Böyle hisler az yükselir bende, memleket dahilinde yegane takım bunu becerebildi şu yaşıma kadar, o da mezara gelecek benimle. Bir iki tanesi daha yaklaştı kanımı böyle kaynatmaya, tabii ki gezegenin genelinde ikamet eden takımların bir ikisinden bahsediyorum; onlardan biri de Boca!

Şu ertelenen maç gergin geçecek zannediyordum ben. Bizdeki "derbi" alışkanlığı, algısı. Lanet olsun bunu böyle hafızamıza kazıyanlara. İlla ki birileri sedyelik olacak, illa ki 8 kart çıkacak, mutlaka o orta hakem tartaklanacak, yan hakem koltuk yiyecek! Olmadı mı, yer yer bunlar da oldu River Plate - Boca Juniors maçında. Ama ben sahadaki futboldan çok tribünlerle ilgilendim ne yalan söyleyeyim.

Gecenin bir yarısı televizyonumun sesini deliler gibi açtıran, derbinin ruhunu iliklerinde hissedip yüzündeki gülücüğe sıkıştıran taraftara koca bir alkış!

Kendime not: Futbol maçı izlerken, kalkıp da dans edilmez tezahüratla, akıllı olalım biraz.

25 Mart 2010 Perşembe

Aah ah!

60 küsürüncü dakikada van der Vaart'ın çıkıp Raul'ün girdiği bir takımım olamadı şu gezegende!


24 Mart 2010 Çarşamba

Only?

Şubat’ta açılan UEFA sergisi “Only a game?”i kaçıncı kez gezdim bilmiyorum. İstanbul’u ziyaret eden her arkadaşımı bir kere tuttum götürdüm, o cepte! Ama nedense, orada kendimi iyi hissediyorum.

Sergileme teknikleri konusunda takıntılı bir insanım. Biraz da eğitimimden dolayı çok meraklıyım eser sergilemelerine, ışık nasıl, konumlandırma nasıl, yansıtma yapan camlar mı kullanılmış, efendime söyleyeyim yönlendirme tabelaları ne alemde, bol keseden önemsiyorum bunu. Bu serginin eksikleri yok değil, illa ki var. Ama atmosfer çok başarılı.

Futbola dair güzel şeyler görmek isteyen baksın bir 30 Nisan'a kadar Taksim Cumhuriyet Sanat Galerisi'ne.


Top dediğin de böyle olmaz hani. İnsan oynayacak bununla!
İşin daha acı yanı, insan oynadı!


İstanbul'daki Liverpool - Milan finalinden geriye kalanlar.
Sadece bu kadar değiller elbette...

Eski çubuklu bir başka oluyor, şüphesiz.

Ona söyleyecek söz pek yok, "ne giyse yakışıyor" sözü bu formayla anlam kazanıyor.

Şampiyonlar Ligi kupası.
Gerçi artık sergide değil, iyi bakın bu fotoğrafa.


Wizard of Wizards: McGee

Uyku tutmadı dün gece yine, dön sağa dön sola yaptıktan sonra birkaç tur Wizards - Bobcats maçını yakaladım. McGee denen adamla tanıştım gece gece, iyi geldi.

Tahmin edilenin aksine başa baş giden maçın son periyodunda, 3 sayı geride olan Wizards'ı, Thornton ümitlendirdi. Maçın bitimine 8 saniye kala öyle dengesiz bir atışla 3'lüğü buldu ki, şaştık kaldık ailece!

Bu gazla koparır maçı Washington dedim ama ı-ıh, beceremediler. Jordan'ın Bobcats'i karşısında doğru düzgün sayı bile üretemediler ve kaybettiler 95-86.

Bu gecenin mühim bir maçı var. Hidayet ve Mehmet karşı karşıya gelecekler.
Saat 01:00 itibariyle Ntv'de.

Ben yatağımda izliyor olacağım maçı.
Hatta an an konuşacağım oturduğum yerden.
Sanırım patlamış mısırım da olacak, evet.

Kendime not: O saatte mısır yersen, uyumadan çık o evden maç biter bitmez!

Dışımızdaki Türkler!

Ntvmsnbc’de bir habere denk gelene kadar onlardan pek de haberim yoktu. Avrupa’nın pek de futbolla anılmayan memleketlerinin bile liglerine bakarım göz ucuyla da olsa. İrlanda’yı es geçmişim de, Drogheda United’ın hikayesini de es geçmişim. Höh bana!

İnandırıcı gibi değil gibi birçok şey okudum haber üzerine, geldiğimiz nokta şu; Drogheda United, Trabzonspor’un kardeş takımı ve çılgın bir “Türk dostu”.

İrlanda Cumhurbaşkanı McAleese, Drogheda United’ı kastederek “sahada bir Türk takımının olduğunu düşünebilirsiniz” demiş. Sebebi açık, kulübün sembolü olan ay ve yıldız. Bunu, İrlanda’nın açlıkla boğuştuğu zamanlarda, Osmanlı’dan uzanan yardım eline bağlıyorlar. Enteresan geldi kulağıma, bir hoş geldi doğrusu.

Kulüp geçtiğimiz yıllarda küçücük minicik İrlanda liginde şampiyon da olmuş olmasına ama fena bir mali sıkıntının da içine düşmüş hemen arkasından. O kadar ki, lige katılıp katılmayacakları bile belirsiz bir hal almışken, toparlamışlar durumu geri dönmüşler. Lakin “Türkler” diye de anılan takımın durumu pek parlak sayılmaz. Oynadıkları 3 maçın sonunda yalnızca 1 puanları var.

Yalnız Trabzonspor taraftarı hiç yalnız bırakmıyor Drogheda’yı. Facebook’taki fanpage’inde bile boy gösteriyorlar. Helal olsun.

"İçimizdeki İrlandalılar"dan sonra, dışımızdaki Türkler'i duymanın paha biçilemez hafifliği...

Yaa yaa.

Kendime not: Biraz olsun sevmeyi denesen Alman futbolunu da, ha?

23 Mart 2010 Salı

Ne Güzel Böyle Anılmak...

Söyleyecek söz yok konu ölüme gelince. Benim de çevremde bilinen bir özrüm var taziyeler konusunda. Bir iki çift bir şey söylemek geçiyor ama içimden Canaydın'ın ardından.

Her kayıp acıdır, uzağındaysak bile yitenin, insan yanımızı yakar biraz olsun. Yakınındakiler bilir ama en fena yüzünü ölümün. Onların yası sürerken, bize göre hava çoktan hoştur.

Dün gündüz saatlerinde son dakika haberlerini görünce afalladım ben. "Özhan Canaydın vefat etti". Biliyordum, rahatsızdı, evet. Ama bir "ah" gelip oturdu yüzüme. "Tüh be" dedim, "güzel adamdı". Dönüp de etrafımdakilere, "çığırtkanlığın çirkinliği değil, sükunetin asaleti geliyor şimdi gözümün önüne, ne güzel böyle anılmak" dedim.

Derken bir tekzip geldi. Yok, hayattadır Özhan Bey dediler, tüm taziyeler geri çekildi. "Haydaaa" dedim. Arkasından kendimi zorladığım halde samimiyetlerine inanmadığım "Haydi dua edelim"ler döküldü. "İyi hoş da, bunu gözümüze sokarak yapmasanız" dedim bu sefer de. Baktım bir diyaloga girme çabasındayım televizyonla, vazgeçtim.

Ne acı bu "asılsız" haberler. Sorumsuzluk çok hafif kalan bir sözcük durumu nitelemek için. Daha iyisi de kirletir bu yazıyı. Bu kadar konuşacağım o yüzden.

Şimdiden sonra sesimi yükseltecek de değilim. Ama "Yaşarken kıymetini bilmediler de adam gözlerini kapar kapamaz en büyük destekçisi kesildiler" diyenleri anlamıyorum. Bırakın, ölen kör her daim badem gözlü olacak zaten. Ama bu ülkenin gerçekten futbolu seven insanları, renk-forma ayırmadan hakkını teslim ettiler Özhan Canaydın'a görevinin başındayken. Çirkinlikleriniz, hiç değilse şimdi örtülsün sessizliğinizle, azıcık susun da.

Büyük bir camianın, en güzel isimlerinden biri olmak, zaman zaman zıvanadan çıkan rekabetlerin asil yüzü olmak herkesin harcı değil. O yüzden Özhan Canaydın, en huzurlu uyku senin olsun.

22 Mart 2010 Pazartesi

Gol Atacağım, Gerçekten Adam Olacağım(!)


Medya da, sporseverler de bir şeye hayran, o da “yediği kaba tüküren sporcu açıklamaları”

Tamam bu biraz ağır oldu, farkındayım. “Sana gol atacağım, gerçek x’li olacağım” deyince kimse yediği kapla münasip olmayan münasebetler içine girmiyor, eyvallah. Ama bunun bir o kadar lüzumsuz ve çirkin olduğu da aşikar.

Profesyonelim ben, her formayı giyerim” deyip ondan sonra da yeni giydiğin formanın aşıklarına yaranma çılgınlığı hasta ediyor beni. Benim gibi “hisli taraftar”ın gözünde “mazi” asla değişmiyor.

Emre, şimdi sen istediğin kadar gol at Galatasaray’a, “gerçek Fenerli oldum şimdi” de; Servet sen de yap tam tersini canım, kaç yazar ki? X’e gol atmak istiyorum deme, at o golü öyle “büyü” hani büyütüyorsa bu bir yerlerini…

Ama böyle sözler söyleyip bir zamanlar çılgınlar gibi isimlerini haykıran tribünlere ihanet etmesin kimse. Ha olur da ederse, zaten önceden verilmiş notlarında kırılma’ya gidiyor birileri, bıkmadan usanmadan.

Bunu diyorum ya, içimden bir yandan da bu haberi yapan adamlara laf etmek geçmiyor mu sanıyorsunuz? Deli gibi geçiyor hem de! Çünkü ne zaman bir futbolcu, eski takımına karşı gıcır formasını giyecekse, o hafta hep benzer haberler çıkıyor. Bazen gerçekten muhabirlerin, köşe yazarlarının da “seriye bağladığını” düşünüyorum bu konuda. “Demese de demiş gibi yapalım, hem taraftar daha bi’ sever, sahiplenir, eski takımının camiası da iyice bi’ soğur elemandan, olay çıkar” deyip ellerini ovuşturuyorlar sanki bir yerlerde. Hissiyatım bu benim. 

Unutun futbol mabetlerini!


Beni anlayacaksınız ama çok geç olacak. Hak vereceksiniz bana bir gün, Zlatan’ın aslında ederinden misli misli fazla değer gördüğünü, bu kadarına gerek olmadığını söyleyeceksiniz bir gün kendinize. Ben çok uzaklarda olacağım.

Yetti artık değil mi? Ben sıkılacağım Barcelona yazmaktan ama ne yapayım. Gecenin ilk maçı Arjantin derbisi olacak diye bir heves oturdum, baktım maç iptal oldu. Ne yapayım ben de? Trabzonspor – Galatasaray maçı mı yazayım? Yazmıyorum onları. Şimdilik. Gün gelir de, ne zaman ağız tadıyla Türk futbolu izlemeye başlarsam, ben de o gün eni konu bir şeyler yazarım. Ama şu sıralar yazacaklarım sadece “iğneleme” olacak birilerine, lüzum yok.

Zaragoza’ya konuk olan Barcelona’nın 3 golünü Messi attı. Geçen haftanın yazısı değil bu, dikkatinizi çekerim. Maç öncesi “dişi ağrımış, başı şişmiş” diyenlere “yok arkadaş, ben gayet iyiyim” yanıtı verdi sanki 3 golle. Seyir zevki denen bir şey var ya, işte bu adam onu tek başına alıp kanatlandırıyor. Aynı formayı giyen biri daha var ki onunla da ezilip ezilip büzülüyor o zevk. Kimden mi bahsediyorum? Tabii ki İbra.

Olacak iş değil. Zlatan, gol olmaması ihtimali, gol olması ihtimalinin 3 katının 8 fazlası olan bir pozisyonda basireti bağlı, oturuyor! Deli ediyor beni seyrederken, millet de habire onu övüyor! Hatta takım arkadaşları bile. O kadar iyi insanlar ki, gol atsın diye can çekişiyorlar, onda tık yok birkaç zamandır! Hele bu maçta, artık git gide bir sanat eseri olduğuna inandığım Messi, hususi olarak ilgilendi Zlatan’la da yine bana mısın demedi! Bu durum, Messi’nin kıymetini katlıyor mu gözümde? Hem de nasıl!

Figüran gibi kalıyor Barcelona’nın rakipleri artık. Zaragoza da hani illa ki maç yapılacak diye sahaya çıkmış, maksat "rakip" olsun diye ortalıkta dolanır gibi görünüyor gözüme. Haksızlık bu, evet. En azından onlar için. 


İşte ben tam bu cümleleri yazmışken… Durum 3-2 oldu. "Noooluyor orada" diyebildim sadece! Arkasından Messi, rakip ceza sahasında direndi, parçaladı kendini ve penaltı kazandırdı takımına. Topun başına geçense Zlatan oldu, tüm beceriksizliklerine rağmen ona verdiler bu çığrından çıkan maçta geminin dümenini toparlama görevini. İnanılır gibi değil aslında, morali bozuk adamı penaltı noktasında görmek. Ama bu tavır, çok şey öğretmeli, önce bir takımın ne kadar “takım” olması gerektiğinin altını çizmeli. İbra sevmiyorum, tamam. Ama ona gösterilen bu saygı, takımı daha bir yükseltiyor gözümde. İnanın diken diken oluyor her yanım.

4-2 bitti işte bu şahane maç.Daha iyi bitemezdi bir hafta sonu!
Sözün özü, unutun futbol mabetlerini. Bir futbol mabudu var artık, adı Messi.  

Kendime not: 5 gün Messi yazmak yok sana, kazana düştün. 

21 Mart 2010 Pazar

Jar Jar in da House!

Bosh'u ne zaman görsem, maçtan kopuyorum. Aklıma sürekli Star Wars'un sonradan olma ama bir o kadar da "kalpleri fetheden" karakteri Jar Jar Binks geliyor çünkü! Elimde değil, dağılıyorum, gülüyorum!

Bir de bugün Jar Jar serisine yenisi eklendi: Song!

Spor algımı Jedi'lara emanet etmek istiyorum.

Kendime not: Barcelona maçını izlemeden bir kahve yap kendine, sakinleş canım. Öptüm bay.

20 Mart 2010 Cumartesi

Biraz NBA, Biraz La Liga derken Guiza'ya N'oldu?!

Bir yandan Madrid - Sporting maçını izlerken bir yandan da bugün kimler neler yazmış diye bir komşu blogları dolaştım. Aslında yazacağım mevzu belliydi kafamda ama sıkı takip ettiğim bloglardan birinde "kısmen" de olsa konuya temas olduğu için düdüğü çaldım, o yazıyı erteledim. Mecbursun misafir bulduğunu okumaya!

Girişten "aa Işınsugül, sendeki çantanın aynısı bende var sakın aynı yerde takmayalım olur muğğ?" sonucu çıkarmayalım. A kişisi yazmış diye ben yazmayacak değilim tabii bir konuyu. Sadece erteledim diyorum, yüklenmeyin bana. Yazacağım hafta içi.

La Liga'nın lideri sahaya çıkmadan önce, NBA Tv'de dün oynanan Suns - Jazz maçı vardı. Canlar -yani Suns olur- kazandı yine. Geçtiğimiz günlerde 152 sayı atan Suns, bu maçı da 110 - 100 kazanmasını bildi. Bu sene sanırım en çok onları izlemekten zevk alıyorum. Biraz Nash, biraz Stoudemire, biraz Amundson yüzünden. Tek derdim, Şu NBA Tv, bu sezon "çılgın atan" Phoenix maçlarını biraz olsun daha çok yayınlasın. Buradan yetkililere de seslendim ya, huzurluyum.

Sonra Suns maçının bitmesini beklerken baktım saat 21:00'i geçmiş, dedim "geç hatun Ntvspor'a, izle gül gibi maçını". İçimi sıkan bir ilk devre vardı ama karşımda. Tabii yetiştiğim kadarıyla söylüyorum bunu. Bayıldım 20 dakika! Hatta o kadar dağıldım ki, 3 yaşına yeni giren diğer blogumla bile uğraştım orta yerinde maçın! Sonra ikinci devre başladı ki ne başlamak!

Aslında La Liga'nın lideri ve benim hiçbir zaman hayranlıkla seyretmediğim Real Madrid karşısında sağlam duran, en azından direncini kaybetmemek için çalışan, ara ara da dişli ataklara kalkışan bir Sporting Gijon vardı. Fakat gelin görün ki ilk devresi baygın o maç, 15 dakikada 4 gol gördü.

Önce Barral Sporting'in golünü attı ve Real Madrid taraftarının sessizliği bizim evden duyuldu! Sanırım gol pimini çeken Sporting, kalesinde ard arda gördüğü 2 golden sonra attığına atacağına pişman oldu o güzel golü. Olsundu, direnmişlerdi o kadar. Yine direnmek lazımdı. Üç kişilik defansa "yardırarak" girmelerinin hemen arkasından da bir Higuain golü yediler, tam oldu! Sözün özü işte, bitti cânım maç 3-1, lider de lider kaldı böylece.

Maçta görülmeye değer bir sahne vardı ki o da, Barral'ın gol attıktan sonra diz çöküp sahaya bir şeyler yazmasıydı. Sanmayın kalem kağıtla, adam elini kalem çimleri defter yaptı da yazdı! Merak ettim çok, neydi o yazılanlar.. Ercan Taner anlattı maçı yamulmuyorsam. Onun iddiası imzası olduğu yönündeydi ama ilerleyen dakikalarda "Casillas kritik bir kurtarış çıkarttı" diyen "yılların eskitemediği spiker"e de zerre inanmam ben artık!

Yarın büyük gün!

Yarın akşam üzeri "maç izlerken yanımızda bulundurulacaklar listesi"ne bir bakın. Eksiğiniz kalmasın.

Önce Boca Juniors - River Plate "derbisi", arkasından da Zaragoza - Barcelona maçlarını izleyeceğiz. Pazar akşamı saat 20:00'de en geç, geçile NtvSpor karşısına.

Günün notu: Lebron James 15000 sayı barajını geçen en genç oyuncu olmuş. Ayrıca "Guiza gol attı diyollar, aslı va mıdı?"

Kendime not: "Maç izlerken yanımızda bulundurulacaklar listesi" hazırla, acil!

19 Mart 2010 Cuma

Son 8!

Her kafadan bir ses çıkardık, en çok Barcelona’nın rakibini konuştuk aramızda, nihayet çekildi kuralar, sonucu gördük.

Fransızlardan biri yolculuğa çıkacak, orası kesinleşti ben de bayram ettim açıkçası. Bu kadar keyif vermeyen bir lig, futbol olamaz! Gent izlerim, Viking izlerim daha mutlu olurum, o kadar diyeyim! Lyon – Bordeaux maçının sonucu ne olur bilinmez ama yersiz bir Bordeaux destekçisi var içimde, söylemeden edemeyeceğim. Bu eşleşmelerin de en kutlu hadisesi Fransızlardan birinin gidişi diye, başta bunu yazdım, hadi diğerlerine bakalım.

Ceza Sahasının Dışı’nda en çok konuşulan takım Barcelona oldu, olmaya da devam eder gibi görünüyor. “Futbol turizmi” yaptıracak birkaç takımdan biri ne de olsa. Arsenal düştü paylarına. Yaklaşık iki yıldır bu adamları durduracak bir şey olmadığını söylediğimden, Arsenal’i de devirirler hissiyatındayım. Dahi, bunu diliyorum yürekten. Finalde görmek istiyorum zira kendilerini, yine yeniden.

Manu - Bayern Münih ve Inter – CSKA Moskova eşleşmeleri için çok sözüm yok. Bayern ve Inter’i destekleyeceğim köşeden. Inter’i dünya gözüyle izlemiş bir seyirci olarak, saçma bir sempati besliyorum kendilerine. Bayern Münih desteğimin de yegane sebebi Manu… Bilmiyorum ne kadar açık oldu!

Önümüzdeki maçlara bakalım artık!


Öte yandan UEFA Avrupa Ligi kuraları da çekildi.

İşte eşleşmeler;

18 Mart 2010 Perşembe

God Save Messi

Korkarım hep Barcelona yazacağım ben buraya. Ama ne yapayım ben, ne gelir elimden adamlar çattır çattır oynuyorsa? Stuttgart mı yazayım şimdi?

Maçı ben, DeSımart terörüne kurban verdik zannederken titredim ve kendime geldim. Açtım Sıtar’ı oturdum önüne. Dedim ki kendi kendime, belli olmaz top yuvarlak, Messi zaten Valencia’ya yapmış yapacağını, sakin sakin oynar topunu.. Bunu dedim kendime. Nasıl yanılmaktır benimki. Az kalsın “elimin hamuruyla” demeye başlayacaktım ki.. Gol geldi!

Bu gece Messi’nin attığı 2, attırdığı tek golde benim hissettiğim bir şey vardı yalnızca; bunlar gol “deyil”! Bunlar golse, hazırlanışı-malzemeleri nedir bunların, tek tek yazılıp bir yerlerde bırakılmalı ki gelecek nesiller de yapsın yesin, izlesin.

Zevk alıyorum ben bu adamı izlerken. Hatta bugün bir arkadaşım bir öneride bulundu, “futbolun Harlem’i olsun bu Barcelona, şov maçları yapsınlar” dedi, katılmadım değil. Adam gol atıyor, ben kahkaha atıyorum yerimde. İnanılmaz bir büyüsü var kim ne derse desin. Bize yedirdikleri Guiza’ları, Maldonado’ları yani futbolun “şapşırık” yüzünü falan “fırk” diye unutturuveriyor. Gelsin, evimde beslerim. O derece.

Pep beni dinlememiş. İçinde o kazağı vardı yine. Geçen yazımda bahsetmiştim o “oldskuul” yeleklerinden.. Bu akşamki olmuştu ama, her şeyden önce onu yeniden kulübede görmek güzeldi. Üzmüş fakat onu tribün belli, bi süzülmüş göründü gözüme, sakal almış yürümüş falan. “Canıığm”.

Hepsi bir yana da, adamın gözlerinin içi gülüyor takımı gol attı mı. Kenarda dolanırkenki heyecanını görmek benim bile içimi kıpırdatıyor. Hele Busquets kenara geldiğinde, çocuğu gibi eğilip futbolcusuyla ilgilenen teknik direktör bulmak güç. Tüylerimi diken diken ediyor böylesi, tam da söylemeyi çok sevdikleri “teknik adam” bu işte diyorum kendi kendime.

Maç boyunca orada burada bir şeyler geveledim bir de;

Valdes'i attendance'a yazsınlar..

Pedro'da Sabri izleri.. Kendi kendine çalım atmalar falan..

Pep, Henry'e "Abi biraz daha çabalasan olacak" bakışı atmıyorsa kenardan yarım saattir, adım Aslı değil. Ama "abi". Orası önemli.

Go Suns Go!

Dün akşam NBA’de yılın en kalabalık sayılı maçı oynandı. Ben olur da izlerim bi yerlerde diye uykusuz kaldım yine ama yok, yayınlanmayan bu maçta, Suns, Timberwolves’u 152-114 yendi. Evet sayın okur, 152 sayıdan bahsediyorum. O esnada NBA Tv’de bişi yoktu, Bulls maçı yeni bitmişti falan! Argh.

Bu akşam saat 01:00’de de Toronto-Atlanta maçı var.

Şükür NBA Tv’de!

16 Mart 2010 Salı

Tenistensoğuturgiller

Şu WTA Indian Wells'i pek sevmiyorum ben. Sanki dişiler evde toplanmış gün yapıyormuş gibi bir havası var. Ama tenis seven bünye göz gezdirmeden de edemiyor.

Pazar gecesi Sharapova - Zheng Jie karşılaşması vardı. Ben yine uykusuz…

Sharapova kortta görmeye dayanamadığım birkaç tenisçiden biri. Ne o çığlıklarını ne de geri düştüğünde yüzünün aldığı “ağlak” ifadeyi seviyorum. Köpek gibi hırslı diye bir tabir var ya, işte bu arkadaş için geçerli o da. Ama kanımca yanlış alana zerk ediyor enerjisini. Kral Tv ayarında, çokça yakın planlı kliplerde “esas kız” olsa daha mutlu bir hayatı olabilirdi gibi geliyor bana.

Neyse maça gelelim biraz. Gelelim de çok kalmayalım.
Biliyorum benim de dualarımın etkisiyle Zheng maçı tuttu kopardı. “Hadi güzelim, yürü de endamını görelim” der gibi uzattı elini de rakibine. Ağlak ifadesini takınıp uzaklaştı, çantası sırtında “zoraki” el sallamalarla… Uykuya daldım mutlu mesut.

Bugün bir yenisini daha ekledim “tahammül edemediğim kadın tenisçiler kervanı”na; Jelena Jankovic.
Bu kadar mı yaptığı işten zevk almaz görünür bir insan, bu kadar mı demoralize olmanın eşiğinde durur da habire düşer maç esnasında! İtalyan rakibi Errani, “Maça nasıl tutunulur 101” dersini verirken, o antrenörünün karşısında bile mızmızlanmaktan başka bir şey yapmadı! Şans bu ya işte, sevimsizin yanında durur genelde. Öyle oldu. Jankovic üç setin sonunda kazandı maçı. “Teallaam” diye kapadım ben de televizyonu.


Sözün sonunu dün akşamki maçta “şerefsizim korner hoca” bakışıyla “benden günah gitti” jesti arasında bir yolculuğa çıkan Rüştü’ye getireceğim. Ne güzel komşumuzdun sen!

Sorun sende değil ama adam; sorun “verdiğim karardan dönmem, tükürdüğümü yalamam huleyyn” diyen hakemde. Sonra gözüne gözlük, farklı uzuvlarına farklı nesneler uygun görünce laf ediyorlar…

Kendime not: NBA Tv’deki her maçı canlı sanıp izliyorsun, ondan sonra öğreniyorsun ki 3 yıl öncesinin maçıymış o… Yapma bunu artık.

15 Mart 2010 Pazartesi

Para Vos Valen

Gerard Piqué; “Messi neden 'en iyi' olduğunu gösterdi” demiş bugün. Bunu söylemesine sebep olan şey dün akşam Camp Nou’daki Valencia maçı elbette. Messi'nin attığı 3 golü de unutmadan söyleyeyim.

İlk yazısı buraların, dikkatli konuşmak lazım. Daha sonraya sakladığım çok şey var elbette. Ama önce bir açılış yapalım.

Maçı Ankara’dan gelen arkadaşlarımla izledim. Onları biraz da zorlayarak Montreal’e götürdüm. İçkilerimizi aldık, bir yandan gözümüz Galatasaray maçının skorunda, maçı beklemeye başladık. Arkadaşlarımdan biri azılı bir Valencia taraftarı. Ben kendimden şu saatte bahsetmeyi doğru bulmuyorum. Olur da buraları takip eden olursa yakında renk vermeye başlarım illa ki onlara.

Takımlar sahaya çıkınca biz de bir rahat oturma eğilimi gösterdik, oturduğum yerde bi duvara dayandım ben, Kemal ayaklarını yanındaki sandalyeye uzattı falan. Ev konforunda maç izlenecek sokakta. En güzeli böylesi.

İlk dakikalarda minik “ouu”larla geçilştirdik pozisyonları, sonra yan masadaki “belli ki İngiliz” abilerle göz göze gelip “o da kaçar mı?!” bakışları attık birbirimize, sitemli.

Sahada olanlara gelmeden tribüne çıkacağım bir, yanına Guardiola’nın.

Ona laflar hazırladım!

Senin takım elbisenin içine giydiğin amca hırkalarından sıkıntı geliyor bana.

Giyme onları, olmuyor.

Messi’den 4. “hat-trick”

Dün akşam 26 dakikada skor belirlendi, adamın biri Valencia’nın “acaba olur mu?”larını 3 golle söndürdü.

Birkaç haftadır bir düşüş görmüyor değilim Barcelona’da, evimde oturduğum koltukta manzara bu en azından, dahasını bilmem! Dün akşam da biraz sıkıntılı başladı. Messi’yi ne olursa olsun hesaba katmak gerektiğini hatırlattı ama o 90 dakika.

Messi’nin, Barcelona formasıyla attığı 76. Golüydü dün akşam gelen üçüncü gol. Yine aynı formayla 4. Hat-trick’ini de izletti futbolseverlere sağolsun.

Kendime not: “La Liga’da oynanan şey futbolsa bize izlettikleri ne?” diye sormaktan vazgeç.