17 Eylül 2010 Cuma

Organsever Taraftar ve Muhasebeye Giriş I


Belki de Vikingur maçından bugüne dilimde olan tek bir şey var, ben bu takımı izlemeyi seviyorum. Bahsi geçen takım Beşiktaş, malum. İşin izlemeyi sevmekten öte bir yanı var, o da şu; adamların ortaya koymaya çalıştıkları oyun ve bu memleketin “çizgi altı futbol anlayışında” forma giymeyi başarabilen “üstün ayaklar”ı görmek bana yüksek perdeden haz veriyor, heyecanımı körüklüyor. Gelin görün ki ben, yani kendini bildiği ilk anlardan beri Fenerbahçe tutkusu nefesini kesen, nefesini veren ben, bu sözleri söyledikçe çok az insanın futbolu benim baktığım yerden görerek “taraftar” olduğunu fark etmeye başlıyorum.

CSKA Sofia maçının üzerine söyleyecek çok sözüm yok. Rakibini, gruptaki diğer takımlardan “nispeten” hafife alarak ve hafta sonu oynayacağı derbiyi düşünerek rotasyona giden bir Schuster, beraberliği öpüp de başına koyacak bir konuk takım, geride sabit ilerde “öbek forvet” oynayıp bireysel denemelerle kendini heba eden, enerjisini bitiren, lakin son dakikada o öbek forveti besledikçe sonuç alamadığı için kendini ısırmaya başlayan Ernst’in golüyle perdeyi kapatan bir Beşiktaş izledik.

Şimdi girişime geri dönüyorum. Futbol izlemek konusunda olgunlaşmadan, futbol oynayıp bir de üzerine futbol ülkesi olma iddiamızı da o girişe ekliyorum. Gerçi benzer iddiaları çeşitli spor branşlarında başarılı oldukça dile getiriyoruz. Geçen hafta basketbol ülkesi olduk örneğin, atletizm ülkesi olduk Nevin’le, Elvan’la falan, oluyoruz arada bi’ böyle şeyler.. Mümkün olduğunca kendimi yazının sınırlarında tutmak istediğimden futbol ülkesi olan memleketimin şahane futbol seyircilerinden bir “kuple” olan Beşiktaş seyircisinden bahsedeceğim illa ki mevzu Beşiktaş’ken.

Maçın başlarında, o sahiden “demotive edici” tezahürat duyuldu “Kartal gol gol gol”.. Fasılasız, soluksuz, git gide hızlanan, yükselen bir dolu “Kartal gol gol gol”.. Bu tezahüratı sorguladım bir süre, o ara da değerli Sabri Ugan maçın geneline oranla sessiz kalarak bana destek oldu sağolsun.

Rakip oyuncu olsam ve bu akşamkiler gibi Türkçe bilmiyor olsam - komşulukları bir tarafa – giderek uğultuya dönüşen, kesintisiz bu tezahürat, bende sahadan çekip gitme, mümkünse koşarak uzaklaşma isteği yaratırdı. Öyle güçlü, öyle etkili bir iş o! Ama sorun şu ki, bence rakibi yorduğu gibi takımı da olumlu anlamda motive eden bir yanı yok. Beşiktaş tribününün özgünlüğünü tartışmak gibi bir gaflete düşmüyorum, zira o iddiada bulunmak için kör ve dahi sağır olmak gerek. Lakin şu “Kartal gol gol gol” takımda bir gol baskısı oluşturmaz gibi geliyor bana, devrini yükselttikçe de etkisi artmaz yani. Tribünün kendini ispatından ileri gitmez, söylemeye çalıştığım bu.

Öte yandan maç boyunca yine aynı taraftar takımına olan arzulu desteğini sürdürdü, hele Quaresma’nın oyuna girmesi esnasında inceden bir “çıldırdı”, sakinleşti sonra. Ta ki o gol gelene kadar..

Beşiktaş’ın 90 dakika rakibi karşısında dağları taşları dövdüğü maçın sonunda kaleyi bulan o top tribünlerin “derbi pimini” çekti adeta ve başladılar Fenerbahçe’nin anasının organlarını kurcalamaya!

Buraları takip edenler de bilir ki ben de defalarca tribünde yerini “sesini, terini, nefesini” harcamak üzere alanlardanım. Yerli yersiz bir dolu küfürlü tezahüratın içinde de oldum, dışında da kaldım. Bundan kimi zaman zevk aldığım da oldu, tiksindiğim de. Ama böylesi olunca, yani ben hafta sonu takımımın karşısına çıkacak Beşiktaş’ın golüne koltuğumdan sıçrayıp da “Nihayet be oğlum!” diye sevinirken, bir anda kulağıma Fenerbahçe, organlar, “ofansif eylemler” gelince şalterlerimi kapattım.

Maç sonunda “vaaay hacı gördün mü, herifler sustular 90 dakika, golü atıp kendilerini sağlama alınca abandılar bizimkilere” diyen bir dolu insan oldu etrafımda. Bu kadar sığ kafalar olabileceğine inandığım gibi, tribünlerde bunun aksine, daha planlı bir durum olduğunu, bambaşka bir kulvarda koşan takımlarının üzerinde derbi baskısı kurmaktan kaçınan bir taraftar grubunun tribünde olduğunu düşünmeyi yeğliyorum kendi adıma.

Teşekkür etmem şart şimdi, beni kendi futbol tavrımı sorgulamaya iten güzide taraftara.. Maç sonunda kameralar aracılığıyla evimin salonuna gelen, “Bir manitam olsa” söylerken “bi’ koysam kartal olsa” diye devam eden “güleç” ablaya teşekkür etmem gerek. Ben bu tezahüratları yapmadığımdan değil, yineliyorum. Ernst’in o golüne en az bir Beşiktaşlı kadar sevindiğimi hissettiğim için, dolu dolu bir teşekkür etmem gerek!

Bunlar benim gerek’lerim, birçoğuna da benden 40 fırın ekmek!

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder