22 Temmuz 2010 Perşembe

Dost mu? Ne dostu? Dostluk ne arar la bazarda?!

Bir notlar aldım bir notlar aldım şu maçı izlerken, sormayın gitsin! Ben zaten anlatacağım.. Bi yandan içimden içimden bir monologa başladım, bi yandan yazdım, maçı izledim. Sonra aklıma düşüverdi bizim meşhur amca, dostlukmuş! Tırnağımın dostluğu!

Maç başlamadan önce çoook güzel bir gün geçirmiş, Beşiktaş’ta bizim Bıyıksızlar’la toplanmış, kahve içmiştim. Eve de geldim hani Beşiktaş’tan, dedim ki dinlenirim, Bursa maçını izlerim falan.. Bursa maçını izlerken içimdeki kurdu durduramayacağımı anladım ben, çıktım evden Bursa maçının ilk yarısının bitiminde. Nereye mi? Koştur koştur Nevizade’ye, Fenerbahçe – Galatasaray maçını izlemeye! Hem de tek başıma..

Blogun takipçileri bilir Fenerbahçeli işte bu kız, yapacak bir şey yok bu saatten sonra dönmüyor oradan, elden de bir şey gelmiyor. İşin şakası bir yana, bildiğin deplasmanda izledim bu maçı ben! Nevizade geceleri’nin orta yerine düştüm yani tabiri caizse! Bir yanımda Sami Yen atmosferini cebinde taşıyan abiler, onların yanında küfürbaz yeni yetmeler falan.. Yanı başımda sövüp durdular da gıkımı çıkarmadım dakikalarca. Ama girişte bahsettiğim monolog var ya, ondan yaptım işte bi’sssürü!

Aman işte yiğitler(!) çıktı meydane. Tribündeki adam aylar yıllardır, belki de ömr-ü hayatınca gönül verdiği o formayı taşıyan futbolcuları o kadar yakından görmemiş. Sahadakiler, “lan bu maç hazırlık maçı mı, karşımızdaki de ezeli rakip falan, bi terslik olmasın hacı” tedirginliğinde. Taze yabancılar durumu ağabeylerinden dinlemiş, en şapşırık onlar.. İlk düdük derken, o düdüğü çalanın bir nevi düdük olduğunu idrak etmiş olduk. Sarı kartları uçuşturmaya başladı havada. İlk o zaman dedim işte kendi kendime, hani dostluk maçıydı arkadaş bu, kart çıkar, adamları, seyirciyi ger, 8’e 8 bitir madem maçı diye monologumu geliştirmeye başladım ben.

Derken derken bu Selçuk –Chelmetacarus olarak da bilinir- gösterdi hünerini, attırdı kendini. Onun öncesinde Bilica’nın eli var bir de, es geçemeyeceğim. Bilica, tüm o “eşeleme” durumlarında bile yanında durduğum, “bu adamın agresifliğini seviyorum ben arkadaş” dediğim adamdı. Ta ki bu maça kadar. Keza Selçuk konusunda birçok Fenerbahçeli, daha doğrusu futboldan anlayan insanla aynı görüşü paylaşıyorum, ona şüphe yok. Ama Bilica hakikaten bu takımın defansının, Lugano’yla birlikte, bir saatli bomba olduğunu kanıtladı artık. Saatli bomba dediğim de, estiği zaman patlıyor yani! Velhasıl bu maç üç ismi bu takımda görmek istemediğimi gösterdi bana, Bilica, Selçuk ve Kazım. Geldikleri yere geri dönebilirler.

O kadar “mahalle baskısı”na maruz kalan ben, takım on kişi kalınca bi’ tutuşturdum etekleri, ne yalan söyleyeyim şimdi. Tam totemlere başlamışken de o “çıkması zor” gol geldi. Çıkması zor’luğunu açmak gerek ama o kadar leziz bir gol ki, sözlerimle ezip geçmek istemiyorum yani onu. Dos Santos’un, gol öncesi topu ayağında tutabilmek için gösterdiği o muhteşem çaba da ayrı bir yazının konusu olabilir. Dirençli, savaşan adamı seviyorum ben sahada işte, mümkünse dışkısıyla kavga etmesin ama kimse, canımı yesin oturduğu yerden!

Tribüne hasret gurbet kuşları da bir anda hoop gaza gelip lay lay lay yaktılar meşaleleri, sonra bir çizik kamber abi gördük ki anlam veremedim kendisine kendi çapımda. Hakem "keserim topunuzu ama o top da benim" kasıntılığıyla yürümeye başladı soyunma odasına, bizim çocuklar da, kastettiğim iki takımın da futbolcularıdır, "hoca ya bişi yok ki bu hep olur bizde, ref ref calm down" yapmaya başladılar, işlemedi Alman’a, çekti gitti! 

"Hay hakem gibi" derken, "hani dostluk şeysiydi bu" derken geri geldi Thornistan! Bir nevi uzun su molası verip, maçı üç devreden oynattı cancağızım. "Dostluk maçı, Bundesliga maçı arkadaş, taviz vermem ben" duruşu takdir toplasa da, kendisine sallanan küfürlere mani olamadı bu durum, duysun buradan beni.

Ha tabii bu arada, ben bi yandan maçı kesip bi yandan da Twitter’da dolanmaya başladım Alex konuya ilişkin bir şeyler yazdı mı diye, yazmamıştı, rahat olabilirsiniz.

Maçın izlenebilir birkaç ismi vardı diyerek bitirmek istiyorum bu maç hakkındaki CSD bıdırdamamı. Zira bu maçla ilgili iki yazım daha olacak, hem Bıyıksızlar’da hem de NationalTurk’te, rastlarsanız onlara da bir göz atın derim. O kadar doldum ki aslında bu maça ben her bi’ taraftan, taşacak delik arıyorum!

Ha ne diyordum, futbolcular. Stoch, Cana, Bekir, Arda, Santos sahiden seyir zevkimi katladılar. Özellikle şu Bekir, geçen sezon Manisaspor’la oynanan kupa maçında yakaladığı o ivmeyi yükseltme çabasında, olur da bugünlerinden daha iyi olursa bu takımın as adamlarından biri olur sahiden. Ama Gökhan Ünal.. Sen hala birkaç fırına uğramalasın gibi geliyor be canım!

Kendime not: N’olur gol olunca avuç içlerini bi yerlere vurma, hala sızlıyor, saat gecenin bi yarısı olmuş! 

3 yorum:

  1. Bekir'i beğendiğine inanamadım açıkçası :) Kazım'ın perfomansının kötülüğü Bekir'in bindirmeleri becerememesinden dolayıydı...Çünkü Kazım içeri kat etmek yerine dikine oynayıp son çizgiye inmeyi beceren bir oyuncu.çizgiye inince arkası boş kaldığı için bütün ataklar ateş olmadan söndü.Ama Stoch hem içe kat edebiliyo hemde arkasında ona yardım eden bi Santos bulabiliyo ;)

    YanıtlaSil
  2. Kazım'ın performansıyla çok ilgilenmiyorum aslında, Bilica'yı neden istemiyorsam bu takımda, Kazım'ı da o yüzden istemiyorum. Bekir'inse kendini geliştirmesi gerek elbette dediğim gibi.. Ama şu hali bana umut veriyor açıkçası. Stoch.. Umarım bir kan uyuşmazlığına kurban gitmez, fark yaratır diyorum :)

    YanıtlaSil
  3. Takımın en iyisiydi bence Kazım... Geçen seneki savrukluğu yoktu... Artık kulakları mı çekilmiş yoksa Dia geldiği için etekler mi tutuşmuş bilinmez... Ama ne olduysa yaramıştı... Kaldı ki forvet olarak bile oynayabilir Kazım... Tamam belki 90 dakikayı çıkaramaz ama açık alan bulabileceği maçlarda kesinlikle faydalanmamız gereken bir oyuncu o ;)

    YanıtlaSil