18 Haziran 2010 Cuma

Dünya Kupası'nın 36 Saati!

Neler oldu öyle ya! Şurada iki gün es verdim neler neler oldu. İlk maç bayıklığı takımların üzerinden kalktı, hem de ne kalkmak! Slovenya – ABD maçını izlerken yazayım geçen günü madem, içimde kalmasın..

Günlerdir feci bir yorgunluk ve uykusuzlukla mücadele eden bünyem, en olmayacak maçta, Uruguay maçının ikinci devresinde kendine yenik düştü. Diego, açılacak dediğim maçta açıldı. Gerçi ben göre göre ilk golü görebildim ama içten içe desteklerken heyecandan çırpındığım bir iki takımdan biri olan Uruguay farklı kazandı, gruptan çıkacağını da gösterdi böylece. Lakin Forlan’ın neredeyse her golden sonra forma çıkarıp sallama alışkanlığını Dünya Kupası’nda rafa kaldırması iyi olmuş. Elbette takımı için. Yoksa biz onu karın kaslarıyla seviyoruz!

Ah Argentina.. Ömer’ciğimin "hiçbir şey yapmadı ki" dediğin Higuain’in attığı üç gol ve Kore’nin kendi kalesine gönderdiği bir gol tertemiz bir skora götürdü bizi. Maradona’nın takımı karşısında çok da direnç gösteremeyen Kore takımı (Sergen’ciğimin kulakları çınlasın) her ne kadar direnmeye çabaladıysa da karşısında pek de “insan olmayan” Messi bulunduğundan elleri kolları bağlandı, kaderlerine razı oldular. Arjantin’e karşı ofansif futbol oynayan onları zorlar diye düşünüyorum şimdi bundan sonra. Onlara karşı, açık ve gol atmak için çabalayan bir takım, defansında açıklar verip Arjantinli golcülerin yapabileceklerine rağmen risk alırsa kazanır. Yoksa, herkes Arjantin’e boyun eğmek zorunda kalabilir gibi…

Yunanistan Nijerya maçı’na gelirsek.. Daral futbol örneklerinden güzide demetler sunan Komşu, yine pek de farklı olmayan bir görüntü çizdi. İstekli ama yetersiz Nijerya istediğini alamadı ve bir Afrika takımı da zora soktu kendini. Başından beri berabere biter dediğim maç, Yunanistan’ın bir farklı üstünlüğüyle bitti.

Akşam.. Akşam.. Fransa.. Öyle güzel oldu ki, yazarken bile yüzümde beliren gülümsemeye mani olamıyorum! Meksika, adeta “kilitledi” Fransa’yı, ağzına ağzına vurdu!

Turnuvanın başından beri bir maçı ilk kez dışarıda izledim, yanımda T. vardı. T. ile birlikte izlediğimiz ilk maç, o da bir futbolsever, lakin fena bir Galatasaraylı. Söz bir onlara bir bize geldi gitti ve nihayet başladı maç. Başlarken "Marquez’den gol bekliyorum" dediğimde “höh gol ne arar la Marquez’de” dese de bana T., maç boyunca didişmek bir yana dursun, ikimiz de Meksika’nın refahı için gözümüzü kırpmadık!

Şimdiye kadar bu kadar yüksek tempoda ve böyle arzulu çok az maç izledik turnuvada. "İki takımın da kazanması şart maçlar" oynandığı için artık, görüntü çok daha farklı, daha “futbol”. Bir penaltı bir de “şahane” golle 2-0 gibi net bir skorla devrilen Fransızları gördükçe “İrlanda’m İrlanda’m cennetim, benim eşsiz milletim” diyerek meşaleler yaktık. Dos Santos, ki memlekete yakın adam diye söylüyorum, kalsın ülke sınırları içinde. Onu izlemek çok zevkli!

Ayrıca Henry gibi fark yaratan bir adamı da maçı kaybederken kulübede, yamacında oturtan teknik direktör, ancak teknik bir traktör olabilir! Haktır sana mağlubiyet.. Henry dediğimiz adam, eliyle falan da atar golünü, hiç değilse(!) senin kuyruğunu dik tutmanı sağlardı adam..

Almanya maçınıysa kaçırdım. Yenilmiş diyolla, ne güzel söylüyolla!

Kendime not: Ayrıca Daum konusunda da bir iki lafın vardı, unutma. Ayrıca Slovenyalı futbolcular apaçiymiş! O nasıl gol sevinci öyle?! Coni'ler de 2-0 mağlup durumdalar an itibariyle. Bırakın futbolu canlarım siz..

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder