15 Mayıs 2010 Cumartesi

Sarı Kırmızı Bir Söyleşi: Romanista Bukowski

Oturduğumuz kafe Galatasaray Lisesi’yle Tarihi Yarımada’yı birlikte görüyor, eşsiz bir açıyla. Mekanın önemi büyük, zira Galatasaray ve Tarih dediğimizde akan sular duruyor onun için. Bir de Roma… Ceza Sahasının Dışı’nda bu hafta Romanista Bukowski konuk. Benim tabirimle “Romanowski”, bilinen adıyla Yağız Gönüler.

Onunla ilk bir araya gelme nedenimiz yine bir söyleşiydi. Sohbeti öyle ısıttı ki ortalığı, kalmadı söyleşi falan, kitaplardan, aşklara, oradan uzak uzak mekanlara aktı gitti sözler. Bir diğer söyleşi maksatlı bir araya gelişimiz ise bu yazının doğmasını sağladı.

Romanista Bukowski, birçoklarınızın da bildiği üzere sarı kırmızı bir futbol blogu. Futbol blogu diyorum ama her şeyden bir tutam bulmak mümkün futbolun yanında. Sarı kırmızılığını ise açmak lazım biraz. İflah olmaz bir Galatasaray taraftarı olan Yağız’ın bir diğer tutkusu ise AS Roma. “Romanista Romalı demek. Sadece Roma yazıları yazarım diyerek açtım blogu aslında. Bukowski kısmıysa malum… Underground edebiyata meraklıyım. Tüm bunlardan dolayı, Romanista Bukowski” diye açıklıyor blogun güzel adını, ekliyor, “Tıpkı Bukowski gibi lafı dolandırmadan, kalabalık yapmadan yazmayı amaçlıyordum, öyle de oldu.”


Krizlerin de mutlulukların da zirvesi Galatasaray

İlk aşkı Galatasaray elbette Yağız Gönüler’in. “Nasıl başladı bu aşk?” diyorum.

Sanırım televizyona olan yatkınlık başladığında çocukken, Galatasaray’ın yabancı takımlarla olan maçlarına denk geliyor olmamla başladı. Babam da Galatasaraylı tabii. Maçları izlerken babamın tepkileri, Prekazi sonra… Kağıttan yaptığım toplarla oynarken “Top Prekazi’de” diyerek koşturmalar falan derken bir bağ kuruldu aramızda Galatasaray’la, kopmaz bir bağ elbette. Manchester United’la oynadığımız ve 3-3 biten maç da ilk izlediğim Galatasaray maçıdır ayrıca, özeldir.”

Peki bugün Galatasaray dediğimizde Yağız nasıl bir tanım yapıyor dersiniz? “Yaşadığım krizlerin de mutlulukların da zirvesi Galatasaray.” oluyor yanıtı. “Vespa tasarımlı bir t-shirt alıyorum diyelim, mutlu oluyorum, ayaklarım yerden kesiliyor. Ama Galatasaray’a dair en ufak bir izi olan başka bir t-shirt beni defalarca kez daha fazla mutlu ediyor.” Ne kadar tanıdık bu cümle… Her taraftarın ortak noktası bu belki de, renklerine vurulduğu kulübe dair bir şeylere sahip olduğunda yeryüzündeki en mutlu çocuklar oluveriyoruz hepimiz.

Fenerbahçe’ye gelmezse söz çatlarız. Galatasaray adı geçtiyse bir yerde, Fenerbahçe’yi de anacağız. Aksi de geçerli illa ki. Rekabet peki, “ezelden ebede” sürecek olan?

“İstanbul’dan 3. ya da 4. bir takım olmaması durumunda çok daha güzel yaşanırdı bu rekabet aslında. Daha çekişmeli, dünyanın çok daha hatrı sayılır derbilerinden biri olurdu o zaman. Benim kadar da takımı hakkında ağır konuşanı bulmak zordur. Ezeli rekabet hoş da yeniliyoruz işte, ne söymeli daha. Derbiden önce ve maç günü nasıl bir psikolojiye giriyorlarsa artık…” Yine bir söyleşi klişesi olan o an geliyor; gülüşmeler.

Yağız’la aramızda sezilen ama açık edilmeyen bir didişme de söz konusu tabii renklerimiz farklı olduğundan. Ama asla ters şeyler çıkmıyor ağzımızdan, seviyemiz gayet yerinde. Daha çok ben gidiyorum üstüne ama orası gerçek. Ne yapayım, malzeme çok!

Sözlerini sürdürüyor sonra. “Şunu söylemek lazım, lisanslı ürünler konusunda Fenerbahçe çok daha önce dikiş tutturmuştur. UEFA ve Süper Kupa ürünleri çıkarmıştık zamanında. Güzel işlerdi onlar, onların hakkını yememek lazım. Sonra bir dönem çöküş oldu diyebiliriz bu konuda. Ben hala bugün 98 idman eşofmanı almak için koşturuyorsam bunun bir nedeni var. GS Store’larda satılan ürünler için taraftara kulak vermek önemli. Bunu yavaş yavaş yapıyorlar.”

Türkiye’deki favori tribünlerini ve taraftar gruplarını soruyorum “Romanowski”ye.

“10 yıl önce Göztepe, 8 yıl önce Sakarya, 6 yıl önce Bursa, şimdiyse Beşiktaş. Koordine ve yaratıcılar bunlar. Böyle tribünlerle maç izlemek çok keyifli.”


Kadınlar “Numaralı”ya!

Ceza Sahasının Dışı malum, bir dişinin “spor monologlarını” okutuyor okuruna. Futbol dünyasındaki kadınları soruyorum, tribündekileri bilhassa. Sorunun yanıtından sonra bir didişmenin içine giriyoruz biz de.

“Kadın taraftarlar aktif değiller. Açıkçası tribündeki adamların gözünde de pek yerleri yok. Gruplaştılar da kadın taraftarlar ama sonuç vermedi. Tribün erkeksi bir olgudur. Ani reaksiyonlar, dalaşmalar, itişmeler, adamlar hayatında kurban kesmemişken her maç kafa keserler –sözde-! Kadınlar numaralıdan kombine alsın arkadaşlarıyla, orada otursun eğlensinler, maçlarını izlesinler derim. Şimdi karınla, kızınla, sevgilinle gidiyorsun maça, arkadaki adam sinirlense küfredemez, rahat hareket edemez falan… Sıkıntılı yani, kendimden biliyorum.”

Tabii bu sözleri şakayla karışık gibi söylese de ciddi Yağız, şaşırtmıyor değil hani. Sözü, biz daha fazla tartışmadan bloglara getiriyorum, en çok takip ettiklerine özellikle.Aceto Balsamico en iyi bloglardan biridir. Ben de onunla aynı dönemde başladığım için çok mutluyum açıkçası. Üslup anlamında feyz alıyorum ondan. Neredeyse aynı zamanda blog açmak da büyük şans oldu elbette Aceto ile. Haberi nasıl koklamak gerektiğini babamdan sonra bana o göstermiştir diyebilirim. Yazarken her ne kadar objektif olmaya çalışsak da sonuçta taraftarız, futbolu sevdik, futbolu yazdık. Kadınları sevmek gibi bu, öylece kendiliğinden oldu. Bloglarda bu öznelliği göstermek mümkün. O yüzden seviyorum biraz da. Kimi blog yazarları gazetelerde, dergilerde kariyer yaptılar, iyi mevkilere geldiler, önemli bir şey bu. BİY var sonra, Blog İdman Yurdu Spor bloglarını gruplaştırmak adına oldukça önemli ve desteklediğim bir oluşum. Galatasaray blogları da diğer taraftarların bloglarına göre açık ara önde, onu da söylemek lazım.”

Taraftarlıktan arınamadığımızı ve arınamayacağımızı da bu son sözüyle perçinledi Yağız. Bir iki sataşmadan sonra “Taraftar olmak nedir o zaman Romanowski, söyle?” dedim. Enfes bir tanım yaptı o da.

Taraftar olmak sorumluluk almaktır. Takımına bir şeyler kazandırmaktır. Sonra etrafındaki takımdaşlarını ‘taraftar’ yapmaktır. En son olarak da diğer takımları destekleyenleri… Konuşulabilsin istiyorum iki rakip takımın taraftarı arasında bir önceki maçlarının koreografileri örneğin, ‘ya sizinkinde de şu güzeldi de bu kötüydü’ denebilsin. O zamanlar da olacak inancındayım.”

Romanista’ya geri dönüyorum tam ısınmışken. Anlat şu Roma aşkını!

“Ortaokulda bir tarih hocam var o zamanlar. İtalyan mimarisi üzerine bir kitap geçiyor elime onun sayesinde. İnanılmaz etkileniyorum ben de. Bunun üzerine Roma tarihi okuyorum. Zamanla gelişti diyebilirim. AS Roma’ya gelince, dünya üzerindeki en iyi üç taraftardan biridir onlarınki. Batistuta, Cafu, Totti, Capello’lu dönemler ise enfestir. Bir Roma hayalim var ayrıca, yalnızca iki kez gitmek istiyorum Roma’ya. İlk gezimi tek başıma yapmak, notlar ala ala şehri gezmek, yaşamak istiyorum. Bir diğeri ise hayatımın kadınıyla birlikte balayında orada olmak. Şimdi balayı mı? Rize’ye gitmem balayı için!”

Ah… Onunla aşk konuşmak başka. Aşka girmemekte ise fayda görüyorum şimdilik.

Söyleşinin başında da söylediğim bir tarih merakı var Yağız Gönüler’in. Gizlenen Tarihimiz ise onun bir diğer blogu. Ondan bahseder mi biraz?

“Tarihçilik önemli ve takdir edilesi bir iş. Seyyah olmak, mimar olmak, filolog olmak gerekiyor tarihçi olabilmek için. Diploma değil kastım, bunların hepsinden anlamak gerekiyor yani. Gizlenen Tarihimiz’i oluşturmaya başlarkenki amacım, okuduğum kitaplarda altını çizdiğim satırları, tuttuğum notları derlemek ve paylaşmaktı. Bununla birlikte ders kitaplarında anlatılmayan tarihi de aktarmak istedim. İ. Ortaylı, H. İnalcık, M. Armağan ise önemli tarihçiler, yazarlardır benim için. Özellikle Ortaylı, tutkusu, kinciliği, gerçekçiliği ve hazırcevaplığıyla büyülüyor beni. “

Romanista Bukowski’nin sarı kırmızısı, Ceza Sahasının Dışı’nda konuştu. Söyleşinin sonunda da bir Bukowski kitabına anısını bıraktı. Bu güzel sohbet, nicelerine de vesile olsun. Benim Romanowski diye çağırdığım, çoklarının Yağız Gönüler’ine sonsuz teşekkür ve sevgiyle.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder