19 Mayıs 2010 Çarşamba

Oradaydım#2


Gözler tribünleri tarıyor. Gözler inanan gözler buluyor, bir adam yanımdan geçerken endişesini düşürüyor; “geçmişi unutup geliyoruz” diyor arkadaşına, coşkusunu eksik etmeden. Gözlerim gökyüzünde sonra, dualar dolaşıyor dilimde, “Allah’ım yüzümüzü kara çıkarma”, tek derdim bu.

Maç öncesi şenlikli, her zamanki gibi. Şafak Sezer tribünde gösteriyor kendini, “amigo”luk yapıyor adeta bir süre, kahkahalar havalarda. Birkaç tanıdık simayla karşılaşmak yine, bu kez tribünde, sarılmalar, öpüşüp laflamalar…

Trabzonspor sahaya çıkıyor. Uğultu kulaklarımı zorluyor. Sonra bizimkiler, ısınmalar başlıyor. “Alfredo Lugano Moreno” geliyor , Alex gidiyor, Selçuk “parmak kaldırıyor”. Tadımız yerinde, kaçmasın hiç.

İçimi kemiren kurt mesaisini henüz bitirmemiş ama. Akşam sonunda basacağım üzerine, Cadde’ye bırakacağım kendimi. Tırnaklarımı yemeye başlıyorum.

Ve düdük. Tribünler yıkılıyor. Uzun zamandır görmediğim kadar coşkulu herkes. Yaklaşık on dakika süren bir tezahürat fırtınası başlıyor. Benim sağ kolum havada, ağzımda “Fener gol gol gol”e karşılık tek bir cümle “Şampiyonluk geliyor!”

Çok maç izlediğim Saraçoğlu’nda, Guiza’nın attığı golle birlikte ilk kez “ezilme tehlikesi” atlatıyorum. Herkes coşkuyla birbirine sarılıyor, hadi’ler peşi sıra… Arkasından anlık bir sessizlik getiren ve sonradan da şampiyonluğun ipini çektiğini anladığımız gol geliyor. Dilimde; “Her maç aynısınız, bi’ kere de kanser etmeden kazanın!” Küfürler şiddetini artırıyor..

Devre arası. Yüzler ifadesiz. Hava o kadar sıcak ve stres o kadar yüksek ki, herkes suya veriyor kendini. İlk devreden hatırda kalanlar, tribünde Guiza’nın golü sonrası yakılan meşaleler yüzünden tutuşan pankart, “ayaklı damacanalar”, Fenerium Üst’te çıkan tartışma ve iki gol.

Tribündeki yerime çıkıyorum, elimde sular, içiyoruz arkadaşlarla birlikte, kimseden ses çıkmıyor. Herkes kilitlenmiş bir kapı gibi hareketsiz bir ağızla bekliyor ikinci 45 dakikayı. İkinci 45 başlıyor.

70 gibi sesimi neredeyse tamamen kaybediyorum. Söylemedim ama maçı izlemek gibi bir derdim yok. Zaten göremiyorum da, sette bir sürü insan var, birçoğu “bizim çocuklar”. Onlardan birinin bacaklarının arasından izliyorum maçı.

Bursa maçından da haber geliyor, babam telefonda, 2-0 diyor. Artık kazanmak şart. Bu sırada maçın gerginliğinden mi bilinmez her yerde irili ufaklı tartışmalar çıkıyor, bu kez de Maraton Üst karışıyor.

Bir anda stadın hoparlörlerinden 100. yıl marşı yükseliyor. “12 Numara”yı gaza getirmeye çalışan ses, sahadaki futbolcunun psikolojisini “dürtüyor”. Şiddetli küfürler alev alıyor artık.

Son on dakika korkunç bir sessizlik getiriyor. Kendimizi paralasak da bağırmak için aklımızı maçtan alamadığımızdan konsantrasyonu kaybediyoruz, tezahüratlar susuyor. Gözyaşlarımsa mesaiye başlıyor. Şampiyonluğu kaybetmekten çok, nasıl olur da koca devre bir gol olmaz, o direkte patlayan şutlardan biri bile nasıl içeri girmez hayıflanmasından bu yaşlar.

Ve "o anons" geliyor sonra, 90+4 oynanacakken, 90+2’de gelen ve maçı sonlandıran 2-2 anonsu…

Tribünde herkes şaşkın. Herkes birbirine soruyor maçın kaç kaç olduğunu, gelen anonsa ne tepki vereceğini kimse bilmiyor. Ne sevinç var doyasıya yaşanan ne hayalkırıklığı... Telefona sarılıyorum. Babam açıyor. “Kaç kaç Bursa maçı?” diye soruyorum. 2-1 devam ediyor bitmek üzere diyor. Yapma olamaz, anons yaptılar diyorum. Vallahi bitmek üzere bitti hatta, Bursa şampiyon diyor.

Bu sırada taraftar sahada. Futbolcular omuzlarda. Birileri bir şeyler kutlarken aşağıda, ben hıçkırıklar arasında çöküyorum.

Devamı Perşembe...

2 yorum:

  1. geçmişi unutupta geldik diyen adamı çok net hatırlıyorum...

    YanıtlaSil