8 Mayıs 2010 Cumartesi

Fenerbahçeli bir söyleşi: Bozkurt K. Yılmaz


Bu Aşk Bizi Canlı Tutacak” kitabının yazarı bir Fenerbahçeli. Lig Radyo’da “Unutulmaz Maçlar”ı konuşan bir Fenerbahçeli. Sohbeti benzersiz lezzette bir Fenerbahçeli. Her şeyden önce ve sonra bir Fenerbahçeli Bozkurt K. Yılmaz. Ve o, Ceza Sahasının Dışı’na konuk şimdi…

Bir akşam, bundan neredeyse 5 yıl önce edindiğim, okuduğum o kitabı karıştırırken buldum kendimi. Ceza Sahasının Dışı’nda paylaşmaktı niyetim kitabı ama kuru kuru da paylaşmak gelmedi içimden. Kitabın havası bambaşka. Bir taraftara -gönül verdiği rengi ikinci plana koyarak söylüyorum bunu- birçok heyecanı yeniden duyumsatacak güçte bir “günce”. Maç öncesi, maç sonrası sıkıntılar, hayaller, hayal kırıklıkları, kaçan fırsatlar, kazanılan kupalar… Aklına gelip gelebilecek her şey var, tribüne bir koltuğundan bulaşmış, bir formayı bir defa da olsa giymiş herkesin.

İşte ben kitabı karıştırırken aklıma Bozkurt Bey’e ulaşmak geliyor ve birkaç mail gönderimi sonrasında randevulaşıyoruz! Ben şok oluyorum elbette, çünkü içimden bir ses “Aslı boşuna uğraşıyorsun” diyorken, Bozkurt Bey’den sıcacık bir “Olur” geliyor, havalara uçuyorum. Bir akşamüzeri Beyoğlu’nda buluşuyoruz. Her daim sakin olan mekan, “vıgır vıgır” çocuk kaynamasıyla beni biraz utandırsa da başlıyoruz tatlı sohbetimize, sorularım çok, nereden başlayacağımı ise bilmiyorum. Piknikte Dömivole ve Fenerin Bahçesi’nden açılıyor söz. Her ikisinde de yazıyor Bozkurt K. Yılmaz. Fenerin Bahçesi aslında bir mail grubunun blog olmuş hali diyor. Neredeyse 10 yıldır var olan bu grup bir blog olma kararı almış, ne de güzel yapmış! Şimdilerde gruba mensup herkes yazar değil, iş güç, çeşitli sebeplerden ama iyi gidiyoruz diyor. İyi de gidiyorlar sahiden.

Fenerbahçeli olma hikayesi olup olmadığını soruyorum, hani hep vardır ya, “Aslında ben Beşiktaşlı’ydım da, amcam beni maça götürdü, Fenerbahçeli oldum”lar… Onlardan biri var mı hayatında, soruyorum. Aslında Beşiktaşlı bir “anne tarafı” olduğundan bahsediyor, fakat baba Fenerbahçeli. 77 yılında ilk defa maça gittiğini söylüyor. O zamanlar Ankara’dayız ve Fenerbahçe Ankara’ya ya Ankaragücü deplasmanına ya da ceza meza durumlarında geliyor diyor. Faruk Ilgaz’la o maçta tanıştığını da eklemeden geçemiyor Bozkurt K. Yılmaz. Öyküm yok sanırım diyor, ben kendimi bildim bileli bir Fenerbahçeli’yim.

Bizi bir araya getiren kitabına, Bu Aşk Bizi Canlı Tutacak’a getiriyorum sözü, nasıl yazıldı kitap, soru bu. “Aslında yazmak hayatında her daim yer tutan biri oldum ben. Maçlara dair notlar da alıyordum illa ki. Fakat o sezon bu notlar bir kitap olsun niyetiyle başladım yazmaya. Sezon bittiğinde, kitap da bitmişti demek mümkün. Editoryal çalışmaları kalmıştı bir tek, bunu da bir yayınevi yürütmeliydi. O dönem Parantez Yayınları’ndan sevgili dostum Can Barslan ve Gani Müjde’yle görüştük, tamam yayımlayalım dediler. Bir hafta içinde neredeyse tüm çalışmalar tamamlandı. Öyle ki, büyük bir heyecanla kitabın kapağının fotoğrafını bile çektim verdim. “ diye yanıtlıyor sorumu.

Eski bir yayıncı, bir editör olarak “Türk futbolseverin bir okuma özrü olduğunu düşündüğümü, bizim yayınevi zamanlarında ‘satmaz’ kaygısıyla futbol kitapları yayımlamaktan çekindiğimizi” söylüyorum. Basılır kitap, yani yayımlanır illa ki ama “satar mı” diye hiç düşünmedim diyor. Aslında belki de bu ticari kaygıdan uzak kaleme alınması böyle samimi olmasında katkı sağlıyor bu kitabın diye geçiriyorum içimden. “Ama haklısın” diye devam ediyor sözlerine. “Büyük yayınevleri bu konuya çekinerek yaklaşıyorlar. Geçenlerde bir kitapçıya girdim, spor kitaplarını sorduğumda ‘satmıyoruz’ yanıtı verdiler, bir de bu sanki bir marifetmişçesine bakarak yüzüme. Londra’da bir futbol kitapçısı var, yalnızca futbol yayınları satan iki katlı, kocaman bir kitapçı… Düşün işte.” diyor, karşılıklı serzenişler sonra…

Futbol, Bozkurt K. Yılmaz’ın kitabıyla birlikte aslî mevzumuz elbette, uzak duramıyoruz. O sahici bir Fenerbahçeli, bu her sözünden anlaşılıyor. Bir Fenerbahçe Kongre Üyesi aynı zamanda. Hep şu yargı vardır, “kulüple yönetim düzeyinde ilişkili olan kimseler, kulüp başkanı ve yönetiminin her ‘he’ dediğine ‘he’ derler”. Bozkurt K. Yılmaz, bu yargıyı şiddetle yıkıyor. Bir söz arasında “Aziz Yıldırım’a söylenen her söz Fenerbahçe’ye söylenmiştir, ona karşı gelmek Fenerbahçe’ye karşı gelmektir, nihayetinde kongre tarafından seçilen başkan o. Ancak bu demek değildir ki Yıldırım’ın hataları olmamıştır.” diyor. Bu tavır, gözlerimi ışıldatan cinsten. Bununla birlikte sohbetimiz süresince birçok objektif ve dahi eleştirel yorumlar getiriyor pek çok konuda.

Tribün gruplarını ve dernekleri soruyorum, bir dönem oldukça sıkıntı doğuran hadiseler ya bunlar… “Tribündeki tek sesliliği sağlıklı bulmuyorum. Derneklerse her yerde, Moskova’da da var, Kütahya’da da… Önüne geçilmesi mümkün değil bunun, kaldı ki geçilmemeli de. Bugünün tribün grupları arasında en sevdiklerimse CK ve Unifeb. Keşke benim öğrenciliğim döneminde de olsaydı benzer bir oluşum da yer alabilseydim içinde” diyerek devam ediyor sözlerine. “Benim öğrenciliğimde KFY vardı gerçi, onlar da çok iyilerdi. Ancak sonra sırtına yazıyı yazan tribün grubu oldu çıktı! Bu da art niyetli bir durum değil hani, aitliği hissetmek istiyor taraftar. İyi niyetli bu oluşumların hepsi.”

Bundan sonraki yazılarımdan birine de konuk olacak “totem”lerden açılıyor konu. “Eskiden çoktu bende de; maç izlerken yanımda şu olacak, su şurada duracak, stada bu yoldan gidilecek… Şimdi sadece uğurlu formalarım var birkaç tane” diyor. Laf bir arkadaşına geliyor sonra, “Asla Fenerbahçe – Galatasaray maçlarını izleyemez, maç başlar duşa girer, bitiminde çıkar, yıllardır böyle, değişmedi” diyor. Ben de buraya bir söyleşi klasiği yerleştiriyorum “Gülüşmeler”.

"Maça geç gel ama erken gitme!"

Lig Radyo’daki programı Unutulmaz Maçlar’a geliyoruz sonra, program nasıl başladı?

“Şubat 2009’da başladı program. Birkaç kez konuk olmuştum radyoya. Program yapmak ister misin diye sordu bana Mehmet Ayan, Fenerbahçe üzerine olursa olur dedim. Benim oldukça geniş bir görüntü arşivim var. O arşivden hareketle Unutulmaz Maçlar konseptini oluşturdum. 1985’ten bu güne, pek geri gitmemeyi tercih ediyorum, birçok maçı konuşuyoruz her hafta Salı akşamları. “

Sen değerli okur, eğer buralara ilk kez uğramıyorsan senin de bildiğin üzere benim şiddetle taktığım “75’te stat boşaltan çekirdekçi taraftar” hadisesini soruyorum Bozkurt K. Yılmaz’a. Biraz gülüştükten sonra başlıyor içinden geçeni söylemeye: “Taraftar profili elbette değişti. Ben de Maraton Alt’ta maç izledim, bir daha izlemem. Pozisyon oluyor, otur diyorlar. E pozisyon olmuş yani! Yavaş yavaş stadın geneline yayılan bir durum bu, o açıdan kötü. Sadece maçı izlemeye gelen ama 80’de çıkan adamlar var. Bu adamlar, Zico dönemindeydi yanılmıyorsam, bir İBB maçı var 2-0 mağlupken 2-2’yi yakaladığımız son on dakikasında, o iki golü evlerine gidince duydular. Ama bu durumun sadece futbolda yaşandığı düşünülmesin, ben tüm basket maçlarını da izliyorum. Adam uzatmaya giden maçtan “geç oldu” deyip çıkıyor. Basket maçının uzatmasını izlemeyeceksin de neresini izleyeceksin? O maça geç gel ama erken gitme!” Haklı olduğunu söylemekten başka bir şey gelmiyor dilimden… Seyirci konusunda bir konuya daha değinmeden olmaz diyerek, “Tezahürat birçok spor dalında çok önemli bir şey, seyirci faktörünün asla göz ardı edilemeyeceği sporlar var. Bir maç boyunca aynı tezahüratı yapmak ya da maçın başında “yenilsen de yensen de” yapmak kadar feci bir şey yok. Hele basket maçında “beraber ıslandık yağan yağmurda” demek… Ona hiç girmiyorum!

Basketbola gelmişken konu, Ülker ve Acıbadem meselelerine de geliyor kuşkusuz.

“Aslında Fenerbahçe’nin kemikleşmeye yüz tutmuş bir Basketbol seyircisi vardı. Basketbol tribünü kültürü oluşmaya başlamıştı ancak reklam alınması ve sonrasında bu reklamın Fenerbahçe’nin isminin yanına eklenmesi birçok insanı gücendiren bir durum oldu. Öncelikle şu bilinmelidir ki Fenerbahçe’nin ismi değiştirilemez. Sponsor alınabilir elbette ancak “Fenerbahçe Acıbadem”, “Fenerbahçe Ülker” çok da doğru gelmiyor. Ben bu konuda en muhalif yazılarımı Jetpa reklamı alındığında yazmıştım. Daha sonra da Telsim’le anlaşıldığında Cem Uzan’ın o dönem Galatasaray başkanlığı için adı geçmesi falan… Belki de sıkıntı şu, Türkiye’de bu sponsorluk ve reklam pastası küçük, o marka olmasın öteki olmasın diyemiyorsun belki bu yüzden ama yine de dikkatli hareket etmek gerekiyor.”

Hazır söz “sıkıntılarımıza” yanaşmışken, hiç de göz ardı edilmemesi gereken bir yere geliyor söz, “yıldızlar”a. “Ben kitapta da yazmıştım, her formamın yıldızlarını kapatırım. Neymiş, Fenerbahçe’nin 3 yıldızı varmış! Bu yıldızı veren kim? Haluk Ulusoy. 1959 yılından önceki şampiyonlukları silecekler, sonrasındakileri sayıp yıldız hesabı yapacaklar! Biz de bunu kabul edeceğiz ama bir yandan da 59’dan önceki şampiyonluklarla, o dönem forma giyen yıldızlarla övüneceğiz, bu ne yaman çelişki. Bu yıldız hesabı 59’dan öncesini de kapsadı diyelim, 5 yıldızı olacak Fenerbahçe’nin. Ama şunu da söylemek lazım, yıldız denen şey pazarlama unsuru olarak görüldü biraz da. Yeni forma, 3 yıldızlı forma lafları dönmeye başladı. Ne 3’ü ama 5 tane var senin aslında! Kimsenin işine gelmeyen bir durum da var fakat, naklen yayın gelirleri falan üzerinde de etkili bir olay bu. Trabzon, Gençlerbirliği, Göztepe de girecek topa 1959 öncesi de dahil edilirse.” diyerek yıldızlar konusunun pek de göründüğü kadar masum olmadığını açık ediyor.

"Fenerbahçe bir Anadolu kulübüdür"

Son yıllarda yükselen bir Fenerbahçe antipatisi olduğundan bahsediyorum. “Diğer takımlar ve Fenerbahçe” gibi bir kutuplaşmaya doğru gidildiğini ve kişisel görüşümün, bu durumda Aziz Yıldırım ve onun yönetim politikalarının da payının olduğu yönünde diyorum. Hemen araya giriyor Bozkurt K. Yılmaz, “Aziz Yıldırım hatasız değildir, benim de çok kez söylediğim hataları elbette vardır ama bu durumu ona mal etmek de doğru değildir. Bunun sebebi Fenerbahçe’nin uzun yıllardır süren federasyon mücadelesidir. Fenerbahçe otoriteye karşıdır. Ali Şen zamanında da böyleydi, öncesinde de, şimdi de. Bir antipati varsa söylediğin gibi ‘dişli yönetimler’ sebebiyledir bu. Fenerbahçe bir Anadolu kulübüdür, Anadolu’da kurulmuş, bugün stadı da yönetim binası da Anadolu’da olan bir kulüptür Fenerbahçe. Bu yüzden aslında Anadolu’da Fenerbahçe’ye karşı bir sempati vardır. Öte yandan şunu da söylemek lazım, Fenerbahçe’ye mülayim bir başkan gelse herkes sevinebilir. Ancak elbette başkan hak savunmalıdır, dişli olmalıdır biraz. Aziz Yıldırım konusunda en çok eleştiri alan noktaysa transfer politikasıdır. ‘Onu beğendi kalsın, onu beğenmedi gitsin’ olursa, üç yılda bir şampiyon olmaya devam eder. Zico gidiyor, Aragones geliyor. 70 yaşında tek bir şampiyonluğu olan bir adam Aragones, taraftarı da futbolcuyu da heyecanlandırmıyor. Demek istediğim Fenerbahçe’nin potansiyeli bu değildir, her yıl şampiyonluğu yakalayabilmelidir.”

Hazır söz teknik direktörlere gelmişken, Daum’dan açıyorum lafı, ilk geldiği zamanlardaki heyecanından pek de eser olmadığından bu durumun da beni ne denli deli ettiğinden bahsediyorum… “Daum Türkiye’de şampiyonluğa oynayan her kulüp için önemli bir isimdir. O Türkiye’yi de Türkleri’ de tanır, gerekirse başkanı soyunma odasına da alır, sözlerinin yarısını dinler yarısını yapar. Türkiye’de düşünüldüğünün aksine gençleri de önemseyen bir adamdır Daum fakat bunun yanında antrenmanda kim iyiyse onu oynatır. Ama unutulmamalıdır ki bugün liderse Fenerbahçe Daum sayesindedir. Şubat’ta düşüşe geçtiğinde de aynı takım, o da Daum’dan dolayıdır.”

Fenerbahçe futbol takımı hocasının üzerine iki kelam etmişken bir fenomen olan Guiza’yı sordum Bozkurt Bey’e, çok iddialı konuşacağım dedi, öyle de yaptı. “Benim hayatımda gördüğüm en kötü santrafordur Guiza. Aragones için söylenenler onun için de geçerli. İspanya’daki gol krallığı beni hiç mi hiç ilgilendirmiyor. İlk defa şampiyonluğa oynayan bir takıma gelmiş hayatı boyunca. Guiza’nınki sistem sorunu falan da değil ayrıca. Futbol bilgisi de kısıtlı bir adam. 90. dakikada, maç 0-0’ken taç kullanmaya gidiyor, korner kullanmaya gidiyor. Sen içeri girip gol atacaksın, işin bu senin! Geçen yıl İspanya’ya gidiyor, açıklama yapıyor, ‘yabancı bir ülkeye gittim, çok güzel bir yıl geçirdim’ diyor. Akıl alacak iş değil. Ama adamların pazarlaması iyi, başka bir şey değil. Bizdeki Semih, Gökhan Ünal ondan kat be kat daha iyi adamlar. Sezon arasında Guiza’ya 13-14 milyonluk teklifler gelmişti. İnşallah Dünya Kupası’nda iyi oynar da… İnşallah yani."

Bu keyifli sohbete konu olan birçok şey vardı, Volkan Ballı’dan, Fenerbahçe – Galatasaray rekabetine kadar, daha pek çok şey… Onlar bana kaldı. Ama “tadı damağımda kaldı” desem yeridir bu sohbetin. Gün gelir, tribünlerinde karşılaştığımız stat dışında da karşılaşırız bir yerlerde umarım. Değerli zamanını ve fikirlerini esirgemeden paylaşan Bozkurt K. Yılmaz’a sonsuz sevgi, saygıyla…

4 yorum:

  1. Bu yorum yazar tarafından silindi.

    YanıtlaSil
  2. Teşekkür ederim Kubilay'cığım, çok sevindim beğenmene.. :)

    YanıtlaSil
  3. Ellerine sağlık. Su gibi aktı gitti okurken.

    YanıtlaSil
  4. Senden bu yorumu almak keyif benim için.
    Teşekkürler.

    YanıtlaSil