22 Aralık 2010 Çarşamba

Günlük Pastörize Zaferler


Aylar önce kendi kendime söylenerek yazdığımı hatırlıyorum bu yazıyı. O yazının üzerinden ne zamanlar, ne 90 dakikalar, olaylar aktı, gitti. Lakin dilimde hep aynı "kekremsi" tat.

Şakacı komikçi gibi görünse de bu giriş, "kekremsi"yle "ağlak edebiyatı" yapmaya kalksam da derdim başka. Olan oldu derler ya biraz, olan oldu noktasındayım ben şimdi söz konusu Aykut Kocaman olduğunda. Bir zihniyet değişikliği arayışı, kabus gibi bir sezonun, yönetimin ve teknik ekibin facialarının ardından, adeta elde patlayan şampiyonluk çok daha fazlasını vaat etmedi aslında bize. Benim gibi "Zico sonrası küskünlük" sendromundan kurtulamayanlar için çok da yakın takipte izlenmedi olan bitenler ama can yandı tekrar tekrar, yanmaya da devam ediyor.

Geldiğimiz nokta, bir sezonun ilk perdesinin kapandığı yer.
Geldiğimiz nokta, Anadolu'da uyanan "ben neden yapmayayım ki"ci iştahın göbeğinde lig üçüncülüğü.

Ama bu noktaya gelene kadar, yolda verilen kayıplar, istikrarsız çırpınışlar, Avrupa'da valiz toplamalar, Türkiye Kupası'nda havlu atmaya yüz tutmalar.. İşte bunlar da cabası..

Umudumu inatla diri tutmaya çalışıyorum ben. Bu çaba, takıma duyulan aşkın yanında hiç denebilecek bir boyutta şüphesiz, fakat çabalıyorum yine de. Çünkü herkesin vurmak üzere elini kaldırdığı, tekmesini hazırladığı yerde inandığım her şeyi yerle yeksan eden ben olamam. Ama yanlışı söylemeden de duramam, ihanetin büyüğünü ben yapmış olurum kendimi tutarsam.

Bu derin sessizlik her şey yolunda demek değil. Aksine Fenerbahçe camiasındaki bu derin sessizlik, bir açılırsa ağızlar ipin ucu kaçar, darmadağın oluruz korkusunun vücut bulması. Ha rakiplerin çok da parlak olmayan seyirleri de sessizliği anlamlı kılıyor, kılmıyor değil. Ama en nihayetinde beni bağlayan rakipler değil. O yüzden de tiz çığlıklar gibi tırmalıyor bu sessizlik beni..

Türk Spor Tarihi'nin en önemli uluslararası başarılarından birinin alındığı günün ertesinde, başkaları gibi gözümü yumup ağzımı açamıyorum ben, üzgünüm. Tek bir şey biliyorum; futbolun sorumlularını ararken, öte yandan günlük pastörize başarılar değil, uzun vadeli istikrar istiyorum.

25 Kasım 2010 Perşembe

O "Hala" Sağlıklı Bir Bebek...

Bursaspor geçtiğimiz yılın Türkiye Süper Lig şampiyonu. Kolay iş değil, kendisinden her şeyden evvel sportif başarılar ve mali anlamda “ismi” güçlü 4 büyükleri alkışlanacak bir inançla geride bırakıp, bir önceki yıl Sivasspor’un yapamadığını yaptılar. Sonra bu şampiyonluk bir nefeste tüm söylemlerini, duruşlarını değiştirdi, bambaşka bir yere getirdi onları. “Beşinci büyük” oldular bir anda, sanki 4 sene üst üste lig şampiyonluğunu almışlar gibi bir “mutlak hakim” havaya büründüler.Yersizdi bu yaratılan suni atmosfer, uzun vadede Bursaspor’a zarar verecekti.Heyecan dedik, zafer sarhoşluğu dedik, elbette haklılık payları vardı söylediklerimin bu durumda, kolay mıydı bu ligi şampiyon bitirmek!.. Ama bir Avrupa serüveni başlayacaktı yakın zamanda ve nerdeyse her Bursalı Real Madrid bekliyordu kuradan.. Real çıkmadı, fakat bugün “iyi ki Real çıkmamış” dedirtecek bir seyir yok ortada. Daha ziyade kabusa yüz tutan bir rüya var.

Kamuoyunda da Bursa cephesinde de “Avrupa’ya kendini gösterecek bir Bursaspor var, tecrübe kazanacaklar, her şey zamanla yolunu bulacak” tavrı vardı. Bu tavır başlangıç için öyle doğruydu ki. Tıpkı geçen sene şampiyonluk yarışında olan takımın üzerinden “şampiyon olamama stresini” söküp alan ve camianın bir numaralı isminden, başkandan gelen “bu takım ikinci de olsa bizim şampiyonumuzdur” açıklaması kadar can alıcı ve önemliydi bu destek. Lakin bir kez konuk ettiğin Valencia’yı, hele 4 gol yedikten sonra az çok tanıman şart, bir defa karşısına çıktığın MANU’yu tekrar gördüğünde artık dizlerinin titremesinin bir kredisi yok, sen artık bu takımlarla bir defa çarpıştın mı “nispeten” tecrübelisin. Ancak görünen o ki, bu yılı es geçmiş Bursaspor kafasında, tamamen “tecrübe kazanıyoruz, kazanacağız, bak gördün mü kazandık” söylemleri arasında boğulmuş gitmiş.

Öte yandan takımın gerçeklerini de göz önüne koymuş oldu bu tablo. Bu yıl lige “geçen senenin şampiyonu” ünvanıyla başlayan Bursaspor, biraz onun da yüküyle yalpalaya yalpalaya devam ediyor yoluna. Geçen senenin o psikolojik üstün takımından eser yok. Şampiyonluk yolundaki rakiplerinden Galatasaray’a karşı galip gelen, Fenerbahçe ile berabere kalan, 20 dakikada Trabzonspor’a yenilen bir Bursaspor var. O Bursaspor bu hafta Kayserispor’la zorlu bir maça çıkacak, sonrasında ise yaralı Beşiktaş’a, İnönü’ye gidecek. Seyir çok parlak değil velhasıl. Beşiktaş maçını bilmem ama, bu hafta, hem de Valencia karşısında alınan ağır yenilgiden sonra Kayserispor ile oldukça zorlu bir karşılaşma yaşayacaklar kanımca..

Bırakın, öyle hemen büyümesin takımlarımız. Çocuklarımız bile bir çırpıda büyüyorlar, ayağımızda sallamanın, kucağımızda uyutmanın tadını alamıyoruz diye şikayet ediyoruz. Bursaspor doğru bir yola giren sağlıklı bir bebekken onu hemen takım elbiselere sokmayın. Ha şunu es geçmeyin ama, artık biberonunu da bir kenara bırakmanın vakti geldi. Bu sözüme, dün gece yenen o 6 golün 6′sına “tecrübe” gözüyle bakamayacak kadar gerçekçi herkes hak verecek, inanıyorum.

Not: Yazı ayrıca burada da yayınlanmıştır.

18 Kasım 2010 Perşembe

So Tell the Girls..


Uzun zamandır sessizim. Bir şeylere bozuldum, attı kafam, sustum. Geri geldim. Şu Kasım sessizliği de son buldu böylece.. Yarın itibariyle hem kucağımda haberler hem de sözlerle geleceğim.

Bıyıksızlar'a yeni yazı yazdım. Milli takım dedim, taze takım dedim..
Okumak isteyen buraya..

Ayrıca, bu akşam yediğimiz golü de o anons yüzünden yedik.. Anasını satiim, atmayın oğlum şu meşaleleri sahaya! - İsmail'in suçu ne?-

Kendime not: "Teaser yapmak" tabiri sende vücut buldu, hadi bakalım!

Başlığa not: Sıkı şarkıdır "So tell the girls that I'm back in town" - Kızlara haber sal, yurda döndüm(!)..

20 Ekim 2010 Çarşamba

Yegane


Yumruklarımı sıktığımda, avuçlarımı kanatmak üzereyken tırnaklarım, sadece sabır diliyorken dilim karşılaştığım şeye direnebilmek için kendime ve omzumda bir el, bir nefes bile yokken, bu acıyı gömebileceğim, gölgesine sığınabileceğim bir şey aradı gözlerim. İçim beni sualsiz kucaklayan tek bir şey buldu o an yanımda, annemin sesinden sonra.

Aşklar yalan..
Seninkinin dışında.

16 Ekim 2010 Cumartesi

Nuri Gol Atınca Almanlar'ı Yenmiş Sayıldık

Dün akşam maçı izlemeye başlamış, ilk golden sonra da televizyonu kapatmıştım. "İşim gücüm var, yazı yazmam lazım, hadi Aslı, aslansın kaplansın" diyerek kendimi, gözlerimi çektim ekrandan. Meğer neler dönmüş Serhat!

Ne yalan söyleyeyim ben bu Podolski'yi adam zannediyordum da bir jet-ski bile olmazmış ondan, bunu gördüm. Ha bu arada belirtmem şart, akşam Nuri'nin "şekilli" hareketinin videosunu izlemek kesmeyince, TRT 3'te tekrarını yakaladığım maçı izlemeye başladım 53. dakikası itibariyle öğle saatlerinde. İçim kıpır kıpır, sanki noluyorsa! Dün gece yayılan Nuri videolarında Podolski'nin golünü görmemiştim tabii. Sonrasında takışmalarını ve sarı kart görmelerini de görmemiştim her ikisinin. Hikaye oradaymış asıl! Nuri'nin horozlanması, Podolski'nin tek başına Nuri'ye "üçlü çektirmesi"(!) falan.. Ço'ayıpladım!

Bu kadar sığ olunabilir dedim maç bitince. "Nasıl koyduk size" havasında bir Podolski'ye en ayarlı ayarı verdi Nuri. Ama noldu? Bizim burada yine de şahlandı aman kolbaşının yandım da kır atı gazlaçalışangiller. "Aldın öcümüzü yiğitlerin yiğidi Nuri" falan demeye başladılar. Bi' durun ağalar, bacılar. Olmaz o öyle, o kadar ucuz alınmaz o öc(!).. Hem öc ne be? Sen önce adam akıllı top oyna da sonra sana 11 kişi "üçlü çektiren"(!) Almanlar'a çemkir..

Ama ne, akılları sıra Mesut'a da giydiriyor bunlar yandan yandan..
Biraz daha sıksalar bu golle Merkel'e, ordan Hitler, olmadı mı III. Konrad'a kadar yaslanacaklar!

Kendime not: Ama bi hoş olmadın mı Nuri'nin golüyle? Oldun evet, biliyorum.

İskele Babası!

O pusetteki çocuğun hali nicedir acaba? "Hadi babaa, hani şeker alıyordun, alooo?" demiyor mudur içten içe? Ya da diğeri "E ben oynayacaktım hani, kandırıkçı!" deyip küsmez mi o babaya? Ne babalar var, evlerden ırak!

FIFA11- TakeOver Tour, New York

13 Ekim 2010 Çarşamba

"Çok fazla.."

Daha öncesi de olduğuna eminim. Ama geçtiğimiz Nisan'da bir maç sonu röportajının arkasından yazmıştım bu adamın ne kadar dolduğunu, buna rağmen nasıl insan tepkiler verdiğini ve "o" adamlara göre fazla "adam" olduğunu..

Ntvspor'un Arda'yla Almanya'da yapmış olduğu söyleşinin sonunu ağlayarak getirdim ben, itirafsa da itiraf. "Çok fazla ilerledi bazı şeyler" deyişiyle birlikte dişlerinin arasında ezilen, göz kapakları arasına sıkışan diğer sözleri işitmek o kadar da zor değildi..

"Bir şey yapamıyorsunuz, bir şey söylettirmiyorlar.. Şerefsizlik diz boyu.."

Bir insanın dünyasını böyle dara sokmak kimsenin hakkı değil.. Ne ekmeğini siz veriyorsunuz bu çocuğun, ne suyunu.. Ama hala konuşmalarının arkasından Sergen Yalçın telefonla yayına bağlanıp "ilişkisini göz önünde yaşamamalı" diyebiliyorsa nafiledir Arda'nın lafı sözü, gözünün yaşı.. Şerefsizlik hala diz boylarında seyretmektedir ne yazık ki!

Bu memlekette senelerdir insanlara tam olarak "çemkirmekle" prim yapan karakterlerden(!) biri belki de en büyük zaferine ulaşmıştır bugün. Dün akşam milli maç sonrası çirkin bir "kafası güzel"likle kameralar karşısına geçip futbol konuştuğu algısı yaratma çabası ve yanındaki elemanların -ki biri sahiden sonsuz saygı duyduğum adamlardan biridir- durumu örtbas etme kaygısı, sahiden buralarda "bazı şeylerin çok fazla ilerlediğine" işarettir.

Buna izin vermeyin artık. Yıllarını, emeğini, terini, nefesini bir şekilde işlerine dökmüş insanlara, kim olurlarsa olsunlar, ister futbolcu, ister şarkıcı, oyuncu, böyle adiliklerle örülü yıpranmalar hediye etmeyin.

Sorarlar adama, sorarlar da.. Meydan o kadar boş, eşek o kadar yularsız ki..


Hem Ziyaret Hem Gol Atalım(!)


Dünün gündemi beni resmen sarhoş etti. Günlerdir pompalanan Fenerbahçe - Batman maçı bir yandan, günlerdir bombalanan Türk Milli Takım'ının Azerbaycan'la oynayacağı maç başka bir yandan bindi tepeme.Sinirlerim alt üst oldu, sakinleştim nihayet de öyle yazıyorum bu yazıyı.

Batman'da oynanan maçın iyi - kötü birçok yüzü var ve ne yazık ki kötü yüzleri ağır basıyor iyileri yanında. Maçtan önce kulüp cephesinde ve medya tarafında yaratılan hava açıktı; Batman'a gidip maç yapan ilk "üç büyükler" üyesi olmak istiyordu Fenerbahçe. "Bir şeyler denk düşmüş", milli maçlar için lige ara verilmiş, Nihat Özdemir'in şirketinin bölgede, Siirt'te baraj yapası gelmiş, Maliye Bakanı'nın köyünü göresi, o arada da Fenerbahçe formasını sırtına geçirip birkaç dakika koşası tutmuştu. E bunca tesadüf (!) bir araya gelince de Aziz Yıldırım toplamış çocuklarını, yollara dökülmüştü..


Bu yollara dökülmenin tek güzel yanı, yani o bahsettiğim iyi yan şu; bölgede yaşayan ve gerçekten İstanbul ya da başka bir kentte tuttuğu takım olan Fenerbahçe'yi çıplak gözle izleme şansı olmayan taraftarın o zevki 90 dakika boyunca yaşaması.. "Mabed" dediğimiz stadlarımızda maç izlemenin nasıl bir ayrıcalık olduğunu, bazen eylemin sıklığında ıskalayabiliyoruz biz.. Ama tatmayan bunun lezzetini bilemiyor ne yazık ki. Bu açıdan takdire şayan bir hikayedir belki bu, kabul.. Önce bu iyi yandan, insanların yüzünde, gözlerindeki o samimi tebessümlerden bahsettim ki yazının devamını içimden geldiğince karartabileyim!

Her ne kadar toz pembe bir tablo çizemeyecek kadar olan bitenden haberdar olsam da, bu maça kadar yapılan tüm haberlerde, Batman'ı da içini alan o bölgeye karşı "ötekileştirmeye yakın" bir tonda konuşuldu Fenerbahçe'nin ziyareti. Uzun cümleler kuruyorum, evet. Ama açıklayabilirim!

"Fenerbahçe taaa İstanbul'lardan kalkıp (!) Batman'lara gelip orada bir maç yapacak, düşünsenize, ne büyülü" bir mesele bu.. Büyülü olmasına büyülü de bu denli büyütülecek bir hadise de değil hani! Alt tarafı memleketimin bir köşesi, gidilir maç yapılır, gelinir. Keşke her takım, her lige verilen arayı böyle keyifli organizasyonlarla değerlendirse de hem taraftar fazladan maç izlese hem takımlar kendilerini bırakmasa, gevşemese..

Kullandığım bu "ötekileştirme" tabiri, bilhassa bölge açısından farklı bir önem ve hassasiyet taşıyor elbette ama kastettiğim şeyin ne olduğunu açıkça ifade ettiğimi düşünüyorum; ha Samsun'a gitmiştir Fenerbahçe ha Iğdır'a, Burdur'a.. Bu "ötekileştirme" söylemim, ne yazık ki bir "lütufmuş" gibi gösterilen harekete iğneleme, başka da bir şey değil..

İşin bir de "ticari" yanı var elbette, onca yolu "ne yazık ki" babalarının hayrına tepmedi birileri, yani insanlar sadece Fenerbahçe izlesin diye gidilmedi Batman'a. Nihat Özdemir de en tepesinde yer aldığı Limak Holding'in Siirt'te inşa etmeye hazırlandığı hidroelektrik santrali üzerine açıklamalar, konuşmalar yaptı o arada. Maliye Bakanı, Batmanlı Mehmet Şimşek de bu işin organizasyonuna adını altın harflerle yazdırmıştı sonra, mühimdi, o da konuşmalar yaptı. Yetmedi, Batman Petrolspor ve Fenerbahçe formalarını giydi, sahaya indi.

Her zaman futbolun hayatın ne kadar içinde olduğunu, yaşadığımız, karşılaştığımız ne varsa onunla mutlaka ilişki içinde olduğunu söylüyoruz ya, işte o sebeple futbol siyasete de değiyor biraz. Lakin bu denli "ilişkiye girmesi" değme'nin ötesine geçiyor, zurnaya da bana da zırt dedirtiyor!

İşin ucunda ne olursa olsun, o formayı bir siyasinin giyip de maça çıkmasını benim aklım çok da kesmiyor, almıyor. Görüşü, konumu ne olursa olsun kimse, o formayı hak etmiyorsa giyip de benim futbolcumla aynı sahada koşamaz, bu kadar basit. Hiç değilse "en yalın taraftar halim" bunu söylüyor bana.. Ve eminim, hangi rengin tarafında olursa olsun birçok futbolsever de benim baktığım yerden bakıyor konuya, benim gibi düşünüyor..

Sözün özü, bende kredisi artık 'B-'lerde dolanan kulüp yönetiminin birkaç puan daha gerilemesine sebep bir hamle oldu bu Batman maçı. O sahici tebessümler de yetmedi puan yükseltmeye!

Ha bir de otobüs taşlama mevzusu var, ona hiç girmiyorum.. O besbelli ki bu "nispeten güzellikler"in bozulması maksatlı, kastî bir faul..

Okura not: Milli takım üzerine de konuşacak Aslı. Bıyıksızlar'da salınacak o yazı da.

8 Ekim 2010 Cuma

Allah hepinizi Mesut etsin!


Baktım maç sonunda mikrofonu eline alan Sergen, "önce bir Hiddink'in maç planı var mıydı diye bakmak lazım" deyince kanalı değiştirdim. Zaten 90 dakika boyunca iki kilo baklava yemiş, bir de üzerine susuz kalmışım misali içimi bayan, saçma salak bir maç izlemişim, canım burnumda, dedim "çıkılgit Sergen"..

Bir varmııış bir yokmuş. Nerdeyse 10 gündür, televizyon ve gazete çalışanları, aylık - haftalık planlarını yapmak üzere toplantı odalarına doluşmuş, develer işveren pireler işçiyken tek bir laf oturmuş ağzımıza Almanya - Türkiye maçı'nın yanında, "Mesut"..

Her Allah'ın kulu, son Avrupa şampiyonasında biraz diş gösterdiğimiz, gösterdiğimiz, son Dünya Kupası'nın da takır takır oynayan takımına karşı ne hikmetse galip geleceğimize körü körüne inanmış, yine o her Allah'ın kulunun tek derdi "vay anam Alman milli takımını nasıl seçersin sen Mesut?" olmuş..

Masal anlatmıyorum size, zamanını değiştiriyorum cümlelerimin, gitsin -mışlar, -muşlar!

Yahu arkadaş iki tane silindirik maç yapmışsın, ilkini ite kaka, ikincisini de benzer itip kakmalıkta kazanmışsın da, Almanya güçlü takım, dur biraz toparlayayım kıçımı başımı dememiş, üzerine on gün yok Mesut mu gol atar, atarsa dağ olur atmazsa bağ olur, Nuri Şahin de atsın o zaman, atmazsa adam değil bıdırdamalarına girmişsin..

İşin acıklı tarafı, takımdan zaten kimsenin bir halt beklemediğini, bu beklentisizliğin de bunca futbol dışı hadisenin konuşulmasına zemin hazırladığını düşünmeye başlıyorum ben. Birileri, oğlum zaten herifleri yeneceğimiz yok, maçın magazinini yapalım diyor resmen bir yerlerde, ayar oluyorum.

Mesut.. İyi ki attın o golü.. İyi ki, onca ıslığa rağmen o golü attın sen de iyice ortaya çıktı ak uzuv kara uzuv! Yeter yüklendikleri be! Bize gelince devşirme milliler mübah, sana gelince bödödö bödödö. Ayağına sağlık!

İçimdeki Mahmut bu maçla birlikte yine sahalara döndü, öpün elinden!

Kendime not: Otur da GSCC - Spartak St. Petersburg maçını yaz, öhööy! Yıl olacak!
Başlıkta da güzide bir spor gazetemizin kokusunu aldım ama.. Neyyyyse.

1 Ekim 2010 Cuma

"Benim Bobo'm Toyota Gibi Adam!"


Beşiktaş: UEFA Avrupa Ligi'nde çok da fena olmayan bu grupta çok da fena olmayan bir futbolla götürüyorlar işi, maşallah gençlere! Sofya maçı sonrası çok dolmuştum o "organsever taraftara" ama ben sizin Beşiktaş'ınızı izlemeyi seviyorum arkadaş! Bunu söyledikçe adama "yaa tabii sevilecek, Beşiktaş çünkü o" fanatizmine girmenin lüzumu nedir?! Otur de ki kendi kendine, "lan harbiden bizim takım oynuyor demek ki, baksana başka bir takımın, takımı maç kaybedince zona olan taraftarı bile bunu söylüyorsa, bir şeyler değişiyor demektir." Desene bunu? Yok. Demiyor. O hala çılgınlar gibi "nasıl koyduk ama bama"larla meşgul.. Olsun. Deplasmanda geri düşmesinin arkasından hemen toparlanıp rakibine sadece 4 dakika sevinç yaşatan bu takım takdiri hak ediyor.

Holosko: Nasıl bir gol atma aşkı bürüdüyse gözünü Quaresma'nın sakatlanmasından sonra! İlk golü atmanın gazıyla, "evet gol atmalıyım, hepsini ben atmalıyım, gerekirse Rapid'in golünü de ben atarım, durun" kafasıyla bam güm ne toplar harcadı gitti! Yılların Holosko'suna ben de Holoşko diyorum bu akşamdan sonra..

Bobo: Hakikaten Toyota gibi adam! Şaka bir yana sağduyulu bir golcü bu adam. Sakin, soğukkanlı, adrenalin tavan yapmışken bile mantığı devre dışı bırakmadan görevini yapıp geliyor. Senelerdir de böyle bir durum, pek aksamıyor.

Kendime not: Utanmıyorsun değil mi? Arşiv'indeki Eylül yazılarına bir bak? 7 yazı mı yazılır koca ayda? Kulakların tam çekilmelikler. Evet.

Geçmişe Mazi...


Öyle derler biliyoruz. Mazi falan, yazacağım işte. Yokluğumda çok kitap okuduğunuzu biliyorum, nerede olduğunu soranlarınız da oldu sormayanlarınız da her biriniz sağ olun, var olun, daim olun, dinimiz amin. Lakin uzun bir sessizlikti içine düştüğüm. Hayatımda türlü çeşit dönemeçlerden aynı zamanda geçmeye kalkışınca düpedüz ellerim, gözlerim bağlandı. Ne haber takip edebildim, ne maç, ne de işittiklerimi yazabildim geçen zamanda.

En son Fenerbahçe - Beşiktaş derbisinden bahsedip her iki tarafa da kapak olmasını dilemiştim bu maçın. Tam da istediğim gibi oldu bu maçın sonucu, cümlemize kapak oldu! Ne herkesin son zamanlarda Aykut'tan kuvvet alıp yerden yere vurmaya hasta olduğu Fenerbahçe ezildi, ne de milletin üç ayda yere göğe sığdıramamaya başladığı "çılgın" kadrosuyla Beşiktaş gördü farklı galibiyeti. İlk devresi Fenerbahçe'nin, ikincisi Beşiktaş'ın bir maç izledik. Her iki takım için de arıza sinyalleri taşıyan bu maç şüphesiz ki ev sahibi Fenerbahçe için daha bir "kırmızı" yanıyordu. Çok fazla "oynanmış maçın davası"nı yapmayacağım burada. Geç yazdım temiz yazdım içimden geçeni..

Bu hafta Fenerbahçe bol gollü bir maçta daha boy gösterdi. Niang denen adamın ne acayip bir adam, Alex deneninse nasıl bir dinamo olabildiğini gördük. Lakin kolay gol yeme hastalığı nükseden bir Fenerbahçe vardı sahada ki bir numaralı sorumlusu o kalenin bekçisinden evvel Bilica denen zat. Benim nasıl Bilica'cı olduğum bilinirdi buralarda. Ancak birkaç zaman önce ben de pimini çektim arkadaşın da mümkünse bizim camianın uzağında bir yerlerde patlamasını bekliyorum, olmuyor, olmuyor!

Gelelim biraz daha yakın zamanlara, kısa kısa haberler geçelim, "uzun"ların duyurusunu yapalım.

Bir yılan hikayesi söyleşisi var ki CSD'nin sahiden dillere destan! Dünya Kupası öncesinde başlayan bir süreç, düşünün! İlk röportajı o zaman yaptık, ikincisini de geçtiğimiz haftalarda. Düzeltmeleri, son virajları kaldı. Önümüzdeki hafta içinde burada okuyacaksınız onu kısmetse yareppim.

Bir haber vereyim. Geçtiğimiz haftalarda duyurulan bir yarışmaya katıldım, Buzbağ Şarapları'nın düzenlediği "Efsane Buzbağ" yarışmasına.. Hadise şuydu, "Size göre bağ bozumunun ne ifade ettiğini tek bir cümleyle bize gönderin, Elazığ'da muhteşem bir bağ bozumu etkinliğine katılmaya hak kazanın." Aslı durur mu? Durmadı, yazdı. 2186 kişinin katıldığı bu yarışmada ilk 3'e girmeyi başardı ve bu hafta sonu Elazığ'a gidiyor! Muhteşem zamanlar bekliyor bizi eminim. Dilerim her şey güzel geçer de, dönüştü spor dışında bir şeylerden de konuşuruz burada!

Başka başka.. Hah. Dün hayatımda yapmam dediğim şeylerden birini yaptım ve bir Galatasaray maçına bilet aldım, Galatasaraylılar'ın arasında yerimi de alarak onlarla birlikte GS Cafe Crown - Spartak St. Petersburg maçını izledim. Detayları başka bir yazının mevzusu olacak, o da yolda!

İhmale gelmiyor buralar, her defasında bunu anlıyorum ama o kadar sıkıştı ki her şey anlatması güç..

Haaa.. Eşeğin büyüğünü ahırda unuttum!
Bir de üçüncü kitap serüveni başladı ki, onu sormayın gitsin!
Yayımlandığı zaman okuruz hep birlikte!

19 Eylül 2010 Pazar

Derbi Öncesi

Pek konuşmam ama maç öncesi.. Alex - Semih / Niang golleriyle 2-1'lik bir galibiyet bekliyorum bugünden. Boru boru atanlara da, erken pes edip kenarda "pısanlara" da kapak bir maç olsun, tek temennim bu.

17 Eylül 2010 Cuma

Organsever Taraftar ve Muhasebeye Giriş I


Belki de Vikingur maçından bugüne dilimde olan tek bir şey var, ben bu takımı izlemeyi seviyorum. Bahsi geçen takım Beşiktaş, malum. İşin izlemeyi sevmekten öte bir yanı var, o da şu; adamların ortaya koymaya çalıştıkları oyun ve bu memleketin “çizgi altı futbol anlayışında” forma giymeyi başarabilen “üstün ayaklar”ı görmek bana yüksek perdeden haz veriyor, heyecanımı körüklüyor. Gelin görün ki ben, yani kendini bildiği ilk anlardan beri Fenerbahçe tutkusu nefesini kesen, nefesini veren ben, bu sözleri söyledikçe çok az insanın futbolu benim baktığım yerden görerek “taraftar” olduğunu fark etmeye başlıyorum.

CSKA Sofia maçının üzerine söyleyecek çok sözüm yok. Rakibini, gruptaki diğer takımlardan “nispeten” hafife alarak ve hafta sonu oynayacağı derbiyi düşünerek rotasyona giden bir Schuster, beraberliği öpüp de başına koyacak bir konuk takım, geride sabit ilerde “öbek forvet” oynayıp bireysel denemelerle kendini heba eden, enerjisini bitiren, lakin son dakikada o öbek forveti besledikçe sonuç alamadığı için kendini ısırmaya başlayan Ernst’in golüyle perdeyi kapatan bir Beşiktaş izledik.

Şimdi girişime geri dönüyorum. Futbol izlemek konusunda olgunlaşmadan, futbol oynayıp bir de üzerine futbol ülkesi olma iddiamızı da o girişe ekliyorum. Gerçi benzer iddiaları çeşitli spor branşlarında başarılı oldukça dile getiriyoruz. Geçen hafta basketbol ülkesi olduk örneğin, atletizm ülkesi olduk Nevin’le, Elvan’la falan, oluyoruz arada bi’ böyle şeyler.. Mümkün olduğunca kendimi yazının sınırlarında tutmak istediğimden futbol ülkesi olan memleketimin şahane futbol seyircilerinden bir “kuple” olan Beşiktaş seyircisinden bahsedeceğim illa ki mevzu Beşiktaş’ken.

Maçın başlarında, o sahiden “demotive edici” tezahürat duyuldu “Kartal gol gol gol”.. Fasılasız, soluksuz, git gide hızlanan, yükselen bir dolu “Kartal gol gol gol”.. Bu tezahüratı sorguladım bir süre, o ara da değerli Sabri Ugan maçın geneline oranla sessiz kalarak bana destek oldu sağolsun.

Rakip oyuncu olsam ve bu akşamkiler gibi Türkçe bilmiyor olsam - komşulukları bir tarafa – giderek uğultuya dönüşen, kesintisiz bu tezahürat, bende sahadan çekip gitme, mümkünse koşarak uzaklaşma isteği yaratırdı. Öyle güçlü, öyle etkili bir iş o! Ama sorun şu ki, bence rakibi yorduğu gibi takımı da olumlu anlamda motive eden bir yanı yok. Beşiktaş tribününün özgünlüğünü tartışmak gibi bir gaflete düşmüyorum, zira o iddiada bulunmak için kör ve dahi sağır olmak gerek. Lakin şu “Kartal gol gol gol” takımda bir gol baskısı oluşturmaz gibi geliyor bana, devrini yükselttikçe de etkisi artmaz yani. Tribünün kendini ispatından ileri gitmez, söylemeye çalıştığım bu.

Öte yandan maç boyunca yine aynı taraftar takımına olan arzulu desteğini sürdürdü, hele Quaresma’nın oyuna girmesi esnasında inceden bir “çıldırdı”, sakinleşti sonra. Ta ki o gol gelene kadar..

Beşiktaş’ın 90 dakika rakibi karşısında dağları taşları dövdüğü maçın sonunda kaleyi bulan o top tribünlerin “derbi pimini” çekti adeta ve başladılar Fenerbahçe’nin anasının organlarını kurcalamaya!

Buraları takip edenler de bilir ki ben de defalarca tribünde yerini “sesini, terini, nefesini” harcamak üzere alanlardanım. Yerli yersiz bir dolu küfürlü tezahüratın içinde de oldum, dışında da kaldım. Bundan kimi zaman zevk aldığım da oldu, tiksindiğim de. Ama böylesi olunca, yani ben hafta sonu takımımın karşısına çıkacak Beşiktaş’ın golüne koltuğumdan sıçrayıp da “Nihayet be oğlum!” diye sevinirken, bir anda kulağıma Fenerbahçe, organlar, “ofansif eylemler” gelince şalterlerimi kapattım.

Maç sonunda “vaaay hacı gördün mü, herifler sustular 90 dakika, golü atıp kendilerini sağlama alınca abandılar bizimkilere” diyen bir dolu insan oldu etrafımda. Bu kadar sığ kafalar olabileceğine inandığım gibi, tribünlerde bunun aksine, daha planlı bir durum olduğunu, bambaşka bir kulvarda koşan takımlarının üzerinde derbi baskısı kurmaktan kaçınan bir taraftar grubunun tribünde olduğunu düşünmeyi yeğliyorum kendi adıma.

Teşekkür etmem şart şimdi, beni kendi futbol tavrımı sorgulamaya iten güzide taraftara.. Maç sonunda kameralar aracılığıyla evimin salonuna gelen, “Bir manitam olsa” söylerken “bi’ koysam kartal olsa” diye devam eden “güleç” ablaya teşekkür etmem gerek. Ben bu tezahüratları yapmadığımdan değil, yineliyorum. Ernst’in o golüne en az bir Beşiktaşlı kadar sevindiğimi hissettiğim için, dolu dolu bir teşekkür etmem gerek!

Bunlar benim gerek’lerim, birçoğuna da benden 40 fırın ekmek!

14 Eylül 2010 Salı

Final Haftası!

Geçtiğimiz iki hafta boyunca bir yandan Dünya Basketbol Şampiyonası, bir yandan US Open derken, futbolu okumak dışında bir şey yapamadım! İşin seyir kısmı uzun adamlara, "ahhii, hııaa" diye raket savuran erlere, dişilere kaldı.

Tek erkekler finaline adını yazdıran iki isim, "Djoker" ve "Rafa" oldu malumunuz. Kalbimden geçen Verdasco - Djokovic finaliydi, yalan yok! Federer ve Nadal antipatim nedense geçecek cinsten değil çünkü. İkisini birden gönderebilseydi bu delikanlılar pek şık olacaktı ama sabaha karşı oynanan final maçı bana "ya bu Nadal aslında o kadar da kötü adam değilmiş canım.." dedirtti.


Yağmur sebebiyle kesintiye uğrayan maçı, ikinci yarısında izlemeye başladım. Nadal da işte tam o sıralarda zaten canımı sıkan tiklerini sıralamaya başladı. Servis karşılayacakken önce sağ eliyle burnuna dokunup sonra saçlarını sol kulağının arkasına, devamında da sağ kulağının arkasına yerleştirdi. Bir de "şortunu" çekti mi tamam! Resmen bu adamı her izleyişimde çocukluğuna inmek istiyorum. Bu kadar seri bağlanmış takıntılar hakikaten sağlıklı değil çünkü.. Sen dünyanın bir numaralı tenisçisi ol, türlü çeşit takıntın olsun, bir de bunları maç içinde özenle sergile! Eşsiz.. Totem olduklarına inanmak istiyorum, totem olarak başlamış, alışkanlık olarak yerleşmiş eylemler olduğunu düşünmek istiyorum ama yok.. Kandıramıyorum kendimi.

2. sete hızlı başlayan Novak seti aldı ve durumu 1-1'e getirdiyse de gerisi bir türlü olmadı, olduramadı. Bir dolu basit hata yaptı ve bunun bedelini de ödedi. Her ne kadar sahiden ruhunu ortaya koyarak direnmeye çalışsa, defalarca kendisiyle konuşsa, hatta kavga etse bile çözemedi bu durumu. Federer yorgunluğunu da hesaba katmak gerek burada..

Maç sonunda çok leziz görüntüler vardı. Her iki oyuncunun da sinirleri laçkalaştığından, Djokovic yükselen hırsına rağmen kaybetmesinden, Nadal da üzerindeki GS koleksiyonu baskısından son puanla birlikte saldılar kendilerini! Hele Nadal'ım yavrum, hıçkıra hıçkıra bir hal oldu!

Her ikisi de birbiri için çok onore edici sözler söylediler ve kocaman olgun adamlar olduklarını gösterdiler. Bu durum hakkında "formalitedir" diye düşünenler vardır, ki çoğunluktadırlar da belki. Ama bu adamların samimiyetleri biraz da tükenmişliklerinden dolayı ortadaydı, perdeleyecek dermanları kalmamıştı zira bu zorlu turnuvanın sonunda.

Seramoninin en gülümseten anlarından biriyse, Nadal'ın, kazandığı para ödülünün zarfını cebine sokmak üzereyken Djokovic'e vermesi ve Djokovic'in de bu zarfı iade etmemesiydi ki keyifle gülüştü onlar, ben de aralarına karıştım. Onca gergin servisin, kritik puanın, bir açıdan "savaşın" ardından böyle minik "komiklikler, şakalar" herkese iyi geliyor, orası kesin!

Ha sen de iyi ki pılını pırtını topladın erkenden gittin Williams'ların Venus'ü..


Kendime not: Basketbol Şampiyonası dedin, yazmayacak mısın onu?
Kendime cevap: Yazacağım. O hikaye bambaşka yüzler kazandı "takım elbiseye" girince çünkü.. Biraz demlensin hele..

8 Eylül 2010 Çarşamba

Futbol Dışında Ne Varsa!


Söylenecek çok da fazla söz yok ama içimdeki coşkuyu anlatmaya debeleneceğim biraz. İnanç, bu çocukların bakışlarından, jestlerinden, formalarını ıslatan terden okunuyor. Daha önce de yazdığım gibi adeta bir tek vücut gibi hareket ediyorlar. Şüphesiz birçoğumuz da hemfikiriz Slovenya karşısında izlediğimiz takımın gözlerimizin gördüğü en noksansız milli takım olduğu noktasında.

Maçın başında bulduğumuz dış şutlar, bir türlü içeri girememelerimiz, Slovenlerin öne geçme becerileri beni ürkütmedi değil. Ama o insanlık dışı (!) 3 sayılık atışlar ve onların isabetli olması farkın açılmasını sağladı. Takımın yaptığı "takım savunması" da anılacak burada, aksi mümkün değil!

Abdullah Gül geldi ekranlara, ikinci periyottaydı sanırım. Koltuğunun ucuna oturmuş, kollarını ileri, önündeki sete doğru uzatmış, hatta bir çocuk gibi sarkarken bir yandan da sabitlenmiş bir gülümsemeyle göründü. O anda bir daha fark ettim ki futbol ve basketbolun bünyede yarattığı yükseliş birbirinden çok farklı. Geniş zamana, geniş alana, daha fazla adamla yayılan, skor sistemi bambaşka bir oyun olan futbol, seyircisini illa ki "çizgisinden" çıkarıyor, taraftarını "başkalaştırıyor" Ama basket bol pek öyle değil. Futbolun "nispeten" duranlığından uzak olduğu için tribündeki, kenardaki, parke üzerindeki herkesin reaksiyonları o kadar, ani, sahici ve samimi ki.. Perdelenmesi imkansıza yakın. Organize reaksiyonlar yok basketbol içinde, refleksler var ve onların doğallığı. Bir Abdullah Gül de, ömr-ü hayatımda bana böyle şeyler düşündüremez bir daha, zira bugüne kadar farklı şeyler düşündürmüştür hep..

Maça dönersek.. Slovenler maçın böyle başlayacağını düşünmüş olsalar da belki, bu kadar dış şut isabeti yakalayacağımızı, o yüksek yüzdeyi düşünmemiş olmalılar ki afalladılar. Maç içinde yapılan bir saptama vardı, çok doğruydu. İkinci periyotun başında 32 - 16 önde olunca bizimkiler, Slovenler kazanabilecekleri ihtimalini erkenden silmeye başladı zihninlerinden. Üçüncü periyot da bunun bir nevi sağlaması oldu zaten.

Kimseyi birbirinden ayırmak mümkün değil maçın sonunda, 4. periyotta fark 20 sayının üzerine çıkmışken hala blok yapmak üzere geri koşup o bloğu da yapan oyuncuları varsa bu takımın, tüyleri ürperten gurur haklı gururdur.

Maçın ardından NTV sahiden tarihi bir yayın yaptı. Irmak Kazuk'un "Sakin ol Hidayet"ine yerinde zıplayan Hidayet'in "Nasıl sakin olayım, manyak mısın?" tepkisi vermesi enfesti. Kahkahalarla ağlattığınız için, son üç dakikayı diken diken ve ayakta izlettirdiğiniz için, birbirinize kendinize güvendiğiniz gibi açık ve net güvenebildiğiniz için çok teşekkürler.. Hem o formayı giyip koşan hem de kenarda o çocukların nasıl koşması gerektiğini düşünerek emek döken adamlar, her birinize teşekkürler..



Hayatım alt üst bu aralar. Ha, daha önce de çok farklı değildi zaten, geceleri oturup birkaç saat uykuyla güne başlıyorum. Ama bu US Open iyice bozdu beni.. Bi Federer, bi Djokovic, bi Sharapova derken derken günlerim gecelerim tükeniyor! O kadar ki iple çektiğim Shanghai Masters'ı bile adam akıllı izleyemiyorum bu saçma düzensizlik yüzünden. Bir maç oldu ama.. O maç resmen tüm uykusuzluklarımı sildi süpürdü! Fernando Verdasco, vatandaşı ve dahi "takımdaşı"nı, Ferrer'i, kendisini bile şaşırtan bir performanslar, setlerde 2-0 gerideyken 3-2 yenmeyi başardı. Saat neredeyse sabah 6 olmuştu ve ben yatağımın içinden bir anda fırlayıp zıplamaya başladım Verdasco'nun son sayısıyla birlikte. Yıllarca bu maçı da, o anı da unutabileceğimi sanmıyorum. Şimdi güzide Tatlıses eseriyle sesleniyorum Fernando'ya, bir tek dileğim var, Nadal'ı geç yeter!




İtiraf etmek gerekirse gece o kadar da keyifli başlamamıştı. Şu Williams kardeşler kadar uyuz olduğum çok az spor insanı var yer yüzünde! Taslarını taraklarını toplasın, illa spor yapacaklarsa gözden uzak bi köşede curling falan yapsın bunlar, huzur bulurum! Ama yok, onlardan "nispeten" daha katlanılabilir olanı, viyaklamalar arasında bu gezegende zorlasam aşık olabileceğim iki üç kadından birini alt etti, acımadan. Gerçi Francesca ne yaptıysa olmadı, olamadı! Seviyorum ama seni yine de yavrucuğum. Sen savdın sıranı, şimdi Venus'u pataklasın aşağıdaki cengaver!

Kendime not: Maç izle maç.. 11'e 11 olanından!

6 Eylül 2010 Pazartesi

Şampiyona'nın Ş'si

Şimdiye kadar oynanmış maçlarda alınan 6 galibiyet ve birbirinden sağlam performanslar, FIBA'nın resmi sitesindeki başlığından hareketle; Türkler uçmakla kalmıyor, durdurulamıyorlar da! Asıl şampiyona şimdi başlıyor!


Ömer Onan, Kerem Tunçeri, Hidayet Türkoğlu, Kerem Gönlüm.. Biz onları 12 Dev Adam efsanesinin başlangıcında izledik, en parıl parıl dönemleri diyorduk belki de. Ama bugün, Hidayet, "bu benim katılacağım son Dünya Şampiyonası" diyor, bir yandan da o günlerin ışıltısından bir şey kaybetmediğini, aksine, üzerine koyduğunu gösteriyor her birimize. Keza diğer çocuklar da..



Aslında yazıyı yazmaya başladığımda isim vermek istememiştim yazının için de, olur da atladığım biri olursa çok üzüleceğimi kendim biliyorum çünkü. Çünkü bu çocukların hepsi sahadalar maç boyunca, gerek Tanjevic rotasyonları marifetiyle, gerekse "bench"te otururken sahadalar. İnanılmaz bir takım enerjisi koyuyorlar ortaya ki Yunanistan'ı da, Fransa'yı da böyle devirebildik. Hatta "kaybettik bunu" diye baktığımız maçta, Porto Riko karşısında da herkes sahadaydı sanki! Birbirlerine ve kendilerine inanıyor bu adamlar, başarabileceklerine herkesten çok inanıyorlar. Kilit de orada ya zaten..


Ankara seyircisi grup maçlarında çok önemli bir sınav verdi. İstanbul seyircisi her şeye fazlasıyla tok, bunun sebebi bu bence. Böylesine büyük organizasyonları bile kavramakta güçlük çekiyorlar çünkü. Belki dün Sinan Erdem'i dolduran kalabalığın büyük bir kısmı bu akşam U2 konserinde ortalığı çınlatacak.. Demek istediğim İzmir'deki adamın ayağına, Kayseri'deki adamın stadına U2 gelmediğinden, Metallica ortalığı kavurmadığından oralarda daha büyük bir şevkle izleniyor tüm organizasyonlar. Çuvaldız kendimize şimdi, ruhsuzuz. O kadar ki Ersan'ın maçın başında kullandığı ve neredeyse çizgiden %50 ile ayrıldığı serbest atışlarda seyirci "ooooouuvv oooley"ler yapıp duruyor. Öbür taraftar zırt pırt araya Kıraç'ın "şimdi şimdi"leri giriyor, ki marşın korkunçluğundan bahsetmiyorum bile.. Sahadaki adamın psikolojisini zortlatan bir durum bu, herkes aksine, gazladığını zannediyor. Tribündeki taraftar maç içinde kendi sesi ve yönlendirmesiyle Kıraç'ın zorlama "şimdi"lerinden çok daha etkili olur, molalar ve aralarda ise Athena'nın 12 Devam Adam bestesi bir efsanedir artık, büyük alınmıştır, seneye de giyilir!


Şimdi rakip Slovenya.. Takımda kimse "biz olduk, tamamız artık" demiyor. Maç sonu açıklamalar hep temkinli, herkes kendini biliyor. Bu takımın antrenmanını çıplak gözle izlemiş olmanın da söylettikleri var elbette, bu takım teknik ekibiyle bütünleştiğinden daha fazla birbirine sarılıyor. Herkes takım arkadaşı ve kendisi için oynuyor, takımının galibiyeti için nihayet.


Slovenya'ya dönersek, grup maçlarında yalnızca bir yenilgi alan bu takım, efsane seyircisiyle birlikte turnuvanın en öne çıkan ülkelerinden biri oldu. Biliyoruz ki hiçbir takım yenilmez değil, bizimkiler de öyle. Durdurulabilir bir Slovenya olduğunu düşünüyorum, karşılarında bizimkilerin bu sağlam oyunu olduğu sürece.

Her birinizin emeği karşılığını bulsun!

Kendime not: Türk Milli Futbol Takımı'nın Fransa maçı boyunca kenardaki o coşkulu, zaman zaman "yerini bilmez" zıpırlıkları seni inanılmaz mutlu etti, biliyorum. Yıllardır görmek istediğin şeylerden biri bu, manasız protokollerden uzak, insanların içlerinden geldiğince sevindiği, coşkulandığı, üzüldüğü kareler.. Ay yıldızlı formayı taşıyan herkes mükemmeldi dün gece.. Yine içinden geçiyor biliyorum, seyirci hariç!

Haberlere Belgeler


Geçtiğimiz hafta Önce Skytürk'te Begüm Kıratlılar ve Şaban Petek'in konuğu olduk Ceza Sahasının Dışı ile birlikte. Futbol gündemini birlikte konuştuk, yorumladık. Uzun zamandır hiçbir sohbetten böyle zevk almamıştım belki. Hem program öncesi hem de sonrasında gösterdikleri sıcak konukseverlik için teşekkür etmeliyim bir daha.

Programı izlemek isterseniz buradan tamamına ulaşabilir, 6. dakika itibariyle izleyebilirsiniz.

Sonraaa..


Beyazıt'taki imza günümden bahsetmiştim. Orada da birbirinden güzel insanlarla tanıştım, ki en lezzetli sürprizi ilkokul arkadaşlarım yaptılar, ağzım açık kaldı onları görünce, daim olsunlar. Yepyeni projelerin tohumları da atıldı o gün, kim bilir, belki yarın belki yarından da yakın?..

Çarşamba akşamları da "Bıyıksız Sohbetler" Lig Tv'de olacak artık.. Onu da ekler ve 12 Dev Adam'a doğru uzanırım şimdi, benden bu kadar haber yeter!

2 Eylül 2010 Perşembe

Bizim Cepheden Haber Var!


Süper Lig'in üçüncü haftası devrilmiş, bir de araya milli takım maçları girmişken, biraz bu cephede neler oluyor bildirmek istedim.

Son zamanların en lezzetli gelişmelerinden biri oldu Bıyıksızlar'ın Lig Tv'de boy göstermesi.. Geçtiğimiz hafta Stat Işıkları'nda Önder Açıkbaş'ın konuğu olduk, ben, Aslı ve Tuba ile Bıyıksızlar'ı anlattık. Sonrasında ise Sevgili Önder'le birlikte Fenerbahçe maçını izledik, keyiflendik!

Sıkı durun, en taze haber bu da. Önümüzdeki hafta itibariyle her Çarşamba Stat Işıkları'nda Önder Açıkbaş'la birlikte önceki haftanın maçlarından enstantaneler üzerine konuşacağız, seyrine bekleriz!

Sonra Fox Tv ve spor müdürleri Sevgili Bülent Ülgen'le birlikte keyifli bir söyleşi gerçekleştirdik. Onu da önümüzdeki hafta Salı gecesi Gündem Futbol'da izleyebilirsiniz.

Bir de Aktüel Dergisi var tabii.. Bu hafta Aktüel'de Bıyıksızlar söyleşisi var, onu da hatırlatmış olayım..

Sıra bana ve CSD'ye geldi..

3 Eylül 2010 Cuma akşamı, iftar sonrasında Beyazıt Kitap Fuarı Carpe Diem Kitap Standı'nda kitaplarımı imzalıyor olacağım. Yolunuz düşerse çok güzel olur, mutlu olurum ben de!

Ayrıca bugün, yani Perşembe saat 16.15'te Skytürk'te Şaban Petek ve Begüm Kıratlılar'ın konuğu olacağız, ben ve Ceza Sahasının Dışı. İşiniz yoksa o saatlerde, onun da seyrine bekleriz!

30 Ağustos 2010 Pazartesi

İnanırsak Olur!

Sokaklarda maç izleme işi alışkanlık yaptı bende. Afrika 2010’la ayyuka çıkan bu merak, tazecik “Spor Toto Süper Lig”le birlikte devam ediyor gayet. Ha geldi ha gelecek diye beklediğim Lig Tv’m de evime henüz teşrif etmediğinden o kafe senin, bu restoran benim savruluuup duruyorum. Kah yalnız, kah dostlarımla seyreyliyorum cânım maçları!

İşin hikaye kısmını geçersem, gündüz saatlerinde bizim Menemen’in yeni sezon toplantısını gerçekleştirdikten sonra Murat ve Pelin’i maç izlemeye sürükledim. Her ikisi de futbol meraklısı aslında, hatta Pelin Bıyıksızlar mensubu. Taksim Fermantasyon’a yerleştik ve dahi yayıldık Fenerbahçe – Manisaspor maçını izlemek üzere…

Geçtiğimiz hafta yaşanan, Trabzonspor’la başlayıp PAOK’la süren kabusun izleri hala üzerimizde başladık maçı izlemeye. Ben bu tribünleri böyle görmeye alışkın değilim, o bayrak benim gözümü boyamıyor yani. Hele reklam panolarına “comic sans” ile yazılmış, Türk Telekom imzalı ve yazım yanlışlı “futbol sen bizim herşeyimizsin” cümlesi hiç mi hiç kandırmıyor beni! İnsan görmek, insan duymak istiyorum o koltuklarda, tribünlerde. Ama mümkünse PAOK maçını orada izleyen seyirciyi uzak tutun biraz olsun yahut eğitin tribün konusunda.

Daha maça gelemeden dağılıyorum, nasıl bir sinir yaptıysam ben!

Maçın en öne çıkan ismi şüphesiz Okan Alkan oldu. Maç öncesi oturduğumuz mekanda televizyona “olası 11’ler” çıktığında adını gördüm Okan’ın, önce “kimdi bu çocuk” dedikten sonra aydım ve merakla maç saatini bekledim, beklediğime de değdi. Hem adını büyüttü bu gencecik çocuk sahaya çıkıp hem de ona inananları utandırmadı. Genç yaşı ve nispeten tecrübesizliğine karşı sorumluluk alabilen, defalarca milli formayı bile terletmiş “ağabeylerine” oranla inanılmaz soğukkanlı, gözü kara fakat bir o kadar kontrollü bu adamı alkışlamak onun ödülü şimdi. Ama yolun çok çok başında. Dilerim her şey onun için geçmişinden çok daha güzel olur, iyilikler ve başarı getirir ona attığı her adım.

Okan’a helal olsun’lar savurarak izlediğimiz maç süt liman değil elbette. Önce Santos katletti bizi PAOK karşısında, dünse ondan bir basamak yüksekte yer bulabilecek Caner.. Maç içinde bir insan bu kadar istikrarsız bir görüntü çizebilir! Yaptığı bir iyi hareket iki tane rezil işle silinip gidiyor. Tek hayırlı eylemi verdiği akıl dolu asistti ki onu da bile isteye mi yaptı şüpheliyim doğrusu!

Tabii Caner’e gelmeden bir Baroni gerçeği var ki bu takımın yakın zamanda yalan olsun inşallah! Aykut’un bizzat kulaklarımla işitemediğim ama birkaç kişiden duyduğum bir açıklaması olmuş dünkü maçın sonunda, “Baroni sahada en çok güvendiğim isimlerden biri.

Aykut ve onun güven anlayışını sorgulamak istiyorum. Oyuncusuna ters psikoloji yapıp “gaza getirmeye” mi çalışıyor, yoksa kulübeden çok bi’ başka mı görünüyor bu Baroni bilemiyorum. Ama o da istikrarsız, o da takımı şuursuzca geri, şuursuzca ileri taşımaya kalkışan destursuz bir adam. Top ayağına geldikçe benim de yüreğim ağzıma geliyor hani..

Özer, Topuz ve Stoch’un ortak tutuldukları, takıma yaymalarından korktuğum bir hastalıkları var ki o da “kalabalık rakibe tek başına dalma sendromu” olarak bilinen, zamane futbolcularında yavaş yavaş geçmeye yüz tutmuş bir hastalık. Lakin bu arkadaşlar ısrarla "büyük oynama" heveslerini diri tutmaya çalışıyor, her maçta üç kişinin arasına dalıp topu bırakıp çıkıyorlar! Hadi Stoch saha içinde çok hareketli, bir dolu koşuyla moşuyla işi örtüyor da, Özer’in her topu ezmesi onun kalitesini siler hale geldi artık. Topuz’a ise söz bulamıyorum.

Niang gibi bir adamı bu takımda görmeyi özlemiştim ben. Rakip defansı rahatsız eden, rakip ceza sahası önünde istediği düdüğü alabilecek zekada çok futbolcu görmedi bu takım son yıllarda. Adamın enfes bir fiziği ve futbol zekası var, bu çok açık. Zaten Aykut Kocaman’ın kurduğu takımın en büyük özelliği bu bence, fiziksel becerilerine ek olarak oldukça “kafalı” adamlar gelenler ve bu adamların oynadığı oyun seyir zevkini katlayacak zamanla, eminim. Niang’a dönersem geri.. Siftahı yaptı, bir de kaymağını koydu üzerine. Maç sırasında Murat’la konuşurken bu adamın ne kadar üzgün bir ifadesi olduğundan bahsettik, Güiza’dan sonra üzgün ifade konusunu açamayız tabii ama Niang’ınki bi başka. Hüzünlü duruyor bu adam, ilk attığı golden sonraki ifadesi çok da hafızamdan silinmeyecek belki bu sebeple.

Hah gol sonrası demişken, Lugano’m var bir de, adını duyar duymaz “Luuuuuugano” diye seslendiğim cancağızım. Onun gol sevinci de görülmeye değerdi dün. Tüm hırsı, inancı, takım arkadaşlarını kollarının altında toplarken yükseldi, büyüdü, büyüledi. Her zamanki gibi..

Anlattığım gibi toz pembe değil her şey. İki haftadır puan alamayan Manisaspor üç pasla defalarca Fenerbahçe’nin ceza sahasında buldu kendini, iyi ki son vuruşları yapamadılar, iyi ki beceremediler. Ama herkes de Manisa değil işte, öyle boş bırakırsan, bir de çılgınlar gibi top kaybı yaparsan tak tak dizerler kalene kalene golleri yarın öbür gün, sayamazsın.

Mert’e geldik tabii gol deyince.. Her ne kadar Trabzsonspor karşısında tatsız bir başlangıç yapsa da onun bu takımın kalesinde uzun yıllar kalacağını düşünüyorum ben. Sakatlığına rağmen sahada sakin bir tavrı vardı dün. Bu durum daha sık forma giydikçe katlanacak, artacak, her geçen gün daha fazla güven verecek Mert, inanıyorum.

Yine çok uzun yazdım susuyorum.

Ha bu arada, akşam RadyoSpor’da Blog Futbol’a konuk olacağım “minicik”, dinlemek isterseniz buyurunuz link.

Kendime not: Utanmadın değil mi dün akşam “Gökhan, Emreciksin, sen gir” gibi saçma sapan bir espriyi üretirken? Ayıplıyorum, tek kelimeyle!