“Eksildikçe çoğalıyorduk, onlar vurmaya
kalkıştıkça biz direniyorduk, kımıltısız, tavizsiz, mağrurluğumuzdan
kaybetmeden yürüyorduk. O akşam da öyle oldu...” Yıllar sonra geriye dönüp
baktığımda dün gece için bu söyleyeceğim etrafımdakilere.
Dün erken saatlerde
Kadıköy’e vardım. Nazlı’ya sonra.. Güzel havanın da davetkarlığıyla kalabalık
katlanmış, tezahüratlar aynı ağızdan çıkarcasına gür.. “Eve hoş geldin” dedim
kendime, “bugün güzel olacak”..
Maç öncesi bilet alma
çilesi can sıktı. Biletix zaten bilet alma keyfimizi bir ölçüde işkenceye
dönüştürürken, bir de Taraftar Kart kifayetsizliği eklendi üzerine,
FBloggers’ın daimi evi Telekom’dan almak ne mümkün biletleri! Önsatışa hücum
eden kongre üyeleri anında tüketmiş Okul Açık koltuklarını, görünen oymuş. Bir
rivayete göre dün tekrar satışa çıkmış o biletler, maç öncesi. Allah allah?!..
Neyse, stad bizim değil
mi, her yeri bizim değil mi, parasını kulüp kasasından verip de yaptırmadık mı
dedik, Migros’tan aldık biletleri. Aynı mağduriyeti yaşayan dostlarla bir de
“grup” oluşturmadık değil hani.. Sezon rekoru kırarak tam 1 saat 40 dakika önce
stada girdik. İçimizde koreografi heyecanı..
Hep diyorum ya,
Ankara’nın nasıl ki İstanbul’a dönüşü güzel yalnız, Migros’un da Okul Açık
manzarası öyle.. Dünkü muhteşem koreografiyle, bilmem kaçıncı kez ispat etti
rüştünü Okul Açık. Atlarım filan yazının devamında, alınlarını öpmeden
geçmeyeyim..
Takımlar ısınmaya,
Fenerbahçe taraftarı kucaklamaya çıktı.. Migros’a gelen Stoch, selamını golüyle
süsledi, Sow acemiliğini attı..
Düdük sonra...
Gelemezsiniz demedik, adam olmazsınız dedik.
Maçtan önce sıradan
taraftarın girmekte “madden” sıkıntı yaşaması muhtemel bir otelde yemek yemek
üzere bir araya gelen Çarşı ve GFB temsilcileri zaten yeterince can sıkıcıydı.
Her şeyden önce, bu bir araya gelişin ne denli samimiyetten uzak bir iş
olduğunu daha maçın ilk dakikalarında görmek ekstra sıkıcı oldu.
İade-i ziyarete mahal
veren yaklaşımda sıkıntı yok, biz stadlarına öyle böyle girmişiz.. En
nihayetinde oynadığımız da, ecnebinin 90 dakikada oynayıp tükettiği, üzerinde
yarım saat konuştuğu bir oyun. Sevdası, ateşi büyüleyici, o kadar.. Ama biz
misafirperverliğin dibine vuruyoruz yer yer. Bir de misafir kendinibilmez
olunca..
Derdim Beşiktaş camiasını
birkaç çapulcu üzerinden karalamak hiç değil. Ama dün gece Kadıköy’e gelen grup neden orada olduğunu
unutmuş gibiydi. Zaten bunun da kanıtını “Sana gelmediğim gün öldüğüm gündür
benim” pankartını yakarak gösterdiler. İddia ediyorum, dün orada bulunan
Beşiktaş taraftarının yarısından çoğu-böyle diyorum çünkü aralarında tanıdığım,
şuurlu insanlar vardı- “Müze Kapısı” intikamını almak için geldi. Gelmediği gün
ölmesi, takımını desteklemesi filan işin mezesi..
Devre arası polis müdahalesi...
İlk yarı 1-0, Yobo’nun o
muhteşem golüyle kapanınca devre arasında kudurmuştan beter görünen Beşiktaş
tribününe gün doğdu. Tel örgüleri yırtıp arasına sıkışan mı istersiniz, ilkokul
3 zekasıyla saçma sapan hareketler yapıp tahrik etmeye çalışan mı istersiniz..
Her türlüsünü gördük.
Lakin ateş gibi tribün,
kıvılcım sıçradı mı tamam! Zaten kanlar deli akıyor, karşılıklı meydan
okumalarla kudurmuşlar daha da coşuyor.
O sırada Spor Büro her
zamanki gibi “on air”.. Tel örgülerden sarkan Beşiktaşlıları görmezden gelip
Fenerbahçe tribünlerini tarıyor son model kameralarıyla.. Canlarım.
Çok geçmeden, gürültü ortalığı
ele geçirmişken polis görünüyor. Yaşananlara oranlarsak geç geldiklerini
söylemek mümkün.. Geliyorlar ama. Ne gelmek! Elleri boş gelirler mi? Biber
gazları var bizim için hazırladıkları.. Acımadan “pıst”lıyorlar!
Sahada spor müsabakası mı
var, tribünde çocuk mu var, kadın mı, hamile mi, hasta mı var bakmadan, pıst
pıst pıst!
Yanımdaki astım hastası
arkadaşımı aşağı indirmeye çalışıyorum, aklıma gaza maruz kalan, “misafir
tribünde” maçı izleyen, “şuurlu” Beşiktaşlı arkadaşım geliyor. Küfrede ede iniyorum
merdivenlerden, “sizi de, taraftarlığınızı da, gazınızı da..”
Buna bir çözüm bulmak
şart. Dünkü manzarayı gördükten sonra.. Sahiden gelmesinler, gitmeyelim de..
Başlarım deplasmanıma dokunmasına bu işin.. Ben TT Arena’da polis gazı
yiyeceksem varsın dokunsunlar deplasmanıma, stadıma gelen birkaç adamın
ayarsızlığı insanların sağlığını tehdit edecek çözümlerle ayarlanmaya
çalışılacaksa varsın gelmesinler, otursunlar Kazan’larında, Aslanım’larında..
Gelişmemişliğimizin
belgesiydi dün, idrak gücümüzün zayıflığının, ne yazık ki toplum olarak sahip
olmakla yerli yersiz övündüğümüz insanlığımızın noksanlığının..
Bir derbi vardı, evet..
İşte ben de memleketin
medyasına uyup 90 dakikalık maçın maç önünü maç sonunu katıştırınca
yazının
içine yersiz uzatıyorum böyle kıymetli okur..
Son zamanlarda
alıştığımız ancak pek de hayra alamet olmayan bir Fenerbahçe oyunu gördü bu
gözler yine. Eksikleri sebebiyle yapabileceğinden daha azını yapabilen
Beşiktaş’a karşı tuttu bu dikiş yine. İlk yarı baskılı, ikinci yarı rölanti bir
oyun.. Taraftarı öldürmeyen ancak süründüren cinsten..
Sow’un maç içindeki
dinamizmden “şimdilik” uzak ancak ne yaptığını bilen halleri, Bienvenue’nun
sarsak hareketliliğinden yeğ denebilir. Fizik olarak da ondan güçlü olduğu
kesin.. Önümüzdeki günler “sen neymişsin be abi” diyeceğimiz günlere gebe
gibi..

Kendime not: Egemen’le
Volkan’ın kale önünde karşı karşıya kaldığı pozisyonda Volkan Egemen’in yüzünü
gülerek avuçlarının arasına aldı, karşılıklı gülüştüler top dışarı çıkınca..
İşte o sırada pankart yanıyor, koltuklar havada uçuşuyor, meşaleler
fırlatılıyordu tribünde.. Öyle işte..